Google Play Store
App Store

OĞUZ OYAN İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) seçimlerinden iki gün sonra, partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda konuşan Erdoğan, “İBB seçimiyle ilgili olarak milletin verdiği mesajı görmezden gelerek kulağımızın üzerine yatma lüksüne sahip değiliz” diyor ve kendi tanımlarına göre muhasebesini yapacaklarını söylüyordu. Peki, gerçekten mesaj alınmış mıydı? “Kendi tanımları” neydi? Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Daha aynı konuşmada […]

Halkın mesajı alındı mı?

OĞUZ OYAN

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) seçimlerinden iki gün sonra, partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda konuşan Erdoğan, “İBB seçimiyle ilgili olarak milletin verdiği mesajı görmezden gelerek kulağımızın üzerine yatma lüksüne sahip değiliz” diyor ve kendi tanımlarına göre muhasebesini yapacaklarını söylüyordu. Peki, gerçekten mesaj alınmış mıydı? “Kendi tanımları” neydi?

Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Daha aynı konuşmada “İBB’de meclis çoğunluğunun, ihtisas komisyonlarında hâkim çoğunluğun ve 25 ilçenin belediye başkanının Cumhur İttifakı’nda olduğunu” anımsatıp, “Milletimiz 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerindeki iradesiyle AK Parti’ye ve aynı ittifak içindeki MHP’ye ‘durmak yok, yola devam’ demiştir” görüşünü savunuyordu.

YETKİLERİ KISMA DARBESİ

Esasen seçimlerin yenilenmesinden hemen önce her türlü seçmen mesajını geçersiz kılacak bazı önlemler alınmıştı bile. Cumhurbaşkanı (CB) talimatlı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Ticaret Bakanlığı, işbirliği halinde, Mayıs ayından itibaren bir genelge ile 5393 sayılı Belediyeler Yasası’nı değiştirme ön hazırlıklarına başlamışlardı: Yasa’nın 18. maddesine keyfi bir yorum getirerek, Belediye şirketlerine yönetici atama yetkisi belediye başkanlarından alınıp belediye meclislerine veriliyordu!

Bu müdahale yargı yoluyla hükümsüz kılınamazsa, bundan böyle belediye şirketlerinin yönetim kurulu üyeleri doğrudan CB tarafından belirleniyor olacaktır veya aynı anlama gelmek üzere, şimdilerde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesine yığılmaya başlayan yenik belediye başkanları ve üst kademe yöneticileri bu “zevkli” meşgalede CB’na değerli katkılarını sunacaklardır! Seçilemeyenler belediye parasına hükmetmeye, ihale yolsuzluklarına ve talana devam edebileceklerdir.

Halkın tercihlerinin (milli iradenin) bu ölçüde çarpıtılması herhalde mümkün olamayacaktır. Nitekim Ankara 10. Asliye Ticaret Mahkemesi Ankara BB Belko AŞ’nin açtığı davayı belediye lehine olumlu sonuçlandırmış ve “Yasal bir düzenleme genelge ile oradan kaldırılamaz. Ticaret Sicil Müdürlüğü, bakanlık genelgesinden önce kanun hükümleri ile bağlıdır” hükmünü verebilmiştir. Gerçi Bakanlık konuyu İstinaf Mahkemelerine taşımıştır. Ama kararın icrası için kesinleşmesi zorunlu olmadığından tescil sorunu aşılmıştır.

Tabii bu Genelge’nin yargıda nihai olarak hükümsüz kılınması olasılığına karşı Saray’ın B planı da olacaktır: Yasayı bu Genelge doğrultusunda değiştirmek yani kanunu arkasına alarak hukuksuzluk yapmaya devam etmek… Peki ama nereye kadar?

Seçilmiş BB’nın yetkilerine tek müdahale bu değildir. 21 Haziran 2019’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın “Kentsel Dönüşüm Yönetmeliği” değişikliğiyle belediye yetkileri kısıtlanmaktadır: “Uygulama alanı”, yeni tanımıyla, “Cumhurbaşkanı kararıyla kararlaştırılan riskli alan ve bakanlıkça belirlenen rezerv yapı alanı ve riskli yapının veya yapıların bulunduğu alan”dır. Buna göre Cumhurbaşkanı, doğrudan veya Bakanlık aracılığıyla, Türkiye’deki tüm kentsel dönüşüm alanlarına müdahale edebilecektir.

Müdahalelerin bunlarla sınırlı kalacağı sanılmamalıdır. Belediye encümeninin yapısına müdahale sıradadır: BBB dâhil 11 üyeden oluşan encümende Başkanın 6’ya 5 üstünlüğü en azından tersine çevrilmek istenecektir. Böylece, meclis kararlarının yürütülmesini encümenden alıp Meclise vermek! Yani yürütme ile yasama arasındaki erkler ayrılığına son vermek… (Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sisteminden (CYS) farklı olarak, tüm yetkiler başkanda değil mecliste toplanmaktadır!).

Muhtemelen yeni vesayet düzenlemeleri de yapılacak, 81 il büyükşehire dönüştürülerek monolitik yönetimin işi kolaylaştırılacak ve benzeri hamleler sırasını bekleyecektir. Bu fırsatçılıklar bile seçilmiş belediye başkanlarını kolu kanadı kırılmış bir duruma sürüklemeye yeterlidir. Dahası, Cumhurbaşkanı, belediye başkanlarını görevden alma tehdidini seçim sürecinde bile “Demokles’in kılıcı” gibi sallandırmaya devam etmiştir. Bu bir “Tayyibistan demokrasisidir”; bu rejimin demokratik yönlü rötuşlarla düzeltilmesi olanağı bulunmamaktadır.

Siyasi etik mi dediniz? Yenilen adayın ve asıl yenik figür olan Cumhurbaşkanının kazanan adayı “tebrik” etmesini “yüce gönüllülük” ve “demokratiklik” olarak betimleyenler veya böyle bir algı yaratmaya çalışanlar, eğer bilinçli bir çarpıtma yapmıyorlarsa, gerçeklik duygusunu tamamen yitirmiş olmalıdırlar. Böyle bir davranış kodu siyasal İslamcı hareketin fıtratında yoktur. Amaca ulaşmak için her yol mubahtır. Dolayısıyla AKP iktidarının yitirdiği belediyelerin belediye başkanlarını yetkisizleştirerek yerelde fiili iktidarı elinde tutma hamlelerini herhangi bir siyasi etik veya “şövalye ruhu” (yiğitlik) eksikliği üzerinden okumaya çalışmak, bu hareketin siyasi/ ideolojik yapısını hiç anlamamak anlamına gelecektir. İktidar partisi, “siyasal ahlak” gibi burjuva hukuku/ideolojisi normları üzerinden yıpratılamaz.

KUŞATMANIN KIRILMASI VE BUNA HALKIN ORTAK EDİLMESİ

Anamuhalefetin “tarafsız Cumhurbaşkanı” tercihini referanduma sunma hamlesi, yeterli bir hedef değildir. Üç nedenle: (i) AKP, halkın tepkilerini ve kendi içinden yükselen eleştirileri dikkate alarak, RTE’yi parti genel başkanlığından istifa etmeye razı edebilirse muhalefetin hamlesi boşa düşer. Gene de eğer böyle bir sonuç elde edilebilirse, önemsiz olmayacaktır.

(ii) Ancak Anayasal bir değişikliği referanduma götürebilmek için değişiklik yasa teklifinin TBMM’de en az 360 oy alması gerekmektedir. Mevcut Meclis dengesinde bu mümkün değildir. Dolayısıyla bu durumda birinci şıkka dönülür.

(iii) En önemlisi şudur: CB, Anayasaya göre zaten tarafsız olmak zorundadır, tarafsızlığı üzerine ant içmiştir. Bunu yok saymanın veya sulandırmanın politik bir getirisi olamayacağı gibi hukuki mevzi kaybı anlamına da gelecektir. Bu yanlış yoldur. Yapılması gereken, CB’nın yeminini ve dolayısıyla anayasayı çiğnediğini sürekli gündemde tutmak, bunun anayasal suç oluşturduğunu halkın bilincine kazımak ve tepkiyi örgütlemektir.

Esasen önümüzdeki dönemin en önemli mücadele biçimi, her adımda gerek belde halkının gerekse tüm toplumun iktidarın saldırılarına karşı teyakkuzda tutulması olacaktır/olmalıdır. Yitirdikleri yerel yönetimleri çalıştırmamaya/ perde arkasından yönetmeye kalkışan iktidarın hamlelerine hem hukuki hem siyasi yanıtların gecikilmeden verilmesi, engellemelerin teşhir edilmesi, kitle iletişim araçlarının bu amaçla seferber edilmesi, belediye meclisi toplantılarının halka ve medyaya açık gerçekleştirilmesi, sonuçta iktidarın meşruiyet kaybının pekiştirilmesi şarttır. Hukuki yollardan sonuç almayı da asla ihmal etmeksizin…

İBB MECLİSİNİN OLUŞUMU DEĞİŞMELİDİR

Merkezi iktidara çöreklenmiş ve yerel seçimlerdeki hezimetlerini de arkadan dolanarak aşmaya çalışan bir zihniyete karşı yalnızca savunmada kalınarak mücadele edilemeyeceği açıktır. Bu nedenle, sorunun ana kaynağı olan büyükşehir belediye meclisinin antidemokratik oluşum şekline dair siyasi baskılar arttırılmalı, TBMM ve toplum gündemi sürekli olarak bu konuyla meşgul edilmelidir.

Bilindiği gibi 2972 sayılı Mahalli İdareler Hakkında Kanun’un 5. Maddesinde belediye meclislerinin üye sayısı beldenin nüfus büyüklüğüne göre (orantılı olmasına bakılmaksızın) düzenlenmektedir. Buna göre örneğin nüfusu 10 bine kadar olan beldelerde meclis üye sayısı dokuz; 10 bin-20 bin arasındakilerde 11 iken en yüksek nüfuslu beldelerden 500 bin ile 1 milyon arasındakilerde 45 ve nihayet 1 milyonu aşanlarda 55’tir. Burada dört nüfus kademesini verdik, ama aslında dağılım tablosu 8 kademe içermektedir. Sadece 10 bin ile 1 milyon eşikleri karşılaştırılırsa nüfus büyüklükleri arasında 100 kat fark varken, 9 üyeli ile 55 üyeli belediye meclisleri arasında yaklaşık 6 kat fark olduğu görülür. Kuşkusuz bu farkın biraz daha açılması, belde/ilçe belediye meclislerinin biraz daha fazla üyeye sahip olması istenebilir. Ama bu çok tâli bir konudur ve söz konusu meclisler birbirlerini etkilemedikleri için buradaki sorunumuz da değildir.

Asıl sorun, bu dağılım esas alınarak “büyükşehir belediye meclisine katılacak üye sayısı” saptanmak istendiğinde ortaya çıkmaktadır. 2972 sayılı kanunun 6. maddesi, “Büyük şehir belediye meclisleri belediye hudutları içinde kalan ilçe seçim çevreleri için tespit edilen belediye meclisleri üye sayısının her ilçe için beşte biri alınmak suretiyle bulunacak toplam sayı kadar üyeden teşekkül eder” düzenlemesini getirmektedir. Bu durum düşük nüfuslu ilçelerin büyükşehir meclislerinde aşırı temsiline yol açmaktadır. Örneğin 10 bin nüfuslu bir belde büyükşehir meclisinde 2 üyeyle temsil edilirken, 1 milyonu aşkın beldenin temsil sayısı sadece 11’dir. Birincisinde her beş bin nüfusa, ikincisinde her 100 bini aşkın nüfusa bir büyükşehir meclis üyesi düşmektedir. (Kaldı ki her beldenin belediye başkanı da doğrudan büyükşehir belediye meclisi üyesi olduğundan temsilde adalet daha da bozulmaktadır). Daha kırsal ve daha muhafazakâr nüfusa sahip çevre ilçelerin büyükşehir meclisinde çoğunluğu sağlamaları kolaylaşmaktadır. AKP gibi radikal İslamcı hareketler bu durumu her zaman siyasi avantaja çevirme peşine düşmüşlerdir; şimdi daha vahim olanı bunu tarafsız olması gereken CB ağzından topluma açık bir meydan okumaya dönüştürmeleridir.

İşte bu nedenle, demokratik temsil esası vurgulanarak 2972 sayılı yasanın 6. maddesinin değiştirilmesi talebi gündemde tutulmalı, muhalif partilerin ortak yasa teklifine dönüştürülmelidir. Buna göre, büyükşehir belediye meclisine ilçe belediyelerinden gönderilecek üye sayıları (belki her ilçe için bir üye hakkı tanındıktan sonra) nüfus büyüklüklerine göre belirlenmelidir. Büyükşehir belediye meclislerinin toplam kaç üyeye sahip olacakları da 5. maddede diğer belediye meclisleri için yapıldığı gibi gene nüfus kademelerine göre derecelendirmelidir.

SONUÇ

AKP sadece seçim haksızlıklarının/hukuksuzluklarının faili olarak kaybetmedi. Türkiye’yi bir yarı-açık cezaevine çeviren faşist uygulamaların faili olarak da -gecikmiş- bir siyasi bedel ödedi. Bu haksızlıklar biriktikçe, buna ekonomik/sosyal eşitsizlikler eklendikçe, hem toplumsal tepkiler hem de karşılığında ödenen siyasi bedeller büyüyecektir. Kuşkusuz cerahat kolay akmayacaktır. İktidar partisi toplumun özlemleriyle ters düşüp siyasi tercihlerine saygıda kusur ettikçe, siyasi muhalefetin kararlı tepkileri karşılık bulacaktır.

İktidar partisinin kendi içinden bölünmesi hayırhah bir gelişme sayılabilecektir. Ancak Meclis içi muhalefetin, kendi iktidar hedeflerini bırakarak, neoliberal ve pro-amerikan tercihleri daha vurgulu olması beklenebilecek iktidarın muhalif kanadıyla ittifak arayışlarına gitmesinin vebali büyük olacaktır.

Sosyalist solun siyasi gündemi ise ne bir “AKP karşıtlığı”na ne de bir “Başkanlık rejimi karşıtlığı”na indirgenebilir. Sömürü ilişkileri olanca acımasızlığıyla sürmektedir. Emperyalizmin müdahaleleri de öyle. Bu nedenle, sistem içi muhalefetin olası ilkesiz ittifaklarına şiddetle muhalefet etme görevi de sosyalist solun omuzlarında olacaktır.