Google Play Store
App Store
Göğsünün Tam Ortasında

Gülşen İşeri

Hande Çiğdemoğlu, yakın zamanda yayımlanan Göğsünün Tam Ortasında adlı kitabıyla okuru ikinci kez öyküleri ile selamladı. İçinde ödüllü öykülerinin de yer aldığı ilk kitabı Kâğıt Kesiği’nde olduğu gibi bu kitap da bir tema çerçevesinde toplanmış.

Biri novella olmak üzere toplam 19 öyküden oluşan kitapta aşkın çepeçevre kuşattığı hayatlar, içinde bulunulan koşulların ışığında yeniden keşfediliyor. Hande Çiğdemoğlu’yla yeni kitabı Göğsünün Tam Ortasında’yı konuştuk.

Kâğıt Kesiği ile Göğsünün Tam Ortasında arasında belirgin bir duygusal süreklilik var. Bu ikinci kitapta seni özellikle bu “küçük ama inatçı sızı” hâline geri çağıran neydi? 

Bu çağrının hiç susmaması diyebilirim. Bazı hayatların, bazı yaraların görünür kılınması gerektiğine inanıyorum; bunu çoğu zaman estetik bir tercih değil, etik bir sorumluluk gibi algılıyorum. İçinde bulunduğumuz ülke ve zaman, pek çok insanı örseliyor; çoğu yara büyük çığlıklarla değil, küçük ama inatçı sızılarla var oluyor. İnsan hem çok güçlü hem de son derece kırılgan bir varlık. Çoğumuz, görünmeyen ama adımlarımızı aksatan yaralarla yürüyoruz. Tolstoy’un dediği gibi, insan başkasının acısını hissedebildiği ölçüde insan. Edebiyatı da en yalın hâliyle bu acıyı anlama ve ona temas etme çabası olarak tanımlıyorum. Silik, saklı ama kalıcı yaraların izini sürmekten, görünmezi görünür kılma arzusundan vazgeçemiyorum. Bunun yanı sıra “Yazmak için değil, yazacak şeyi olduğu için yazmak” benim için temel bir düstur. İnsan neyi dert ediyorsa, neyle kavga ediyorsa, neyi anlamaya çalışıyor ve neyi hayal ediyorsa onu yazar. Bu yüzden yazmayı bireysel bir üretim pratiğinden çok, dünyaya bakma ve müdahil olma biçimi olarak görüyorum.

Öykülerinde büyük kırılmalardan çok gündelik, sessiz yaralanmalar var. Bu bilinçli bir etik tercih mi, yoksa yazarken kendiliğinden mi oluşuyor? 

Bu ne sadece teknik bir tercih ne de kendiliğinden doğan bir eğilim. Bu, dünyaya bakışımla yazma refleksimin aynı eksende buluşması sanırım. Büyük kırılmaları bilinçli bir şekilde dışlamış değilim; ama hayattaki asıl sarsıntıların sessiz, tekrarlı ve görünmez yerlerde biriktiğine inanıyorum. Çünkü insanı asıl dönüştüren şey, tek bir büyük yıkım değil bunu oluşturan koşullar, gündelik hayatın içinde biriken küçük yaralar. Görünmeyeni görünür kılma, konuşulmayanı anlatma, saklı olanı ortaya koyma gibi bir arzum var.

Okur olarak bu kitapta sık sık “tanıdık” hayatlarla karşılaşıyoruz. Sen yazarken “bizden” olanı yazdığını düşünüyor musun, yoksa bu tanıdıklık okurun yüklediği bir duygu mu? 

Bu ülkede hikâye sokaktadır.  Denizde, tarlada, çarşıda pazarda en çok da hanelerde. Kurmaca bir dünyada bile, özde sahici olmak önemli. Çünkü okurun inancı, anlattığın şeyin insanî gerçekle bağ kurmasından geliyor. Edebiyatta samimiyetin belirleyici olduğuna inanıyorum. Bence gerçek edebiyat, güzel cümleler kurmaktan daha çok gerçek insanları ve hayatlarını görmek, onları anlamaya ve bunu olabildiğince estetik ve etkili bir şekilde anlatmaya çalışmak demek. Ustalardan gördüğüm ve örnek aldığım yaklaşım bu. İnsanın iç dünyası, içinde yaşadığı toplumun ruh hâlini, kırılmalarını, çürümüş değer sistemlerini de barındırıyor. Bazen bireysel bir çalkantı aslında tam olarak o toplumun kendisini gösteriyor. Bu yüzden toplumsal gerçekçilik tavrına her zaman daha yakınım.

Kitapta “göğsünün ortasında / göğsünün tam ortasında” ifadesi birçok öyküde tekrar ediyor. Bu imge senin için neyi karşılıyor? Fiziksel bir acı mı, yoksa daha çok duygusal bir merkez mi? 

Göğsün ortası bir adres. Öfkenin, heyecanın, aşkın, özlemin, sevincin, kederin kısaca insana dair en kuvvetli duyguların baş gösterdiği ve sona erdiği bir durak. Tutkularımızı, sarsıntılarımızı ve mücadelelerimizi göğsümüzün ortasında yaşarız.  Aşık oluruz göğsümüzün ortasındaki o şey pırpırlanır, kederleniriz göğsümüz sıkışır, korkarız elimiz göğsümüze gider. Bu öyküler de o adrese uğramaya, özellikle aşk adı verilen bilinmeze farklı pencerelerden bakmaya çalışıyor.  Öykülerimi bu kitap için derlediğim süre boyunca aklımda kitap için tek bir isim vardı: “Göğsünün Tam Ortasında” Bu ismin kitaptaki bütün öykülerin ikinci ismi olduğunu düşünüyorum.

Öykülerde karakterlerin duygusal durumları çoğu zaman açıkça dile getiriliyor. Okura boşluk bırakmamak bilinçli bir tercih mi, yoksa bu hikâyelerin başka türlü anlatılamayacağını mı düşündün? 

Bu biraz dominant bir tanıma benziyor. Benim yapmaya çalıştığım şey ise okuru sezgisel boşluklarda dolaştırmak yerine hikâyelerin duygusal ve ahlaki ağırlığıyla yüz yüze getirmek. Yazar olarak karakterler ve hikâyelerle aramda bir mesafe var, bunu okura da yansıtmak, zihinsel anlamda işbirliği yaparak ortak bir tanıklık sürdürmek istiyorum. Zaten her öykü kendi etik ve duygusal ihtiyacına göre bir yapıya ihtiyaç duyuyor. “Göğsünün Tam Ortasında” tıpkı “Kâğıt Kesiği” gibi bir tema etrafında toplanmış, karakter ve hikâye odaklı öykülerden oluşuyor. Karakterlerin saklı ama kuvvetli duygusal çalkantıları, kavgaları var. Bazen kendilerinin bile fark etmedikleri yüzleşmeler ve çırpınışlar yaşıyorlar. Onları koşullarıyla birlikte görünür kılmak için bazen resmi kontürlü ve ayrıntılı çizmek gerekiyor. Bu genel bir anlatı tercihi değil. Zira farklı anlatım tarzlarıyla yazdığım pek çok öykü var. Bunu hikâyenin kendisi belirliyor.

Bazı öykülerde anlatıcı sesini daha baskın bir şekilde duyuyoruz. Bu noktada yazar olarak geri çekilmekle müdahil olmak arasında nasıl bir denge kuruyorsun? 

Benim için anlatıcı, yalnızca karakterin sesi değil; aynı zamanda okurla yazar arasında kurulan bir tanıklık alanı. Bazı hikâyelerde yaşananın ağırlığı, yalnızca karakterin bilinciyle taşınamayacak kadar kuvvetli. Bu noktada anlatıcı, karakterin önüne geçmek için değil, onun yaşadığını okurun önünde daha berrak ve derin bir çerçevede sunmak için devreye girmek durumunda kalıyor. Dengeyi, hikâyenin ihtiyaç duyduğu anlam etrafında kurmaya çalışıyorum. Bu nedenle kimi öykülerde anlatıcı bilinçli olarak öne çıkıyor. Karakterin yaşadığı şeyi onun yerine açıklamak amacıyla değil, o deneyimin bağlamını, ağırlığını ve yankısını daha görünür kılmak için.

Bu kitapta karakterlerin çoğu suskun, kabullenmiş, yarım kalmış insanlar. Yazmak senin için bu suskunluğu bozmak mı, yoksa ona tanıklık etmek mi? 

Yazmak hayata müdahale isteğinden doğan bir eylem. Haksızlığa, adaletsizliğe, zulme… Fark etmek ve empati kurmakla başlayan süreç, tanıklığa dönüşüyor. Ancak bu hâl, pasif bir eylemden çok bir baş kaldırmayı içeriyor. Bu bağlamda benim için yazmak, hem tanıklık etmek hem de mücadele etmek anlamına geliyor. Sessizliğe mahkum edilen hayatların, yok sayılan acıların edebiyat aracılığıyla dünyada bir yer, bir ağırlık ve bir karşılık bulmasını sağlamak istiyorum.

Üçüncü kitapta bizi yine bu “göğsün ortasındaki” yer mi bekliyor, yoksa başka bir duygusal coğrafyaya mı geçeceğiz? 

Hangi duygusal coğrafya insanın göğsünün ortasından yayılmıyor ki? Ben de yazarken kerterizi, insan ruhunun çatlaklarına ve karmaşasına göre alıyorum. Yani üçüncü kitapta mekânlar, hikâyeler ve kişiler değişse de baktığım yer yine insanın o en kuvvetli ve en kırılgan yeri olacak.

Cehalet, kötülük ve zulmün at koşturduğu bu coğrafyada, inandığımız değerlerin kökten sarsıldığı, tüm renklerin yavanlaştığı, kavramların birbirine karıştığı bir zamanda yaşamaya ve yazmaya çalışıyoruz. Bu iki eylem de bir mecburiyet haline dönüştü. Yazarken insanı, yaşadığı ya da yaşamak zorunda bırakıldığı koşulların dışında değerlendirmeye imkân yok. Elim erdiği, gücüm yettiğince çakır dikenleri ile didişme taraftarıyım. Ne kadar diken sökebilirsek çiçekleri o kadar görünür kılarız diye düşünüyorum.