Göçebe yaşamdan yerleşik dünyaya: Hastalığın anatomisi
Lancashire Üniversitesi’nden Biyoarkeolog Dr. Brenna Hassett, Anadolu’nun ilk köylerinde yerleşik yaşamın insan bedeni ve sağlığı üzerindeki izlerini inceliyor. Dr. Hassett ile bu heyecan verici projesini ve Türkiye’deki çalışmalarını konuştuk.

Semiha DURAK
Çok değil, bundan yalnızca beş yıl önceydi; dünya bir virüsle sarsıldığında, yaşamın bir anda nasıl altüst olabileceğini gördük. Ama aslında hikâye çok daha eskiye, insanın toprağa kök salmaya başladığı binlerce yıl öncesine uzanıyor.
Göçebelikten yerleşik yaşama geçiş, insanlık tarihinin en büyük dönüm noktalarından biriydi. Peki insanlar hayvanları evcilleştirip toprağı işlemeye başladıklarında, hastalıklarla ilişkileri nasıl değişti? Bu değişim insan bedeni ve sağlığı açısından ne anlama geliyordu?
Bu sorular, şimdi yeni bir araştırmayla yeniden gündemde.
İngiltere’de bulunan Lancashire Üniversitesi’nden Biyoarkeolog Dr. Brenna Hassett, insan sağlığının kökenlerine ışık tutacak projesini İngiltere’nin önemli kurtuluşlarından olan Wellcome Vakfı destekliyor. Orta Anadolu’nun en önemli tarihöncesi yerleşmelerinden Aşıklı Höyük, Balıklı ve Pınarbaşı’nda yürütülecek olan proje, yerleşik hayatın insanın hastalıklarla temasını ne şekilde etlkilediğine dair yeni bulgular sunmayı hedefliyor.
Uzmanlık alanı diş ve kemikler olan Dr. Hassett, aynı zamanda çocukluğun evrimini konu alan ve Türkçeye Büyümek – İnsan Çocukluğunun Evrimi adıyla çevrilen kitabın da yazarı.
Dr. Hassett ile bu heyecan verici projesini ve Türkiye’deki çalışmalarını konuştuk.

“Bu proje uzun zamandır aklımdaydı,” diyerek söze başlıyor ve şöyle devam ediyor: “İnsan yaklaşık 285 bin yıl boyunca çok farklı bir şekilde yaşadıktan sonra, yıl boyunca aynı yerde yaşamayı, tarım yapmayı ve evcil hayvanlarla geçinmeyi denedi. Bu dönem, insanlık tarihinin en kritik geçişlerinden biriydi.” Yakın geçmişte tüm dünyanın deneyimlediği pandemiyi hatırlatan Hassett şöyle devam ediyor:
“Bugün salgınların nasıl yayıldığı tamamen yaşam biçimimizle ilgili. Binlerce yıl önceki ilk yerleşimlerde de durum farklı değildi. Ben de o ilk köylerde hastalıkların nasıl ortaya çıktığını, insanların bu yeni yaşam biçimine nasıl uyum sağladığını anlamaya çalışıyorum.”
Peki neden Orta Anadolu?
Hassett’e göre bölge, insanlığın bu büyük dönüşümünü anlamak için mükemmel bir “laboratuvar”: “Burası çok uzun süredir kesintisiz yerleşim görmüş bir coğrafya. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Çatalhöyük ve Aşıklı Höyük gibi arkeolojik alanlar, insanların ilk kez tarımla ve evcil hayvanlarla birlikte yaşamanın yollarını nasıl bulduklarını gösteriyor. Pınarbaşı ve Balıklı gibi kazı alanları ise yaklaşık 14.000 yıl öncesine, insanların henüz tam olarak yerleşik olmadığı geçiş dönemine ait yaşam biçimlerini anlamamıza yardımcı oluyor.”
Arkeolojinin genellikle “büyük keşiflerle” anıldığını hatırlatarak gündelik yaşamın izlerini incelemenin onun icin ne anlam ifade ettigini soruyorum.
“Bir diş, Tutankhamun’un maskesi kadar etkileyici görünmeyebilir,” diyor, “ama bilgi açısından olağanüstüdür. Bir dişten insanın nasıl büyüdüğünü, ne yediğini ve hangi hastalıkları geçirdiğini anlayabilirsiniz; yüzlercesi bir araya geldiğinde ise bütün bir toplumun geçmişini okuyabilirsiniz. Bence bu, hazineden çok daha değerli.”
Yıllardır Orta Anadolu’da çalışıyor. Türkiye’nin onun için neden bu kadar özel olduğunu, yalnızca bilimsel değil, kişisel açıdan da ne ifade ettiğini soruyorum.
“Bilimsel olarak inanılmaz zengin,” diyor.
“Arkeolojik çeşitliliği bir yana, araştırmacılar arasındaki dayanışma çok etkileyici. Genç bir araştırmacıyken bana Aşıklı Höyük’te çalışma fırsatı veren Prof. Dr. Mihriban Özbaşaran’a,
Balıklı’ya davet ederek destek olan Dr. Güneş Duru’ya çok şey borçluyum.
Ayrıca Prof. Dr. Haluk Sağlamtimur sayesinde Başur Höyük üzerine yaptığımız çalışmalar, Ege Üniversitesi, UCL ve Prof. David Wengrow ile yürüttüğümüz verimli bir işbirliğine dönüştü.”
Sonra ekliyor:
“Ve tabii yemekler! Ayran, simit, fıstıklı çikolata… Hepsine bayiliyorum.”
Bilimsel verileri, karmaşık teorileri sade ama derinlikli biçimde anlatan Büyümek: İnsan Çocukluğunun Evrimi adlı kitabının Türkiye’de yayımlanmasının da onun için ayrı bir anlam taşıdığını söylüyor. Çünkü bu hikâyenin bir kısmı zaten bu topraklarda başladı. Anadolu’da yaşamış çocukların izlerini inceliyorum; bu yüzden de kitabın Türkçeye çevrilmesi sanki bir döngüyü tamamladı. Bu kitap benim için çok kişisel bir projeydi. Çocuklarım olduktan sonra bilimin çocuklukla ilgili neleri açıklayabildiğini merak ediyordum. Neden bu kadar uzun bir çocukluk dönemimiz var? Neden bu kadar tuhafız? Bu soruların peşinden gittim. Umarım bu kitap, ebeveynlik konusunda ‘doğru yol’un aslında kültürden kültüre ne kadar değiştiğini anlamamıza yardımcı olur. Belki de ebeveynler olarak, hiçbir şeyi mükemmel yapmak zorunda olmadığımızı hatırlatır” diyor.
Hem bir bilim insanı hem de hikâye anlatıcısı olarak, binlerce yıl öncesine ait bir diş ya da kemigi eline aldığında, aklından ilk geçen şeyin ne oldugunu soruyorum.
“Arkeologlar olarak gerçekten hikâye anlatmalı mıyız? Bu konuda kendimi sıklıkla sorguluyorum” diyor. “Kitap yazarken ister istemez bir hikâye kuruyorum. Ama arkeoloji gibi, insanların binlerce yıl önce ne yaptığını ve ne düşündüğünü asla yüzde yüz bilemeyeceğimiz bir bilimde,belki de en doğrusu kanıtları olabildiğince açık biçimde sunmak ve insanların kendi hikâyelerini kurmalarına izin vermek. Bir çocuk dişini elime aldığımda, bazen çok modern bir tepki vererek kendi çocuklarımı düşünürüm,” diye devam ediyor.
“Ya da o dişin, 14 bin yıl önce Konya Ovası’nda yaşamış birine ait olduğunu ve ne yemek için kullanıldığını hayal ederim. Ama tabii başka biri aynı dişe bakıp bambaşka bir şey hissedebilir.”
Söz, kadınların bilimdeki yerine geliyor. Zira, Dr. Hassett, arkeoloji, jeoloji ve paleontoloji gibi “kazı bilimlerinde” kadınların katkılarını görünür kılmak için kurulan TrowelBlazers ekibinin dört kurucusundan biri. “Bazı bilim kadınlarının adı unutulmuştu, biz de bu hikâyeleri yeniden anlatmak istedik” diyor. “Kadınların çalışmalarının nasıl görmezden gelindiğini, katkılarının nasıl silindiğini (hatta bazen çalındığını!) gördüklerini anlatıyor.
“Bu durumun, “bazı bilimler erkek işidir” algısını sorgulamanın ne kadar önemli olduğunu gösterdiğini düşünüyoruz. Web sitemizde kutlanmayı hak eden sayısız kadın örneği var; ama Türkiye’den uzağa gitmeye gerek yok. Prof. Dr. Ufuk Esin, Aşıklı Höyük kazılarını başlatarak Türk arkeolojisinde öncü bir isimdi; öğrencisi Mihriban Özbaşaran da onun izinden gitti. Şimdi de Özbaşaran’ın öğrencisi Dr. Nurcan Kayacan bu geleneği sürdürüyor. Bu kuşaklar arası zincir, bilimin en güzel miraslarından biri” diyor.
Dr. Brenna Hassett’in çalışmaları, yerleşik yaşama geçişin yalnızca tarımın ya da uygarlığın başlangıcı değil, izlerini hâlâ taşıdığımız biyolojik bir dönüm noktası olduğuna dair tartışmalara yeni bir perspektif getiriyor.
İnsanın çevresiyle ilişkisini, sağlığını ve kimliğini kökten değiştiren bu uzun yolculuğun izlerini ve Hassett’in insanlık tarihine ve hikâyesine katacağı yeni parçaları merakla bekliyoruz.


