Google Play Store
App Store

Toplumun her kesimi hakları için eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı bu mücadeleleri, bu rejimden kurtulma arayışının ne denli can alıcı hale geldiğinin göstergesi. Buna karşın muhalefetin halkın arayışlarına yanıt verebildiğini söylemek de mümkün değil. Bunda da kırılma noktalarından birisi iktidarın “Terörsüz Türkiye” Kürt hareketinin barış diye ifade ettiği çözüm süreci. Soruna dair en ufak demokratik yönelim ortada yokken muhalefeti birbirine düşürecek hamleler de iktidarın başarısı olsa gerek! Bir kez daha aynı şeylerin yaşanması istenmiyorsa yapılması gereken bütün haklarımızı ve özgürlüklerimizi kazanma mücadelesinde de bu rejime son verme mücadelesinde de birlikte olmak gerektiğinin bilincinde olmak. Ve eğer ötesini istiyorsak bunu ancak birleşerek, biz yapabiliriz…

Halk muhalefeti savrulmayacak

İtalyan üniversitelerinin İstanbul’da düzenlediği tanıtım toplantısına gençlerin ilgisinin yoğun olduğu yazıldı gazetelerde. Son 5 yılda Türkiye’den İtalya’ya giden öğrenci sayısının iki katın çıktığı söyleniyor, bu oran Almanya için çok daha fazla…

Türkiye’de eğitimin ana gündemi ise MESEM adı altında kurulan çocuk köle pazarları. Türkiye’nin ucuz iş gücü (köle) pazarı haline getirilmesinin bir adımı da MESEM’ler olurken buralarda okuyan çocukların iş cinayetlerinde hayatlarını kaybetmesine isyan eden öğrenciler topluca tutuklanıyor… Barınma sorunu nedeniyle binlerce öğrenci eğitimden uzaklaşmak zorunda kalırken diplomaları pula dönmüş milyonlarca genç insan geleceksizliğe sürükleniyor.

Emekliler dün (6 Aralık) Tandoğan Meydanı’na yürüdü. İnsanca yaşanabilecek bir gelirden mahrum bırakılmaları bir yan varlıklarını fazlalık gören bir iktidar ve sisteme karşı haklarını arayacaklar. Kamu emekçileri, işçiler haftalardır sokaklarda…  Aralık ayı sonunda Kadınlar Ankara’da birleşik bir yürüyüşe hazırlanıyor.

Toplumun her kesimi hakları için eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı bu mücadeleleri bu rejimden kurtulma arayışının ne denli can alıcı hale geldiğinin bir göstergesi. Son yıllarda benzer bir durumun hiç eksilmeden sürdüğünü de söylemek mümkün 19 Mart öncesi de sonrası da Mayıs 23 seçimlerine giderken de öyleydi. Ancak ülkenin geçtiği kritik eşiklerde muhalefetin yanlışlarının belirleyici olduğu referandumlardan, seçimlerden ve mücadelelerden geçilerek ülke bugünkü felaketin içine sürüklendi.

Buna karşın muhalefet hareketlerinin henüz toplumdaki bu rejimden kurtulma arayışlarına yanıt verebildiğini söylemek pek de mümkün değil. Bunda da en önemli kırılma noktalarından birisi iktidarın “Terörsüz Türkiye” diye ifade ettiği, Kürt hareketinin barış diyerek tanımladıkları yeni çözüm süreci.

Kuşkusuz ki silahların susması için iktidarla müzakereler yürütülmesi de bu yolla kimi hakların kazanılacak olması da soldan ve ilerici muhalefetten destek bulan bir konu olageldi. Ancak gelinen süreç adım adım bu sınırları çok aşan bir noktaya doğru evriliyor. DEM yöneticileri başta bu süreç etrafına biriken liberaller MHP ve Bahçeli’ye aşırı övgüler eşliğinde muhalefete yönelik bir mücadele (!) çizgisine yöneliyor. Kürt sorunun çözümü konusunda en küçük demokratik bir yönelim ortaya konulmamışken, bu yönde Kürt-Türk kardeşliği ve ittifakı adına hamaset dışında tek bir adım dahi atılmamışken muhalefetin Kürt sorununun tarihi ve çözümleri konusunda birbirine düşürülmüş olması herhalde iktidarın yüksek başarısı olsa gerek!

Bunun en önemli sonucu kuşkusuz ki içinde çok farklı eğilimleri barındıran rejime karşı geniş muhalefet cephesinin toplumsal tabanlarının birbirine karşıt konumlar içine sürüklenerek parçalanması olarak karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz dönemlerde de muhalefet hareketinin parçalanmışlığının ne tür sonuçlar ortaya çıkardığının dersleriyle dolu… Bir kez daha aynı şeyin yaşanması istenmiyorsa yapılması gerekenin bütün haklarımızı ve özgürlüklerimizi kazanma mücadelesinde de bu rejime son verme mücadelesinde de birlikte olmak gerektiğinin bilincinde olmak… Yaşadığımız her şeye rağmen, tüm Amerikan mahreçli siyaset oyunlarının yarattığı kaosa rağmen, Türk Kürt, Alevi, Sünni bütün bir halkın, muhalefet hareketlerinin geniş tabanındaki demokratik ve ilerici birikimlerin bu rejime teslim olmayacağına ve rejimi ayakta tutmaya yönelik savrulmalara eşlik etmeyeceğine inanmak gerekiyor.

İLERİCİ BİRİKİMLERİN TASFİYE SÜRECİ

Bu süreç içinde dikkate alınması gereken ana faktör ise Türkiye’nin; ABD ve İsrail’in belirleyici olduğu yeni Ortadoğu düzenine uyumlu bir gerici rejime dönüştürülme eğilimidir. Suriye’deki gelişmelerin belirleyiciliğinde başlayan sürecin ana yönelimleri de bu doğrultudadır.

BOP ekseninde Cumhuriyetin ilerici birikimleri tasfiye edilmesiyle yaratılan İslamcı faşist dönüşüm, yeni Ortadoğu’nun etnik ve mezhepsel temelli gerici bir rejim olarak kurgulanmasıdır. Kürt-Türk-Arap ittifakı adıyla bölgesel Amerikancı ittifak olarak gündeme getirilen projeyle, bir demokratik çözüm ve barışçıl geçişten daha çok (İran başta bölgeye yönelik) yeni bir savaş konseptinin taşları döşeniyor.

Bu asıl olarak Ortadoğu’da yaşanan etnik ve mezhepsel temelli dağılmanın, tüm toplumların bir yurttaş ve ulus olarak demokratik bir birlik içinde bir arada yaşama olanaklarının ortadan kaldırıldığı bir yönelimin Türkiye’yi de içine almasından başka bir anlama gelmiyor. Böyle bir yönelimin Kürt hareketi için şimdi Rojava üzerinden kimlikler üzerine kurulmuş (‘demokratik sosyalizme!’ ulaşmış) ileri bir deneyim olarak sunulan gelişmeler de bu Yeni Osmanlı Milletler Sistemi olarak ileri sürülen projelerden bağımsız olarak düşünülemez.

Bu aynı zamanda Ortadoğu planında ilerici birikimlerin ve hareketlerin de tasfiyesine giden bir süreç olarak değerlendirilmek zorunda. Suriye’de Esad’ın yıkılışı ile cihatçı HTŞ etrafında şekillendirilmeye çalışılan yeni Suriye de Türkiye’de AKP iktidarı altında on yıllardır yaşadıklarımız da bunun bir göstergesi.

BAŞKA YOLU YOK

Tüm bunlar bir yana bırakılarak şimdi yapıldığı gibi -hem de ortada çözüme dair hiçbir yönelim dahi yokken- her tür eleştiriyi çözüm ve barış karşıtı ilan edilerek bir taarruza geçmenin kimseye faydası olmayacağı da ortada.

Ancak bunları uzun zamandır belki yıllardır döne döne anlatsak da, muhtemelen herkes yaşadıklarımızın da şimdi olup bitenin sonuçlarının neler olabileceğinin farkında… Öte yandan iktidar kadar burjuva siyasetin parçası olan muhalefetin de küçük hesapları, kendi küçük çıkarları ve şovları peşinde koşanları da bitip tükenmek bilmeyecek… Sorumluluk çağrılarının ve ülkenin yarınlarının nasıl karanlıklara sürükleneceği ile de halkın içine sürüklendiği çaresizlikle pek ilgileri yok bu beyefendilerin…

Onlara seslenmenin de bir şeyler beklemenin de bir anlamı yok… Bu aslında 12 Eylül’le birlikte halkı siyasetten uzaklaştırmak üzere kurgulanmış, belirli grupların temsiline dayanan -ve barajlarla yasaklarla örülmüş- burjuva siyasetin yarattığı bir yabancılaşmanın ifadesi… Ötesini istiyorsak bunu ancak biz yapabiliriz, kendi haklarımız ve özgürlüklerimiz için hayatın her alanında yan yana gelebilecek kolektif mücadele zeminlerinde birleşerek, biz yapabiliriz… Başka yolu yok…

***

HATIRLATMALAR

MUHALEFET BÖLÜNMEZSE NELER OLUR?

Son iki haftadır İmralı süreci üzerinden CHP ve Dem arasında düşük gerilimli bir tartışma yürüyor. İmralı’ya gittin gitmedin kavgası, tarafların haklılığından çok, iktidardaki AKP-MHP iktidarının sürecin başından beri hayalini kurduğu muhalefet manzarası açısından önemli. Saray, bir yandan süreç üzerinden Dem ile yakınlaşırken diğer yandan 19 Mart darbesi ile muhalefeti marjinalize etme ve çevrelemenin hesabında. Bugün Kürt sorunu üzerinden yaratılan gerilim neticede toplumsal barışa bir katkı sunacağından değil, CHP ve Dem arasındaki mesafenin açılmasıyla iktidar açısından daha fazla hamle imkanı yaratacağından kaynaklı kıymetli. Peki neden, CHP, Dem ve tüm toplumsal muhalefet güçleri yan yana gelebildiğinde iktidar açısından nasıl sonuçları oldu?

2017 REFERANDUMU

2017’de bugün içinde yaşadığımız başkanlık rejimine geçişin oylandığı Anayasa referandumunun içerideki tek destekçisi AKP-MHP ittifakı idi. 2010 referandumunda kurulan geniş koalisyon dağılmış, Kürt hareketi, liberaller iktidardan uzaklaşmış, Fethullahçılar tasfiye edilmişti. Bu dönemde Haziran başta olmak üzere toplumsal muhalefetin zinde güçlerinin önderlik ettiği Hayır hareketi, resmi bir ittifakı olmasa dahi hem CHP hem de Kürt hareketinin ortak karşı duruşuyla, referandumun ancak bir yasal darbeyle geçebildiği tabloyu yaratmış, başkanlık rejimini bir toplumsal proje olarak başından itibaren ölü doğurmuştu.

2019 VE 2024 YEREL SEÇİMLERİ

Son iki yerel seçim her ne kadar sıklıkla metropollerdeki CHP’li Belediye Başkanlarının şahsi başarısı olarak ifade edilse de özünde muhalefetin birliğinin doğal sonucuydu. Esasında 2019’da ilk İstanbul seçimi, 2014 sonuçlarındaki CHP ve HDP oylarından daha fazla değildi. Ancak daha önemlisi, rejim karşıtı bir zeminde Türkiye’nin tüm ilerici kesimlerinin buluşması, ortak bir kurtuluş umudunun yarattığı dayanışmanın, temsili siyasete de yansımasıydı. Nitekim bu durum 2024 yerel seçimlerinde büyüyerek yenilendi, AKP tarihinde ilk defa ikinci parti konumuna geriledi.

2023 SEÇİMİ

Her ne kadar sonucu hüsranla bitmiş olsa da 2023 seçimleri Erdoğan karşısında cumhurbaşkanlığı seçim aritmetiği içerisinde, ortaklaşa hareket eden bir muhalefetin potansiyelini gösterdi. Keza CHP’nin ‘sağ müttefiklerinin’ yarattığı krizler, aday tartışmalarına gömülen seçim süreci gibi çok fazla engebe içerisinde geçen süreç, aynı zamanda Edirne’den Diyarbakır’a Erdoğan karşıtı bir referanduma dönüştü. 6’lı masa içi hesaplaşmalardan, devletin tüm imkanlarına sahip bir rakibe karşı yarışmanın yarattığı resmi ve gayri resmi dezavantajlara rağmen bu ortaklık bir kez daha gerçek çoğunluğun Erdoğan’ı kabul etmediğini, bu rejimin olmadığı bir Türkiye tahayyülünde birleşilebileceğini göstermiş oldu.

***

KENAR NOTLARI

NOT-1: SÜRECİN ODAĞINDA DİYARBAKIR DEĞİL ŞAM VAR

Komisyon’un İmralı ziyaretinde ağırlıklı gündemin Suriye olduğu yazılıyor! Yeni bir şey değil kuşkusuz aslında tam da sürecin başladığı noktayı işaret ediyor. Esad’ın 11 yıllık Amerika güdümlü iç savaşın ardından yıkılması ile Suriye ve bölge yeni bir döneme girdi. İsrail’in Gazze’den tüm bölgeye uzanan saldırı dalgası bunda belirleyici bir rol oynadı.

Suriye’de Esad’ın yıkılması, öncesindeki saldırı dalgaları ile bölgede İran’ı kuşatacak yeni bir ABD-İsrail kuşağının oluşma imkanının önünü açtı.

***

Kürt hareketi uzun iç savaş içerisinde Rojava hattında özerk bir iktidar alanı oluşturup, onu korumaya yönelik bir yönelim içerisinde. ABD ile kurulan ittifak bunun en önemli dayanaklarından birisi oldu. Öte yandan Suriye’de Esad’ın yıkılması ile oluşan boşluk da HTŞ’nin Şam’a yürüyüşü ile doldurulmuş görünüyor olsa da Kürt hareketi belirleyici bir güç konumunu sürdürdü.

Türkiye’de iktidar cephesi bu gelişmeleri kontrol altında almak -ya da onun parçası olmak- üzere, bu sürecin bir parçası oldu. İç savaş içerisinde cihatçılarla kurulan ittifak, buna bağlı olarak İdlib’te geliştirilen özerk alan içerisindeki ilişkiler Türkiye’yi Suriye’nin yeni dönemine de taşıyabildi.

Buna karşın HTŞ üzerinden Suriye’nin düzenlenmesinin imkansız olduğu, Rojava eksenli Kürt özerk dinamiklerinin ortadan kaldırılmasının da mümkün olmadığı gerçeği etrafında, Suriye üzerinden bir pazarlık süreci başlatılırken, içerde Bahçeli’nin el sıkmasıyla başlayan süreç de buna eşlik etti.

***

Bu noktada kritik adımlardan birisi 10 Mart mutabakatı olarak bilinen HTŞ ile SGD arasında imzalanan geçiş süreci anlaşması oldu. Bunun gerekleri henüz tam olarak sağlanamamış olsa da askeri bütünleşmenin yolunu açan bu anlaşmanın, siyasi geçiş sürecinin de bir tür adem-i merkeziyetçilik içinde gerçekleşmesine yönelik farklı tutumlar etrafında çelişkiler sürüyor. Bu kimi zaman Dürziler ve Alevilere de uzanan bir talep olarak da kendini gösterirken, HTŞ’nin merkezinde olduğu bir iktidar etrafında Suriye’nin bütünleştirilemeyeceğinin herkes farkında. Bir anlamda Suriye iç savaş boyunca yaşadığı bir parçalanma üzerine şekillenecek bir siyasal rejime dönüşürken, bunun yaratacağı riskler ya da imkanlar üzerinden yeni ittifaklar şekillendirilmeye çalışılıyor.

***

Kürt-Türk-Arap ittifakı tam olarak bunun bir ifadesi olarak görülebilir. Bu Amerika ve İsrail eksenli Ortadoğu düzeninin kurulmasına yönelik ittifak çemberlerinden birisi olarak kurgulanıyor. Türkiye’deki süreci de bundan bağımsız olarak ela almak mümkün değil. Kaldı ki 2013 Çözüm Süreci tam da Suriye’deki ayrışma üzerinden rafa kaldırılarak yeni savaşların kapısı aralanmıştı. Suriye iç savaşının sonunda yeni bir çözüm sürecinin gündeme gelmiş olması da bununla ilgili.

AKP ve MHP, Suriye’deki süreci kendi iktidarlarını sürdürmek için de bir fırsat kapısına çevirmeye çalışıyor. Olup bitene Suriye’den bakıldığında, Türkiye’nin Büyük Ortadoğu bataklığı içinde nasıl bir felakete doğru sürüklendiği görülebilir. O yüzden İmralı görüşmesinin önemli bir bölümünün Suriye olması, orada oluşabilecek çelişkilerin aşılmasının sürecin belirleyici olması dikkate alındığında olup bitenin Kürt sorunun demokratik çözümüyle bir ilgisi olmadığı da daha net anlaşılıyor.

NOT-2: MUHALEFETİN DEĞİŞİM(!) PROGRAMI

CHP geçen hafta gerçekleştirdiği kongresini bir iktidar yürüyüşü olarak ilan etti. Operasyonlar ve kayyum davalarıyla zorlu bir süreçten geçen CHP Kongresi, kuşkusuz ki bu girdaplardan çıkma anlamında önemli bir eşik oldu.

Kongre aynı zamanda bir Program Kongresi olarak gerçekleştirildi. Bu program metni üzerine BirGün’de Hayri Kozanoğlu’nun değerlendirmesi oldukça önemli noktaları işaret ederek, özellikle de programın gericiliğe karşı mücadele ve neoliberal kapitalist sömürü politikaları karşısında yetersizliğini ortaya koyuyor.

Bu program aslında bir nevi mevcut rejimin parlamenter bir düzene dönüştürülerek restore edilmesi ile sınırlandırılmış liberal sağ bir dönüşümün ötesine geçmiyor. Bu haliyle de toplumsal mücadeleler üzerine yükselen değişim arayışları ve taleplerinin gerisinde kalıyor.

Benzer bir durumu dünyanın farklı yerlerindeki sol hareketlerde de görebilmek mümkün. Toplumsal talepler etrafında yükselen sosyalist ya da merkez sol güçlerin benzer şekilde kapitalist sömürü düzeninin daha kurallı ve demokratik işleyişi eksenli restorasyon programları her zaman başarısızlıkla sonuçlandı.

CHP henüz muhalefette dahi programının sınırlarını radikal toplumsal taleplere kapatarak, uluslararası sermayeye bir tür düzenli ve kurallı kapitalizm vaadiyle toplumun demokrasi ve özgürlük arzusunu birleştirmeye çalışıyor. Nitekim Özel’in henüz geçtiğimiz aylarda üst üste NATO ve AB’ye yönelik verdiği ‘güvenceleri’ de unutmamak gerek. Elbette sermayenin beklentileriyle emekçi halkın taleplerinin aynı potada erimesinin imkansızlığı bir yana artık kimsenin kurallı ve kurumlu bir kapitalizm arayışına sahip olmadığı da ortada. ABD’nin geçtiğimiz günlerde yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi dahi sayfalarca ulus devlet ekonomisine dönüşün nimetlerinden bahsediyor! Üstelik Türkiye gibi ülkeler açısından da sermayeye güvence olarak sunulan ortodoks, kurallara uyan, bir tür çalışkan öğrenci liberalizminin en son sınırlarına kadar zorlanmış biçimini Milei Arjantin’de uyguladı, ABD’den rekor para yardımı alarak batırdığını belki toparlayabilecek. Tüm dünyada liberalizmin, küreselleşmenin selası okunurken, kredi bolluğuyla geçen 2000’lerin eskimiş nakaratını artık Türkiye sermayesi dahi unutmuşken, servet transferleri, derin yoksullaştırma ve şimdi Şimşek programı ile kırılan milyonlarca emekçiye kurtuluş olarak bunu önermek bizden umudu kesin demenin dolaylı bir biçimi olabilir ancak.

Fakat hem dünya hem Türkiye konjonktüründe küreselleşme sonrasının konuşulduğu ve artık geriye dönüşün mümkün olmadığı bir noktada olduğumuz ve ancak radikal bir dönüşümle var olan krizlerden çıkabileceğimiz gerçeği, bizim açımızdan da sola bir çağrının imkanı olarak görülmelidir.

NOT-3: ACEMOĞLU’NUN CHANEL MARKA İŞÇİ TULUMU

Daron Acemoğlu geçtiğimiz hafta Financial Times’de “Liberalizm İşçi Sınıfını Kazanmak Zorunda” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Acemoğlu, Türkçesi Oksijen’de yayınlanan yazısında Mamdani’nin New York’taki seçim zaferini inceleyerek, liberalizm yeniden(!) işçi sınıfını gözetecek bir siyaset yapmalı çağrısında bulundu. Yazıda özellikle sosyal demokrasinin, sosyal refah döneminin sanki bir ‘liberalizm’ tarihi gibi nitelenmesi, herhalde Nobelli bir ekonomistin cehaletinden olamaz. Hatta Batıdaki sosyal refah programlarının terk edilmesinin bizzat liberaller tarafından istendiğini de unutmuş olamaz. Ancak yazıyı ilginç kılan siyasal kavramları birbirine sokarak yaratmaya çalıştığı bir ‘liberalizmin altın çağı’ anlatısı değil.

Acemoğlu, Türkiye’deki liberal entelijansiyanın ‘sol bitti’ gibi alakasız çıkışlarla gizlemeye çalıştığı gerçeği açıklıkla ifade ediyor: Liberalizm krizde ve geleceği parlak görünmüyor. Acemoğlu bunda neofaşist siyasetin güç kazanmasının rol oynadığına işaret ediyor ancak ikinci Trump döneminde yalnızca ABD’de değil AB’de ve İngiltere’de de fersah fersah küreselleşmeden uzaklaşıldığını, ekonominin ulusal sınırları önceleyen yeni bir paradigmaya kaydığını gözlemleyebiliyoruz. Bunun bir sebebi ABD’nin artık ekonomide Çin ile yarışamaz hale gelmesiyse diğer sebebi de neoliberal dönemde sanayinin koparıldığı batıda giderek yoksullaşan ve işsizleşen nüfusun yarattığı hoşnutsuzluk kuşkusuz. İşte Acemoğlu, ‘aynı Mamdani gibi’ liberalizmin yeniden bu kesimleri hedef alan politikalar uygulaması gerektiğini ifade ediyor.

Daron Acemoğlu

Peki liberalizm(!) neden yenildi? Acemoğlu’nun adını vermeden bahsettiği sosyal demokrasinin tasfiyesinde batının neoliberal paradigmaya geçişinden kısaca, reel sosyalizmin yenilgisiyle paralel işçi sınıfı hareketlerinin sönümlenmesinin batıda yarattığı etkiden ise hiç bahsetmiyor. 90’lar ‘tarihin sonu’, ‘sıradan insanın yüzyılının başlangıcı’ olarak kutlanırken bugün geldiğimiz noktada ise liberalizm, sınıf yerine koyduğu kültürel paradigmayı neofaşistlere kaybetti. Ekonomi politikasında da 50 sene boyunca kutsal kitap sayılan neoliberalizmin özelleştirme, güvencesizleşme ve borçlandırma üçgeninde sefalete sürüklediği milyonları çok büyük oranda kaybetmiş durumda. Asıl şaşılması gereken de liberallerin buna şaşırıyor olması gerekirken, biz Acemoğlu gibi ‘iyi kapitalizm’ savunucularının işçi sınıfını keşfederken yaşadığı heyecanı izliyoruz.

Acemoğlu’nun önerilerinde de arayışında da gerçekçi bir eğilim bulabilmek mümkün değil. Bugün neofaşizmin yükselişi ve liberalizmin krizi olarak gösterdiği işçi sınıfının seçeneksizliğinin kaynağının tüm dünyada ister rızayla ister darbelerle sosyal devletlerin tasfiye edilmesi, kamunun ortadan kaldırılması, ekonomi politikalarının IMF uzmanlarının tekeline alınmasının sonucu olduğunu görmezden geliyor. Çözüm olarak da daha güçlü bir sosyal devlet, kamu politikaları vs. bile değil, daha faydalı bir yapay zeka(?) ve katılımcı demokrasi sunuyor. Ancak misal işçi sınıfı siyasete ne kadar katılabilecek, bir IMF programına ne kadar itiraz edebilecek, onları maalesef söyleyemiyoruz… Aldığımız nefesin dahi finansallaşmış olması maalesef sorun tespitleri arasında olmadığı için, kamuya dönüş gibi en temel sosyal demokrat taleplerden dahi bahsedebilmek de mümkün olmuyor.

Liberallerimiz kendilerine yapay zeka, dijital teknolojiler, küreselleşmiş profesyoneller, orta direk gibi kavramlarla kurdukları hayal dünyalarından daha uzun süre vazgeçemeyecek gibi duruyor. Ancak Acemoğlu’nun yazısının gösterdiği esas gerçek şu ki bugün tüm dünya bir biçimiyle solunu arıyor. 50 senelik liberalizm deneyiminin tüm küreyi getirdiği 19. Yüzyıl düzeyi sefalet, bugün dinci faşist iktidarların yarattığı katliam-savaş iklimi, giderek daha fazla kafayı sola çeviriyor. Bize düşen, 50 sene önce batı kapitalizminin Çorum’dan Minnesota’ya kadar tüm dünya işçi sınıfını bugünden fersah fersah daha büyük bir refah içerisinde yaşatmak zorunda bırakan -ve Acemoğlu’nun bir kez bile değinmeden yazısını bitirdiği- sosyalist alternatifin, sol yükselişin üzerinde yükselebileceği zemin için toprağı giderek daha fazla ve daha kalabalık eşelemeye devam etmek.