Gösteri siyasetinin değil mücadelenin sahnesine
Mevcut kurumsal siyasetin ve temsil odaklı dar siyaset alanına dahil olamayan milyonlarca insan bu iktidara karşı mücadelede kendine bir yer bir siyaset alanı arıyor. Muhalefet hareketi bu arayışa yanıt verebildiği oranda kazanmanın yolunu açabilecek. Gösterinin ötesinde mücadeleler içinden yükselen hayatın gerçek çağrısı bu; birleşik muhalefeti bir de böyle düşünelim…

Günlerdir hatta haftalardır pek çok kimse Bahçeli’nin şifrelerini çözmekle meşgul… Erdoğan’la Bahçeli’nin gerilimleri artıyor mu, ittifak çatırdıyor mu, İmralı’nın yolları açılıyor mu diye diye… Bahçeli’nin cambaza bak gösterileri eşliğinde operasyon ve baskılarla muhalefeti sindirme hareketinin kesintisiz sürdüğü bir ortam içinde ülke adım adım iktidarın yeni felaket senaryolarının içine sürüklenmeye devam ediyor.
Muhalefet hareketleri de bir yandan operasyonların basıncı diğer yandan açılım etrafında açılan gerilimlerin etkisi altında birbirine karşıt konumlara sürüklenmekten kurtulamıyor. Bu ortam Kürt hareketinin muhalefet cephesinin dışında bir üçüncü taraf olma adı altında bir tür 2010 boykot tavrına doğru geçme eğilimleri ile birlikte derinleşiyor.
***
Siyasetin iktidar planlarını kotarmak dışında hiçbir işlevi olmayan parlamento etrafında tepeden ve siyasi elitler arası bir mücadeleye sıkıştırılıyor. Sonunda her zaman başladığı yere dönen bu dönme dolaptan inilecekse muhalefetin toplumsal mücadeleyi merkeze alarak sokakta kurgulanmasına ihtiyaç var.
Sokak mitinglerle sınırlı bir dar bir alan olarak anlaşılmamalı. 19 Mart’tan bugüne on binlerin sokakları dolduran direnci kuşkusuz toplumdaki direnme eğilimlerinin güçlü bir ifadesi olarak görülmeli. Ancak miting meydanlarında toplanmanın ötesine geçecek bir siyaset zemini olmadığı koşullarda bu direniş dinamikleri aktif bir güç olarak da örgütlenemiyor.
Burjuva siyasetinin solda da ve muhalefet hareketlerinde de giderek etkili olan parlamenterist ve sandık odaklı siyaset anlayışlarının en önemli sonucu da halkın siyasete katılım ve inisiyatif zeminlerinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu gösteri siyasetinde halk kürsülerdeki performansın izleyicisi; o sahnenin tamamlayıcısı bir dekordan fazlası değildir.
***
Böyle bir anlayışla iktidarın bütün devlet gücünü de kullanarak sürdürdüğü gayri nizami savaş karşısında tutunabilmek mümkün değildir. Muhalefet hareketi bugün toplum içindeki gençlerden kadınlara, üreticilerden işçilere her alandaki direnme eğilim ve güçleriyle birleşerek başarabilir.
Bunun eğilimleri bizatihi mücadeleler içinde kendini gösteriyor, kendine siyasal alanda yer açmaya çalışıyor. Sadece son haftaya baktığımızda dahi Denizli’de üreticilerin kendi hakları için tehdit ve şantajlara da boyun eğmeyerek kabından taşan eylemlerin de bu kendini gösteriyor. Tokat’ta Şık Makas işçilerinin mücadelesi sınırını mahalleye, köylere genişlettiği oranda birleşik bir halk muhalefetine dönüşebildi. Murgul’da Cengiz Holding’e karşı yürüyüş ve emekten yana bir bütçe için sokaklara birleşenler… SOL Parti’nin son olarak Uşak’ta üretici yürüyüşü ile devam eden Anadolu’nun en ücra köşelerine yayılmış halk yürüyüşleri…
Bütün bunlar toplumdaki tepkilerin bir ifadesi olduğu gibi siyaset arayışının da göstergesi olarak görülmelidir. Mevcut kurumsal siyasete ve temsil odaklı dar siyaset alanına dahil olamayan milyonlarca insan bu iktidara karşı mücadelede kendine bir yer bir siyaset alanı arıyor. Muhalefet hareketi bu arayışa yanıt verebildiği, bu dinamiklerle birleşebildiği oranda kazanmanın yolunu açabilecek. Gösterinin ötesinde mücadeleler içinden yükselen hayatın gerçek çağrısı bu; birleşik muhalefeti bir de böyle düşünelim…
***

MÜCADELENİN İÇİNDEN:
TOKAT
Şık Makas işçilerinin çağrısıyla Tokat’ta Ekmek ve Adalet için yürüyüşü gerçekleştirildi.
Çalıştıkları fabrikada ödenmeyen ücretlere ve güvencesiz çalışmaya karşı direnişe geçen Şık Makas işçileri, Kod 22 ve Kod 49 ile toplu işten çıkarılmalarla karşılaştı. İşten çıkarılan Şık Makas işçileri, mücadelelerini meydanlara taşıyarak büyüttü.
Şık Makas işçilerinin mücadelesi birçok bakımdan toplumsal muhalefet için yol gösterici bir nitelik taşıyor.
Ücret hakkı için mücadele ardından toplu işten çıkarmalara karşı bir direniş olarak örgütlenmeye devam etti. Bu mücadele işçiler öncelikle bölge temsilcilikleri oluşturarak direnişin demokrasi zeminini inşa ettiler.
İşçiler Tokat’ta köy köy, mahalle mahalle gezip sorunlarını anlattı. Kahvehanelerde, pazarlarda, kent meydanlarında halka dertlerini anlattılar. Bu iletişim işçilerin hak mücadelesini yoksulluk ve sefaletle boğuşan halkın kendi itirazlarıyla bütünleştirdi.
Toplumsal muhalefetin farklı damarlarına, köy derneklerine, benzer düşünmedikleri siyasi partilere gittiler.
Böylece öncelikle mücadele ve sonrasında yürüyüş yalnızca bir Şık Makas işçilerinin eylemi olmaktan çıktı, geniş kesimlerin sahiplendiği, halkın kendi itirazlarını işçilerle birlikte yükselttiği bir alana dönüştü.
Tenceresi boş kalan, yoksullukla boğuşan, siyasette temsil edilmediğini düşünen çokça yurttaş da kendi sözünü de çoğaltmak için Tokat’ta işçilerle yan yana yürüdü. Yürüyüş, işçilerin somut taleplerinin halkın geniş kesimlerinde karşılık bulduğunu gösterdi.
Maaşların ödenmesi, haksız işten çıkarmaların geri alınması, güvenceli çalışma ve insanca yaşam talebi etrafında şekillenerek başlayan bu mücadele; birbirinden farklı, münferit, parçalı dertlere sahip tüm insanları dertlerine deva bulmak için bir araya getirebilecek birleşik bir hat kurulabileceğini de ortaya koydu.
ARTVİN/MURGUL
Murgul halkı, Artvin Murgul’da genişletilmek istenen maden projesine karşı yürüdü. Halkın geniş katılımı ve büyük tepkisiyle gerçekleştirilen yürüyüşte doğayı ve yaşamı talan edecek siyanüre hayır denildi.
Murgul’da daha önce 2014 yılında maden alanının genişletilmesine karşı Murgul Siyanüre Hayır Platformu kurulmuş, maden işçileri, köylüler ve farklı alanlardan toplum örgütleri bir araya gelerek kararı durdurmuştu. Cengiz Holding’e bağlı Eti Bakır, bölgeye dair siyanür tesisi kurulmayacağına dair taahhüt vermişti. İlerleyen dönemlerde de siyanüre karşı bilgilendirme ve örgütlenme çalışmaları devam etti.
Bu sene çalışma yapılamayacağı taahhüt edilen bölgede maden genişletmesi yapılacağı, atık tesisi kurulacağı öğrenildi. Murgul halkı, Murgul Siyanüre Hayır Platformu öncülüğünde evlere, kahvehanelere, muhtarlara giderek gelişmeleri tartıştı. Siyanüre karşı verilebilecek mücadele hane hane örgütlendi. Pek çok köylünün ve doğa savunucusunun katılımıyla köylerde bilgilendirme ve çağrı toplantıları yapıldı. Yürüyüşe yalnızca madenin yarattığı yıkımdan etkilenecek köylerin sakinleri değil, çevre köylerden gelen destekçiler de katıldı. Esnaflar kepenk kapatarak, işçiler izin alarak, çocuklar okullarının bitişinde yürüyüşe katıldı. Artvin Murgul da halkın kitlesel olarak mücadelesini birleştirdiği bir yürüyüşe sahne oldu.
UŞAK
Uşak’ta üreticiler ekmek, toprak ve memleket için yürüdü. Üretimden kopan köylü, borçlarla boğuşan üretici ve köyüne hizmet ulaşmayan yurttaş; taleplerini duyurmak için yan yana geldi. SOL Parti’nin çağrısıyla düzenlenen yürüyüşte 30’u aşkın köyden üreticiler, kadınlar, emekliler buluştu. Yürüyüşten önce Ağaçbeyli ve Delihıdırlı köylerinde düzenlenen tarım panellerinde köylüler dertlerini anlattı. Yoksulluktan yakınan, üretimden şikayetçi köylüler panellerde ortaklaşan seslerini yürüyüşte yükseltti.
Uşak halkının tek sorunu üretim değil. İktidarın politikaları nedeniyle köylere hizmet getirilmiyor, maden şirketleri doğayı, tarımı talan ediyor, memleketi saran sefalet sarmaşığı Uşak’taki köylüye de dokunuyor. Farklı köylerde gerçekleştirilen sohbetlerde bir araya gelen üreticiler birbirlerinin sorunlarını dinledi, çözüm önerileri tartışıldı. Her yanıyla sararmış bu sistemin, bu toprakların ancak omuz omuza durarak yeşertilebileceğini söyleyen üreticiler, kentin farklı noktalarından yaptıkları çağrılarla sorunları beraber çözmeye davet etti. Bu davet, pek çok farklı noktadan gelen yurttaşın yürüyüşe katılmasıyla, halkın sorunları için yan yana gelmesiyle sonuçlandı.
***
NOT: 1
SOSYALİZM Mİ?
Reel sosyalizmin yenilgisi sonrasında sosyalizmin sonunu ilan eden görüşlerle birlikte sol içinde de farklı türden yaklaşımlar geliştiği bilinir. SSCB’nin çöküşü kimilerince sosyalizmin bir tarihsel deneyimine ilişkin bir tartışma olmaktan sosyalizme yönelik bir saldırının gerekçesi haline getirildi. O dönemde solda ileri sürülen görüşler ağırlıkla piyasanın mutlak hakimiyetinin kabulü üzerinden mücadeleyi kapitalizmin daha adil biçimlerinin yaratılması ile sınırlıyordu. Bu görüş sınıf temelli bir çizginin de reddi üzerinden solun kimlikler alanının çokluğu içinde ve mikro mücadeleler etrafında konumlanmasını savunuyordu. Uzun yıllardır da bu temeldeki liberal ve postmodern ezberler yeni sol ve sosyalizm adına tekrarlanır durur. Geçtiğimiz hafta ANF’de Rojava üzerine yayınlanan bir yazıda da bu görüşlerin daha ilkel ifadeleriyle bir sosyalizm tartışması gündeme getirildi. Reel sosyalizmin postmodern eleştirileri; kimliklere sıkışmış bir radikal demokrasi tahayyülleri ile Bookchin’in görüşlerinden sentezi üzerinden ortaya ancak böyle çarpık bir sosyalizm(!) anlayışı çıkıyor ki bunun üzerinden sosyalizmi tartışmak dahi yersizleşiyor.

NOT: 2
İMRALI’NIN ÖTESİ
Bahçeli’nin çıkışı ardından, kapalı oturumla sürdürülen komisyon görüşmeleri İmralı’ya gidiş için yeşil ışık yaktı. Bahçeli’nin İmralı’ya giderim sözlerini bir hafta medya AKP-MHP kavgası diye yorumlayan isimler şimdi aynı hızla kim gitmeli, kim gitmemeli tartışması yapıyor. Mesele şu ki İmralı adımı, bu başlığı herkesçe farklı adlandırılan süreçte ikinci aşamaya geçildiğinin kanıtıdır. Görüşmenin ardından, bir özel yasa çıkarılarak silahsızlandırılma sürecinin hızlanması gündeme gelebilir. Bu neticede Türkiye’de tüm toplumsal kesimlerin bir beklentisi, savaşın bitirilmesine dair olumlu bir gelişme olacak. Ancak tüm bu gelişmeler, meclis jestlerinden somut adımlarına kadar bir yanılgıyı da sürdürme girişimidir; bu süreç Kürt sorununu manipüle ederek, sorunun köklerine dokunmayarak kendi iktidarlarını sürdürme girişimidir. Çözülmesi hedeflenen 50 yıla yakın zaman savaş halinde sürdürülen bir toplumsal gerilim değildir, bunun bir biçimi çözülürken, sorunu üreten sebepler olduğu gibi kalacak. Devamlı olarak kültürel, kimliksel düşmanlıkların üretildiği, her gün yeni bir yargı darbesine uyandığımız bir tek adam rejiminin, bu ülkede birlikte yaşama umudunu güçlendirmek bir tarafa, çürüteceği ve zaten çürüttüğü açıktır. Dolayısıyla bugün savaşın bitmesi, acıların dinmesi, ülkenin yoksul çocuklarının artık ölmemesi tüm toplumun beklentisidir ve hamasetle çözülemez. Öte yandan bugün savaş bitse dahi 12 Eylül’den bugüne neredeyse kesintisiz süren bu rejim dönüşümünün nihai hedefi anti-demokratik bir sistemle giderek daha fazla parçalanmış, birbirine düşmanlaşmış bir toplumdur ve tam da bu sebeple en çok Türk-Kürt, Alevi-Sünni dinamiklerini tetiklemektedir.
Kuşkusuz bu iktidarın ömrünü uzatma planı, bugün şekillendirilen Amerikan Orta Doğusundan bağımsız da düşünülemez. Suriye’deki rejim değişiminden İran’ın çevrelenmesine, Lübnan ve Filistin’e yönelik hedeflere kadar yeni tasarlanan BOP içerisinde Türkiye’ye verilen bir rol olduğu artık herkesin kabulü ve Bahçeli-Erdoğan-Öcalan üçlüsü nihayetinde bu rolü yerine getirmekle görevlendirilmiştir. Birbirlerine her gün yeni ulvi sıfatlar ekleyen bu üçlünün bugünkü düzlemde bir araya gelişinin zemini, bu toprakların değil Washington semalarının niyet ve kaygıları oluşturmuştur.
NOT: 3
NAZİZMİN ÜZERİNDEN GÜNÜMÜZE NOTLAR
Son günlerde, sol sosyalist kesimler de dahil olmak üzere, ülkenin gerçekliği yerine kendi gündelik ihtiyaçlarını önceleyen, ayrışmaları derinleştiren tartışmalar sürüp gitmekte. Tam da bu noktada dünya tarihine ilişkin bazı kritik evreleri hatırlamak
böyle zamanlarda sorumsuz davranmanın ne tür felaketlere yol açtığına dair dersler barındırıyor. Nazizmin yükseliş tarihi de bugünlere ilişkin sorumluluklarımızı hatırlatan bir not olarak karşımızda duruyor.
Almanya’da savaş sonrası kurulan Weimar Cumhuriyeti, SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi), muhafazakar Merkez Parti ve liberal burjuvazinin temsilini üstlenen bir koalisyonla uzun sürede yönetildi. Birinci Dünya savaşı sonrası galip devletlerle imzalanan Versay Barış Anlaşması Almanya’yı yüklü bir savaş tanzimatı altına sokmuştu. 1929 kriziyle birlikte gerek ekonominin daralması gerekse savaş tazminatının getirdiği yük toplumsal düzeyde de derin bir yoksulluğu açığa çıkardı. İflaslar ve işsizliğin ateşlenmesi özellikle orta sınıflarda proleterleşme kaygısını derinleştirdi. Kriz aynı zamanda güçlü bir işçi sınıfı hareketine sahip olan Almanya’da egemen sınıfların yönetme krizine de dönüşmüştü. Hitler bir yandan kendini aşağılanmış hisseden milliyetçilerin, yoksullaşan orta sınıfların ve köylülerin hislerine oynarken diğer yandan junkerlerin ve ağır sanayi burjuvazinin tercihleri çerçevesinde desteklendi. Nazilerin iktidara gelişinin engellenememesinde uluslararası sol, sosyalist kampın faşizmi küçümseme ve tahlil edememesi birinci derecede etkili oldu. Komünist Enternasyonal 1928-1932 yılları arasında 2. Enternasyonal üyeleri dahil olmak üzere sosyal demokrat partileri burjuvazinin iktidarını taşıyan siyasal özneler olarak değerlendiriyor; faşizmden daha tehlikeli olduğunu ifade eden “sosyal faşizm” tezlerini savunuyordu. Bunun yanı sıra faşizmin kapitalizmin çöküşünün bir ifadesi olduğu, faşizmin zaferinin işçi sınıfının geçici bir yenilgisi olacağı iddiasını taşıyordu. Sosyal demokrat partiler ise faşizmi küçümsüyor, faşizme karşı yasal ve pasif bir mücadeleyi önererek komünistlerle faşistleri totalitarizm paydasında eşitleyen tahliller yapıyordu. Uluslararası düzlemde açığa çıkan bu ayrışma ulusal düzlemde faşizme karşı hegemonik ve birleşik bir mücadelenin örgütlenmesinin önüne geçti. Almanya örneği, faşizmin istisna değil kural olduğu bir konjonktürde sorumsuz davranmanın, hamasetle mücadeleden kaçmanın ve kime karşı mücadele edileceği konusunda suyun bulandırıldığı durumlarda açığa çıkan boşluğun faşizm tarafından doldurulduğunu gösteriyor.

NOT: 4
BAHÇELİ’YE KALMADI AYM KENDİNİ KAPATTI
Bu haftanın gündemini İmralı, ‘barış’, siyasi nezaket tartışmaları doldururken, sessiz sedasız bir biçimde rejimin dönüşümüne dair son derece kritik bir karar alındı. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, bundan böyle TBMM’deki çoğunluğun, yani Cumhur İttifakı’nın, “parlamento kararı” dediği işlemlere dokunmayacak, alınan kararın Anayasa’ya uygunluğunu denetlemeyecek.
Bahçeli’nin hoşuna gitmeyen kararlarından dolayı uzun süre kapanması için çağrı yaptığı AYM, kendisini kapatmış olacak.
Tek adam rejimi hiçbir denetim olmadan karar alma alanını genişletiyor. AYM bir biçimde kendini hükümsüz kılan bir karara imza atarak kendi ipini çekiyor. Parlamentonun fiilen sona ermiş varlığı sonrasında işlevi tek adam rejimi için bir onay merci olarak pekiştiriliyor. AYM kararı çıkmadığı muhalefet partilerinden yargıya kimseden bir itiraz gelmediği ortamda sessizce kabullenildi. Muhalefetin AYM merkezli itirazlarının ve onu halen kısmen de olsa tek adam rejimi karşısında bir sınırlama gücü olarak görmenin anlamsızlığı da bir kez daha görülüyor. Öte yandan da AKP ve MHP’nin yeni anayasa beklentilerinin de iktidarlarını sürdürmek ve tek adam rejimini pekiştirmek dışında bir hedef ve amacının olamayacağı da ortada. Bütün bunlar bütün kurumlarıyla karşı-devrime teslim olmuş gerici bir rejime son vermenin ancak halk muhalefetinin gücüyle olabileceğini gösteriyor.


