Hangi hafıza?
Bir mekâna şeklini veren, barındırdığı ilişkilerdir. Bedenler mekikleri andırır, birbirlerine dokundukça mekânlar biçimlenir. Ya da mekânlar, ilişkileri biçimlendirmek üzere kâğıt üzerinde planlanır. Zamanla ilişkilerin doğası ve konumları değişince mekânlar terk edilir. Ve terk edilen mekânlar, artık hayatta olmayan bir organizmadan geriye kalan, geçmişin izlerini günümüze taşıyan boş kabuklardır. Kimi boş kabuklar hafıza mekânları olarak korunur. Bedenlerin kendilerini var ettikleri, kudretlerine göre biçimlendirdikleri gecekonduların hafıza mekânı statüsü kazandıkları görülmemiştir. Fakat bir zamanlar tutsaklara ev sahipliği yapmış bir hapishane, işçilerin dayanışmasına, direnişine tanıklık etmiş bir fabrika hafıza mekânı olarak kullanılabilir. Ölü bir organizma yeniden hayata döndürülemeyeceğine göre boş kabukların içleri güncel ilişkilerle doldurulacaktır. Ve tartışma tam da burada başlamaktadır. Boş kabuklar güncel ilişkilere göre tüketim mekânları olarak mı düzenlenecek yoksa hafıza mekânı adını hak edecek şekilde geçmişi yeniden canlandırmaya mı hizmet edecekler? Söz konusu geçmişin canlandırılmasıysa, hangi geçmiş, kimin geçmişi? İlişkileri biçimlendirmek üzere mekânlar inşa eden ve sonra bu mekânlara bedenleri yerleştiren egemenlerin geçmişi mi yoksa egemenlere ve ürettikleri mekânlara direnen bedenlerin geçmişi mi? Egemenlerin inşa ettikleri mekânlar sömürü mekânlarıdır. Fabrikalar, emek sömürüsünü yoğunlaştırmak, hapishaneler ise itaat etmeyen bedenleri ıslah etmek üzere planlanmışlardır. Her ikisi de ezilenler açısından yaratıcı değil, aksine tepkiselliğin mekânlarıdır. Yaratıcılıkları, egemenlere karşı geliştirdikleri direniş biçimleriyle sınırlandırılmıştır.
∗∗∗
Oysa mekân yaratmak, yaratıcı bir eylemdir, varoluşsal bir meseledir. Arapça kevn kökünden gelen mekân sözcüğü, bir şeyin varlık haline geldiği yer anlamına geldiğine göre varlık, ancak kendi mekânını yaratabildiği ölçüde varlığını sürdürebilir. Doğada her beden kendi mekânını yaratır, ikinci doğada ise mekânlar planlanır ve size hazır olarak verilir. Mekân bedenleri biçimlendiren etkin bir kuvvettir. Her mekân duygulanımlar üretir, rastlantısal karşılaşmalarla bir duygudan diğerine sürüklenir, kimi zaman kederlenir, kimi zaman neşeleniriz. Duygularımızı rastlantılar belirlemektedir. Bedenler etkin olarak kendilerini var edebilecekleri ve kudretlenecekleri boşlukları arar. Kamusal mekânlar, özel mekânların arasına sıkışmış boşluklardır; sokaklar, caddeler, meydanlar, ilişkilerin özgürce dokunabileceği ve bedenlerin kendi mekânlarını yaratabilecekleri çatlaklardır. Sanat eleştirmeni Hal Foster da yeni avangartlara çatlakları işaret etmektedir: “Verili düzende zaten var olan çatlakların izini sürme, bunlara daha da baskı bindirme, hatta bunları bir şekilde harekete geçirme” (Yeni Kötü Günler, KÜY).
Kaldırımlardaki çatlaklarda hayatın filizlendiğini ve filizlenen hayatın çatlağı genişleterek kendi mekânını yaratacağını herkes bilir. Ve yine herkes bilir ki çok geçmeden filizlenen hayat postalların altında ezilecektir. Ülkelerin tarihi, çatlaklarda filizlenen ve ardından darbelerle ezilen hayatların tarihidir. Bedenleri ve ilişkilerini biçimlendirmek üzere mekânlar inşa eden egemenler için betondaki çatlaklardan kurtulmak çocuk oyuncağı; sıvarsınız, çatlak kapanır. Çatlakların anında kolluk kuvvetleriyle sıvandığı, filizlenebileceğiniz en küçük bir boşluk bile bulamadığınız bir ülkede yaşamak zor. Hayat görüldüğü yerde ezilecektir.
∗∗∗
Asfaltın ve betonun norm olduğu bir ülkede hayat anormal kabul edilir. Normu içselleştiren sıradan insanlar bile filizlenen hayatları ihbar etmek üzere programlanmışlardır. Bedenlerin kendi mekânlarını yaratabilmeleri ve var olabilmeleri engellenir. Var olma çabasını, sadece kapatılma mekânlarındaki çatlakların izini sürme ile sınırlamak, sanıldığının aksine özgürleşmeyle sonuçlanmaz; çatlakları tespit etmek, sistemin kendini onarmasına ve sorunsuzca işlemesine yardım edecektir. Çatlaklar sıvandıkça bugün kamusal alan özgürleşme mekânı olma özelliğini yitirmiştir. Ve hafıza, olup bitmiş bir şey değildir. Geçmişin hapsedildiği bir nostalji ambarı olarak hafıza, kendi mekânlarımızı yaratabildiğimiz takdirde özgürleşebilir ve yaratıcı bir eyleme dönüşebilir.


