Hakikatin katmanlarında arkeoloji

Semiha DURAK
Londra’da Royal Anthropological Institute ve University College London (UCL) iş birliğiyle, geçen hafta gerçekleştirilen ‘Cycles of Theory’ (Teorinin Döngüleri) konferansı, arkeolojinin son altmış yılını yalnızca entelektüel bir seyir olarak değil; tarihsel, etik ve politik bir mücadele alanı olarak ele aldı. Çatalhöyük kazılarının efsanevi ismi ve post-prosesüalist yaklaşımın öncüsü Prof. Ian Hodder’a verilen Yaşam Boyu Başarı Ödülü dolayısıyla düzenlenen bu konferans, hakikat sonrası (post-truth) çağda arkeolojinin rolünü yeniden düşünmeye çağıran bir eşik niteliğindeydi. Etkinlik boyunca, arkeolojik düşüncenin teorik dönüşümleri kadar, bu dönüşümlerin üretildiği toplumsal koşullar, kurumsal yapılar ve ideolojik çerçeveler de sorgulandı. Disiplinin sorumluluk alanları, bugünkü krizler karşısındaki konumu ve geçmişle kurduğu ilişki yalnızca bilimsel değil, politik bir tartışma zeminine taşındı.
Konferansın temel sorularından biri şuydu: Arkeoloji kuramı gerçekten ilerliyor mu, yoksa sosyal bilimlerdeki genel eğilimleri tekrar ederek kendi içinde dönüp duruyor mu? Katılımcıların çoğu, teorideki “döngüsel” yönelimlerin kaçınılmaz olduğunu kabul etse de, bu döngülerin yalnızca tekrar değil, aynı zamanda yeniden düşünme ve konumlanma fırsatı sunduğunu vurguladı. Konferans, geçmişin sadece kuramsal değil, aynı zamanda politik olarak nasıl sahiplenildiğini sorgulayan daha derinlikli bir çerçeveye de sahipti. Bu bağlamda, Çatalhöyük ile ilgili tartışmalar ve Matthew Spriggs’in Marksist arkeolojiye dair söyledikleri, geçmişle kurulan bağın yalnızca nesnel değil, ideolojik olduğunu da ortaya koydu.
Yaşam Boyu Başarı ödülüne layık görülen Ian Hodder, yalnızca uzun soluklu kazı çalışmalarıyla değil, arkeolojik düşünceye kazandırdığı teorik katkılarla da bu ödülü fazlasıyla hak eden bir isim. 70’lerin sonunda genç bir akademisyen olan Hodder, o dönemde egemen olan pozitivist ve sistem kuramcı yaklaşıma karşı çıkıyordu. Ona göre, arkeolojik bulgular yalnızca işlevsel ya da teknik veriler değil, sembolik ve toplumsal anlamlar taşıyan yapılardı. Bu eleştirel yönelim, Symbols in Action ve Reading the Past gibi eserlerle sistemli bir kurama dönüştü.
“Arkeolojik yorumun bağlamsal, amaç odaklı ve ideolojik yönelimlerle şekillendiğini savunan Hodder, bu yönüyle bilimsel bilgiye etik ve politik bir boyut kazandırıyordu. Konferanstaki konuşmacılardan Bob Preucel’in vurguladığı gibi, Hodder’ın yaklaşımı birçoklarına göre “radikal”di. Bu radikallik, yalnızca kuramsal dönüşüm ya da yöntem değişikliği değil, arkeolojinin temsil, özne ve etikle kurduğu ilişkide bir devrim niteliğindeydi.
Konferans boyunca farklı kuşaklardan araştırmacılar, Hodder’ın kırdığı kalıpları kendi tanıklıklarıyla aktardı. En çok yankı uyandıran sahnelerden biri, Hodder’ın Çatalhöyük macerasının başladığı o ilk anda gizliydi: Yalnız bir adam, elinde bir evrak çantasıyla Türkiye’ye gelir… ve tarihi değiştirir.
James Mellaart’ın ardından, Hodder’ın 1993’te başlattığı Çatalhöyük projesi, yalnızca arkeolojik bir kazı olarak değil, “kuramsal bir laboratuvar” olarak tasarlanmıştı. Hodder’ın insanlarla nesneler arasındaki karşılıklı bağımlılığın tarihsel değişimin temelini oluşturduğunu savunduğu “entanglement” teorisi, Çatalhöyük’teki buluntular ile somut bir ifade kazandı.
Konferansın belki de en çarpıcı sunumlarından biri Güneş Duru’ya aitti. Duru, “Against the Tide: Çatalhöyük in Context” (Akıntıya Karşı: Bağlamı İçinde Çatalhöyük) başlıklı konuşmasında, arkeolojinin siyasetle kurduğu karmaşık ilişkiler ağını Çatalhöyük üzerinden ortaya koydu.
1993 yılında Ian Hodder’ın başkanlığında başlatılan Çatalhöyük kazı projesi, 2018’e kadar süren çeyrek asırlık bir dönem boyunca disiplinlerarası, katılımcı ve eleştirel bir yaklaşımı benimsemişti. Kazılar, arkeolojik verilerin ötesinde hafızayı, toplumsal ve bilimsel sorumluluğu önceleyen bir anlayışla yürütülmüştü. Fakat bu etik ve çok sesliliği önceleyen yapı, son yıllarda Türkiye’deki siyasal ortamın dönüşümüyle birlikte aşınmaya başladı.
Duru, kazı başkanlarının doğrudan siyasi mudahaleyle değiştirilmesi, araştırmalarda bilimsel özerklikten uzaklaşan uygulamalara yönelinmesi ve ziyaretçi merkezinin protokolün dualar eşliğinde yaptığı bir açılışla faaliyete geçmesini ornek gostererek, Çatalhöyük’ün artık yalnızca Neolitik geçmişin değil, bugünün kültürel hegemonya mücadelelerini de sembolize eden bir mekân hâline geldiğini vurguladı.
Bu bağlamda, Hodder’ın “entanglement” kuramı yalnızca geçmişin insan-nesne etkileşimlerini değil, günümüz arkeolojisinin politik ve kültürel gerilimlerle iç içe geçmiş karmaşık yapısını da anlamaya katkı sunuyor. Duru refleksivite kavramına da vurgu yaparak arkeolojik bilginin yalnızca buluntularla değil, yorumlayan öznenin konumu, etik çerçeveler ve toplumsal koşullar aracılığıyla üretildiğini hatırlattı. Ona göre, Çatalhöyük hâlâ kuramsal bir mücadele alanı ve bu alan, yalnızca geçmiş toplumların değil, bugünün arkeologlarının da bilgi, iktidar ve temsil düzlemlerinde verdikleri mücadelenin sahnesi.
Matthew Spriggs’in “40 Years since Marxist Perspectives in Archaeology: Back to the Future?” (Arkeolojide Marksist Perspektiflerin 40. Yılında: Geleceğe Dönüş?) başlıklı sunumu, bu mücadelenin ve dönüşümlerin evrensel düzeydeki izini Marksist arkeoloji üzerinden sürdü. Spriggs, 1980’lerde yayımladığı derleme kitabı hazırlarken “bir grup Marksist arkeolog bulmanın zorluğuna” değinerek, kitabın yapısal bir çizgiden ziyade geniş bir spektrum sunduğunu ve bu nedenle etkisinin sınırlı kaldığını dürüstçe dile getirdi. Ancak 2010’lardan itibaren, özellikle Tim Earle ile geliştirdikleri “politik ekonomi” yaklaşımı üzerinden Marksist arkeolojinin yeniden sahneye çıktığını savundu.
Spriggs’in konuşmasında dikkat çeken bir diğer nokta ise anarşist arkeoloji yaklaşımlarına duyduğu ilgiydi. Marx ile Bakunin arasındaki tarihsel tartışmayı hatırlatarak, günümüzde Marksist ve anarşist bakış açılarını yeniden diyaloğa sokma gerekliliğini savundu. Bu çağrıyı esprili bir şekilde şöyle çerçeveledi:
“İlk Enternasyonal’in yeniden canlandırılması gibi düşünün—ama bu kez entrikalar, paranoya ve gizli belgeler olmadan.”
Spriggs’in ifadesiyle “Marxism will outlast them all” (Marksizm hepsini aşacaktır) sözü, yalnızca bir nostalji değil; disiplinin neoliberal söylemler karşısında nasıl yeniden konumlanabileceğine dair etik bir çağrı niteliğindeydi. Spriggs’in Marksizm vurgusu, özellikle günümüz arkeolojisinin tarafsızlık iddiası altında yeniden üretilen neoliberal politikaların eleştirisini taşıyor. Ona göre Marx’ın sınıf ve üretim ilişkileri kavramları, hem geçmişi anlamakta hem de bugüne müdahale etmekte hâlâ vazgeçilmez.
Konferansın sonunda Ian Hodder ve Mike Parker Pearson’ın katıldığı kapanış oturumunda, post-prosesüalist yaklaşımın bugünkü konumu ve arkeolojinin geleceği tartışıldı. Hodder’ın öğrencisi olan birçok isim, onun arkeolojiye katkısını selamlarken kuramın ulaştığı noktadaki çıkmazlar da masaya yatırıldı.
Bugün bilginin kurumsal yapılara ve siyasi iktidarlara bağımlı hale geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu koşullarda arkeolojinin delil, materyal ve izlere dayanan yapısı, onu alternatif bir tarih yazımı için güçlü bir araç hâline getiriyor. Ian Hodder’ın öğrencilerinden ve bugün Stanford Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Andrew Bauer’in konuşmasında altını çizdiği gibi: Hakikat sonrası dünyada hâlâ delile dayalı tarihsel anlatılar kurma kapasitemiz varsa, arkeoloji bu alanın en dirençli kalelerinden biri.”
“Cycles of Theory” konferansı, yalnızca kuramsal döngüleri değil; bu döngüler içinde bugün nerede durduğumuzu da sorgulayan bir buluşma oldu. Hangi teoriyi benimsediğimiz, hangi geçmişe baktığımız kadar, nasıl bir gelecek düşlediğimizi de belirliyor. Güneş Duru’nun dediği gibi: “Arkeoloji yalnızca geçmişle değil, bugünün ideolojileriyle de yüzleşme zemini sunuyor.” Bu yüzleşme, arkeolojiyi yalnızca bir disiplin olmanın ötesine taşıyor; onu, hakikatin çok katmanlı izlerini süren, hem geçmişi hem bugünü dönüştürebilecek bir mücadele alanı haline getiriyor.


