Google Play Store
App Store

Gazeteci Hakan Tosun’un İstanbul’da bir gece yarısı evine dönerken öldürülmesi toplumun birçok kesimini derinden sarstı. Türkiye’de son yıllarda günden güne büyüyen karanlığın hangi boyutlara ulaştığı, bu cinayet ve beraberinde yaşanan olaylarla çok acı bir şekilde gözler önüne serildi.

Tosun, 10 Ekim'i 11 Ekim'e bağlayan gece İstanbul Esenyurt’ta darp edilmiş halde bulunduktan sonra hastaneye kaldırıldı. Üzerinde kimlik bulunmadığı için hastaneye kaydı “isimsiz” olarak yapıldı. Ailesi ve arkadaşları bu nedenle uzun süre kendisinden bilgi alamadı. Aldığı darbeler sonucu çoklu beyin travması ve kanama yaşayan Tosun, yoğun bakımda kaldıktan sonra 13 Ekim’de hayata gözlerini yumdu.

Cinayete ilişkin kamera görüntülerinde, Tosun’un kaldırımda oturduğu sırada motosikletten inen iki kişi tarafından darp edildiği görülüyor. Bu görüntüler gazetecinin, yere düştükten sonra da tekmelendiğini belgeliyor. Ancak yine de kayıtlar eksik ve yetersiz. Halk TV muhabiri Umut Taştan, cinayeti en iyi gören işyeri kamerasının görüntülerinin saldırıdan kısa süre sonra saldırganların yakınlarınca alındığını ortaya çıkardı. Umut Taştan bu önemli haberi nedeniyle tehdit edildi.

Ardından gazeteci Serdar Akinan çarpıcı bir iddiayı gündeme getirdi. Akinan, sosyal medya paylaşımlarında olayı en net gören kameraya ait görüntülerin, “saldırganların ailesi tarafından kurgulanarak medyaya sızdırıldığını ve bunun emniyet kanalıyla gerçekleştirildiğini” öne sürdü.  Akinan ayrıca, Tosun’un gazeteci olması ve tepkilerin büyümesiyle, polisin saldırganların aile büyükleriyle bir ocakbaşında buluştuğunu, “olay büyüdü, gençleri alalım” diyerek faalleri ifadeye çağırdığını iddia etti.

Akinan’ın iddialarına uyumlu şekilde, Evrensel’den Eylem Nazlıer’in haberine göre de polis, yaşları 18 ve 24 olan iki faili tespit etmesine rağmen gözaltına almak yerine telefonla arayıp ifade vermeye çağırdı. Polislerin aramasından yaklaşık 6 saat sonra failler kendi avukatlarıyla karakola giderek ifade verdi.  Saldırganlardan biri ifadesinde, “Polisler beni 11 Ekim ikindi saatlerinde aradı. Polis merkezine çağırdılar, bana olay hakkında bilgi verdiler. Ben de polis merkezine kendim geldim” dedi.

Öte yandan Hakan Tosun’un kız kardeşi Öznur Tosun, hastane önünde yaptığı açıklamada 27 saat boyunca neden haber verilmediğini, neden parmak izi ve yüz tanıma gibi prosedürlerin işletilmediğini sordu. Ailenin avukatı Hakan Bozyurt da iki tutuklamaya rağmen eksikliklerin altını çizdi. Gerek görüntülerde gerekse de farklı deliller ve tanık ifadelerinde eksiklikler olduğunu belirten Av. Bozyurt, Tosun’un metrobüs görüntülerinin dosyada olmadığını kaydederek kamuoyuna delil paylaşımı çağrıısnda bulundu.

Tüm bunlara bakınca, Hakan Tosun gazeteci olmasaydı ve işin peşine bu kadar kararlı şekilde düşülmeseydi, cinayetin akıbeti ne olacaktı diye düşünmemek mümkün değil. 2025 yılında, İstanbul’da, sokak ortasında işlenen bir cinayet belki de kayıtlara “faili meçhul” olarak geçecekti. Belki de “cinayet” olarak bile tanımlanmayacak, Tosun bir yere defnedilecek ve “kayıp” denecekti. Son birkaç günde olanlardan sonra kimse “böyle bir şey kesinlikle olmazdı” diyemez. İşte böyle bir düzenin içinde yaşıyoruz.

Asla normalleştirmemeli, asla kanıksamamalıyız. Bir gazetecinin, bir yurttaşın sokak ortasında hunharca katledilmesini vaka-ı adiyeden saymamalıyız. Bugün Hakan Tosun’un cinayeti kamusal bir meseleye dönüştürülebildiyse, bu başta gazeteci meslektaşlarımız olmak üzere halkın karanlığa teslim olmayan iradesinin ürünüdür. Dün Nurtepe'de gerçekleştirilen cenaze töreninde bu net şekilde ortaya çıktı.

Bu kolektif cinayetlerin, çürümenin, etrafımızı saran kötülük ağının içinden bir çıkış yolu var: İnsanlıkta ısrar ve birleşik mücadele… Halkın pes etmeyen iradesi, bu ülkeye mutlaka güneşli günleri getirecek. Plaza de Mayo Annnelerinden Maria Euquenia Mendizebal’in dediği gibi, “Bir tek mücadele kaybedilir, o da terk edilen mücadeledir.”