Google Play Store
App Store

Ülkenin geldiği noktayı değerlendiren eski Dev Genç başkanı Bülent Forta, darbenin ülkenin ilerici ve devrimci kesimlere karşı yapıldığını, mevcut rejimin elinde 12 Eylül’ün tüm kurumlarının ve uygulamalarının yaşamını sürdürdüğünü kaydetti. 19 Mart’tan bu yana başlayan direnişlere dikkat çeken Forta,12 Eylül rejimine karşı mücadelenin mevcut tek adam rejimine karşı gelmekten geçeceğini söyledi. 12 Eylül Darbesi’nden bugüne kadar geçen sürede ülke yeni bir yol ayrımına sürükleniyor. Varlığını ABD eliyle gerçekleştirilen darbeye borçlu olan siyasal İslamcı tek adam rejimi, 12 Eylül’ü yaşatmaya devam ediyor. 19 Mart’tan bu yana rejimin, seçimlerin göstermelik olacağı Türkiye hayali ve uygulamaya koydukları baskı politikalarının tamamı kendilerine 45 yıl önceden kalan bir miras.

Hatırlatmalar | 12 Eylül’den Tek Adam Rejimine 45 yıl sonra yeni bir yol ayrımı

Bülent Forta

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden geçen 45 yılın ardından ülke bir kez daha siyasal İslamcı rejim eliyle yeni bir yol ayrımına sürükleniyor.

ABD eliyle gerçekleşen askeri darbeden aldıkları mirasın üzerine şekillenen tek adam rejimi, bugün 12 Eylül’ü kendi iktidar yapısı içerisinde yaşatmaya devam ediyor.

19 Mart itibarıyla seçimlerin göstermelik yapılacağı ve muhalefetin iktidar tarafından belirleneceği hayalini uygulamaya koymaya çalışan Saray yönetimi, rejime karı oluşan her bir itiraz dalgasını da devletin tüm gücüyle bastırılmaya gayret ediyor.

Toplumsal ikna kabiliyetlerini yitirdikleri, ayakta kalmakta zorlandıkları tam da bu noktada 12 Eylül’ün faşizan yöntemlerine sıkı sıkıya sarılmış durumdalar.

12 Eylül’ün 45’inci yıldönümünü ve ülkenin bir kez daha geldiği bu yol ayrımını eski DEV Genç Başkanı Bülent Forta değerlendirdi.

ADIM ADIM İNŞA EDİLDİ

12 Eylül’ün ülkede adım adım gelen bir darbe olduğunu belirten Forta, “Aslında darbenin provası 12 Mart döneminde yapıldı ve Türkiye’deki sol hareketler bastırılamayınca o dönemlerde iç savaş taktiğine yol verildi. Ancak küçük çaplı iç savaş şartları da solun gelişmesini engelleyemeyince açık bir askeri darbeye ihtiyaç duydular “dedi.

“Bu anlamıyla vahşi bir dönemin başlangıcı da oldu. İşkenceler, idamlar, örgütlerin dağıtılması gibi faşizan yöntemler artırılmaya başlandı” diyen Forta’nın değerlendirmeleri şöyle:

“Aradan geçen 45 yılda darbenin sonuçları bu zamana kadar çok konuşuldu. Ama çok net ifade etmek gerekir ki Cumhuriyet tarihi çok kesikli bir tarih. Her kritik dönem darbeler ve çeşitli müdahalelerle kesildi.

KARŞITLIĞI ARAÇ OLDU

O sebeple her şeyden önce belirtmek gerekir ki bugün geldiğimiz noktada 12 Eylül’ün rejimi çeşitli şekillerde devam ediyor. Diğer bir yandan darbe ya da askeri vesayet karşıtlığı ile yapılan ideolojik bombardıman, darbenin ürünü olan bugünkü mevcut yönetimin önemli araçlarından bir tanesi haline getirildi.

TÜM KURUMLARIYLA YAŞIYOR

Ancak 12 Eylül’ün olanca düzeninin devam ettiği gerçeği de karşımızda en açık haliyle ortada. Medya düzeni bunun bir örneği. O dönem de ilerici yayınlar, Cumhuriyet gibi Demokrat gibi gazeteler kapatıldı. Sansür uygulandı. Bugün de ekran karartmalar, muhalif basının ortadan kaldırılması ve yerine yandaş basın desteklenmesi gibi o güne çok benzer uygulamalar devam ediyor.  Üniversitelere bakınca, 12 Eylül üniversiteleri tehlike olarak görüp YÖK gibi antidemokratik bir yapıyı ortaya çıkardı. Bugün bu da devam ediyor.

Sendikalara bakınca da grev hakları sürekli erteleniyor, sendikalar zayıflatıldı ve etkisiz bir hale getirildi.

Öte yandan parlamentonun etkisiz bir figür haline gelmesi, seçim yasalarındaki yüksek barajlar da yine bu rejime 12 Eylül’ün mirası oldu. Yani sonuç itibarıyla 12 Eylül sadece tarihsel bir olgu değil hala bu iktidarda yaşayan düzenin bir devamı niteliğindedir.

Buna bir diğer örnek 12 Eylül’e benzeyen simgelerin bugün de oluşmasıdır. O günleri simgeleyen şeylerden birisi hapishanelerdi. Diyarbakır, Mamak, Metris… Bugünkü rejimi de Silivri cezaevi sembolize ediyor.

Dolayısıyla bugüne kadar geçen sürede hiçbir şey ortadan kaldırılmadı. Aksine 12 Eylül 2010’da yapılan referandumundaki aldatmacayla darbe dönemi tasfiye ediliyor dense de bütün 12 Eylül’ün kurumlarıyla varlığını sürdürdüğü bir durumla karşı karşıyayız.

DARBE DEVRİMCİLERE KARŞI YAPILDI

12 Eylül’ün birkaç meşhur mottosu da var. ‘Bizim çocuklar darbe yaptı’ söylemi bunun bir örneği. Amerikancı bir darbeydi. Ve bugünle benzeşmesi çok fazla. Bu anlamıyla çok net ki Ilımlı İslamcı Amerikan destekçisi bir iktidara Türkiye mahkûm edilmiş vaziyette.

Bu mottolardan bir tanesi de Halit Narin’in bir cümlesiydi. Darbenin ardından akıllara kazanan “Bugüne kadar işçiler güldü bundan sonra biz güleceğiz” diye bir söylemi oldu.

Öylesine söylenmiş bir söz değildi elbette. 12 Eylül’den beri işçilerin üzerinde artan baskılarla, örgütlenme haklarının gasp edilmesiyle, reel ücretlerin düşürülmesiyle tamamıyla sermaye sınıfını destekleyen bir rejim oluştu Türkiye’de.

Yine bir başka örnek ise “Fikirlerimiz iktidarda biz hapisteyiz” diyen MHP’li Agâh Oktay Güner’in bir açıklaması. Bugün gerçekten MHP hem fikirleriyle hem varlığı ile iktidarın parçası haline geldi. Türk İslam sentezi 12 Eylül’de devletin resmi ideolojisi haline getirilmişti. Ve bu anlayış kesintisiz devam ediyor.

Yine imam hatipler ülkedeki laiklik vurgularına rağmen Kenan Evren açısından komünizmi engellemenin bir aracı olmuştu.

Tüm bunlara bakınca belki de en önemlisi Kenan Evren’in “Biz burada konuşmasaydık Terzi Fikri konuşacaktı” diye bu darbenin doğrudan sola ve devrimcilere yapıldığını itiraf etmesiydi.

Bugünden bakınca da gördüğümüz şey; 12 Eylül rejimi bu 23 yıllık AKP iktidarı eliyle daha fazla kurumsallaştırılmış ve bugünkü bizlerin hayatını belirleyen ana bir rejim haline gelmiştir. Kenan Evren de bir tek adamdı. Bugün de bir tek adam var ortada…

Dolayısıyla Türkiye’de gerçek bir özgürlük, gerçek bir demokrasi olacaksa doğrudan doğruya 12 Eylül’ün bütün kurum ve kurallarının ortadan kaldırıldığı, tasfiye edildiği bir seçenek etrafında şekillenebilir. 2010 referandumunda yetmez ama evetçiliğe kapı aralayan bir aldatmaca tasfiyesi değil de gerçekten 12 Eylül’ü ortadan kaldırmanın gerekliliği varlığını bugün de en acil biçimiyle koruyor.

Şimdi aradan geçen 45 yılın ardından evet 12 Eylül Türkiye’nin karanlık bir dönemiydi. Solu ve devrimcileri ezen, yüzlercesini binlercesini hapishanelere dolduran bir rejimdi.

Ama bu rejim bugün hala ayakta ve sürüyor. Dolayısıyla bunun karşısında tavır ve tutum almak için özgürlükçü, demokratik meşru bir eylem çizgisine ihtiyaç en acil görev gibi duruyor.

DARBE DÖNEMİ UYGULAMALARI

12 Eylül sonrası bir veto dönemi yaşandı. Seçimlere gidilecekti ve partiler kurulmaya başlandığında ise cunta yönetimi belli partileri ve belli isimleri veto ederdi. Dolayısıyla kendi rejimlerini sürdürebilecek kişilerle yapılacak bir seçime götürüyorlardı. Bugün 19 Mart ile yapılan şey 12 Eylül’ün veto uygulamasına benzer bir uygulama.

Kendi rakibinin belirlediği, muhalefetin dizayn edildiği ve rejimin sınırlarının çizildiği bir dönem. Tam da bugün Türkiye’nin bu uzun bir parlamento geleneği karşısında seçimlerin göstermelik hale geldiği, iktidarın karşısına kimin çıkacağını belirlediği siyasi intihara doğru gidiyor Türkiye.

MÜCADELE BELİRLEYECEK

Gerçekten bu ülke bu kalıba sığacak mı? Mevcut iktidarın bu oyun planı karşılık bulacak mı?

Bu sorular biraz da muhalefetin yürüteceği mücadeleye, birleşik mücadelenin bu oyunu bozacağına dair bir umudun yeşermesine bağlı olarak şekillenecek. Yani 19 Mart’tan bu yana başlayan bu süreç tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi yukarıdan aşağı siyaseti dizaynının bugünkü koşullara göre yeniden oluşturtulması anlamına geliyor.

Öte yandan ülkede direniş potansiyellerinin açığa çıktığı bir dönemi de yaşıyoruz. Aslında 31 Mart seçimlerinden beri çoban ateşi gibi yanan, küçük küçük direnişlerde bir teslim olmama halini görüyorduk. Zaman zaman işçi hareketlerinde zaman zaman üniversitelerde zaman zaman çiftçilerin isyanında bu direnişler kendini açığa çıkartıyordu.

Ancak esas sorun da bütün bu farklı taleplerin ve mücadele alanlarının birleşik bir muhalefet hareketine dönüşememesindeydi.

DİRENİŞLERİN BİRLEŞİK MÜCADELE ZEMİNLERİNDE ORTAKLAŞTIRILMASI GEREKLİ

Şimdi 19 Mart’la beraber bastırıldığı tahmin edilen, öyle kodlanan ve öyle umulan kesimlerin mücadele alanlarına dâhil olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle gençlik alanı bunlardan birisi. Gezi’den sonra yaşanan geri çekilme, 19 Mart’la beraber bu mevcut direnişin en önemli parçalarından birisi haline geldi.

Ancak hala 12 Eylül öncesindeki bir örgütlülükten söz edebilmemiz mümkün değil.

O nedenle bugün gerçekten bir mücadele hattı oluşturulmak isteniyorsa hayatın her alanında örgütlenmenin derinleştirilmesi, mücadelenin yükseltilmesi ve ayrıca farklı talepler etrafında mayalanan bu toplumsal muhalefet hareketlerinin birleşik bir mücadele hattında birleştirilmesi gerekiyor.

ÜLKENİN DEVRİMCİLERİ BU ELBİSEYİ YIRTIP ATAR

23 yıldır Türkiye siyasal İslamcı bir iktidar tarafından yönetiliyor. Her türlü baskı ve siyasi oyunlar öne çıkartılırken toplumun çok büyük bir kesimi bu rejime evet demiyor. Bugün bulunduğumuz koşullarda bu bardağın dolu tarafı.

Bardağın boş tarafı ise mevcut iktidarın, yargı başta olmak üzere devletin bütün alanlarında kurmuş olduğu egemenliği halkın yükselen mücadelesine karşı silah olarak kullanması. Ve yerli milli söylemlerine rağmen uluslararası konjonktürde kendi sırtlarını ABD’ye ve Batı’ya dayamaları.

Tam da bu noktada şunu vurgulamakta fayda var. Türkiye’nin ilerici ve devrimci geleneği bu mevcut kendine biçilen rejimi, bu elbiseyi yırtıp atacak ve bunu reddedecek. Buna inanmak ve umut etmek de gerekiyor.

Öte yandan 12 Eylülün başarılı olmasının nedenlerinden birisi solun kendi zaaflarıydı. Kendi içinde fraksiyonlara bölünmesi ve birbiriyle çok rekabetçi bir ortama girilmesi hataydı. Sonrasında işçi hareketinin başka anti faşist mücadelenin başka bir tarafa gittiği bir güçsüzlük hali de oluştu ve 12 Eylülcüler bunu çok iyi kullandılar.

ÇOK FARKLI BİR YENİLGİ YAŞAYACAKLAR

Şimdi bugün geldiğimiz yer itibarıyla toplumsallaşma açısında sosyalist solun eski gücünde olmadığını görmemiz gerekiyor. Ancak 19 Mart sonrası görüyoruz ki hem CHP’nin yöneldiği siyasal çizgi ve mücadele pratiği hem de sosyalist solun iktidarın politikalarına karşı ilk günden beri karşı çıkması onu yine toplumsal güç yapmaya başladı.

Yani 12 Eylül kadar güçlü olmadığımız doğru. Ama 12 Eylül’de ektiğimiz tohumların da bugün yeşermeye başladığını çok net görmek gerekli.

Bugün Türkiye’yi 12 Eylül öncesinin iki marjinal partisi yönetiyor. O günlerde AKP’nin ideolojik köklerinin oluştuğu Milli Selamet Partisi yüzde 5-6 eşiğinde, MHP yüzde 2-2,5 eşiğinde iki partiydi.

Ancak bu iki parti hem merkez sağ ve solun çökmesiyle hem de dünyadaki ve Türkiye’deki politik gelişmeler nedeniyle ülkeyi yönetenler haline getirildi.

Bunda da solun ezilmesinin, sol fikirlerin toplumda kriminal hale getirilmesi çok büyük pay oynadı.

Dolayısıyla 45 yılın ardından bugün sol, 12 Eylül yenilgisinden çıkarttığı derslerle, bugünkü birleşik mücadele ekseninde gerçekten ortak bir hedef etrafında birleşmeyi becerebilirse ve Türkiye’deki mevcut toplumsal direnişle beraber köklerini orada kurmaya başlarsa bugünkü rejim 12 Eylül rejiminden çok daha farklı bir yenilgi yaşayacaktır.

***

“ÖZEL HARP REJİMİ”

12 Eylül darbesi, öncesindeki faşist katliamlardan ve ABD’nin siyasal mühendislik çabalarının vardığı son raddedir. Öncesinde, Türkiye’de 27 Mayıs sonrası yaşanan toplumsal uyanışı, yükselen sınıf mücadelesini ve devrimci hareketi durdurabilmek, Türkiye’yi emperyalizmin planı dahilinde belli bir siyasal tasarıma sokabilmek için, MHP ve ülkü ocaklarından Komünizmle Mücadele Derneklerinin kurulmasına birçok farklı girişimde bulunuldu. Türkiye’yi bugünkü rejime sürükleyen bu operasyonların merkezinde, özel harp dairesi yer aldı.

Türkiye, ikinci dünya savaşı sonrasında kurulan iki kutuplu dünyada, henüz 1947 gibi erken bir tarihte tek parti döneminde seçimini ABD’den yana kullandı. Sonrasında bizzat İsmet İnönü’nün pişmanlıkla anacağı, ABD ile askeri-ekonomik anlaşmalar, Türkiye’nin gelecek 80 yılında kritik bir rol oynayacaktı. ABD’nin SSCB’ye karşı dolaylı savaş stratejisi açısından Türkiye jeopolitik bir öneme sahipti, ülkemizin önce Amerikan müttefiki sonrasında doğrudan NATO üyesi olması ve topraklarımızda kurulan üslerle ABD Sovyetler sınıra gelmişti. Türkiye ilkin bu sebeple, sonrasında ise tüm orta doğuyu kapsayacak olan Yeşil Kuşak Projesi kapsamında emperyalizmin önemli bir ‘varlığı’ haline getirilmek istendi.

İnönü’nün ardından Menderes’in Washington’a biat politikaları, ülkenin Amerikancı dönüşümüne hız kazandırdı. Bu ivme 27 Mayıs ile kesilmiş olsa da bizzat İnönü’nün deyişiyle devletin içerisine Amerikancı uzmanlar çoktan yerleşmişti. Ancak durumun vahameti, Ecevit’in 1974’te yapacağı bir ifşaatla ortaya çıkacaktı.

***

BİR AMERİKAN İCADI OLARAK MHP

SSCB’ye karşı dolaylı savaş stratejisi kapsamında Türkiye’de Özel Harp Dairesi kuruldu. İlkin Seferberlik Tetkik Kurulu adını alan bu yapı, Amerikan Yardım Derneği ile aynı binada çalışıyor ve masrafları doğrudan ABD tarafından karşılanıyordu. Henüz daha Menderes döneminde, 6-7 Eylül olaylarında parmağı olan bu yapının kamuoyu tarafından bilinmesi ise ancak 1974 yılında gerçekleşti. Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Türkiye’ye uygulanan Amerikan ambargosu sebebiyle, Özel Harp Dairesine gönderilen para da kesilince, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit bu örgütlenmenin varlığını örtülü ödenekten bu gelirin karşılanmasının talep edilmesi sonucu öğrenmişti. Sonrasında, yalnızca Ecevit’in şahsi tanıklıkları bile Özel Harp Dairesi üzerinden ABD’nin Türkiye’yi nasıl dizayn etmeye çalıştığı görülebilir. Keza yine Ecevit’in 1978 yılında eski Özel Harp Dairesi Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu ile Sarıkamış’ta bir görüşme gerçekleştirerek kendisine MHP Kars il başkanı için “Farz-ı muhal, buradaki MHP il başkanı, aynı zamanda Özel Harp Dairesi’nin sivil uzantısındaki gizli elemanlardan biri olamaz mı?” diye sorması üzerine Yirmibeşoğlu’nun “Evet öyledir, ama kendisi çok güvenilir, vatansever bir arkadaşımızdır” sözleri, MHP’nin ve ülkü ocaklarının kuruluşundan itibaren ABD eliyle nasıl yönlendirildiği ve finanse edildiğini ortaya çıkarıyor. Nitekim Alparslan Türkeş’in, 27 Mayıs sonrasında CIA’nin Türkiye İstasyon Şefi Rudi Nazar eliyle idamdan kurtarılması, ardından sürgün döneminde bizzat CIA’cılar tarafından Türki ülkelerde ‘komünizme karşı Türkçülük’ propagandasını yerinde göstermelerinin ardından ülkeye dönüşünde MHP ve ülkü ocakları kurulmuş, finansman ve eğitimi de yine CIA ve Özel Harp Dairesi tarafından sağlanmıştı.

Fakat ABD’nin Türkiye’de yaşanan devrimci yükselişe tek yanıtı ülkü ocakları ve MHP’nin kurulması olmamış, içinden Fethullah Gülen gibi nice islamcı ismi çıkaran Komünizmle Mücadele Derneklerinin kurdurulması desteklenmiş, Mısır’da büyütülen Müslüman Kardeşlerle ilişkiler geliştirilmiş, Diyanet, Suudi finansmanı ile ele geçirilmek istenmişti. ABD, dolaylı savaş stratejisi açısından en önemli varlığı olan Türkiye’nin, bağımsız ve devrimci bir hatta kopmasından korkarak, komünizme karşı elindeki en etkili iki zehri boca etmekteydi; İslamcılık ve milliyetçilik.

***

KATLİAMLARDAN DARBEYE UZANAN YOL

Ancak ne ülkü ocaklarının ne de islamcı örgütlenmelerin istenen etkiyi yaratamaması, ülkenin köylerinin, fabrikalarının, gecekondu ve üniversitelerinin devrimcileşmesi karşısında ABD başta Latin Amerika olmak üzere tüm dünyada denediği bilindik araçlarına sığındı. Türkiye tarihinin belki en kitlesel 1 Mayıs eylemi olan 1977 Taksim 1 Mayıs’ı, Özel Harp Dairesinin müdahalesiyle katliama çevrildi. Ardından, 1978 yılında ABD’nin Türkiye Büyükelçiliğinde görevli Robert Alexander Peck, sırasıyla Çorum, Amasya ve Tokat’ı gezmiş, Peck’in geçtiği her yerde ülkü ocakları ve gerici örgütlenmeler eliyle mezhep çatışmaları örgütlenmişti. En kanlısı Maraş’ta gerçekleşen bu çatışmaların, Çorum ve Amasya’da büyük katliamlara dönüşmemesi, devrimcilerin örgütlü müdahalesi ile mümkün olmuştu. Fakat 1978’den itibaren aydın cinayetlerinden mezhepçi gerilimlere faşist provokasyonlara hız kazandırılması, devrimci yükselişi bastıramayınca, geriye kalan tek çözüm, 1979’da Sıkıyönetimle birlikte neredeyse iktidara ortak olan TSK’ya, 1980 Eylül’ünde ülke tarihinin en kanlı darbesini yaptırmak oldu. ‘Onların çocukları’ kazanırken, on yıllardır finanse ettikleri milliyetçi islamcı örgütlenmelerin gücünün yetmediği müdahale NATO ordusuyla gerçekleşebildi. O günün kazananı Washington olurken, böylece Özel Harp Dairesi de Ankara’da küçük bir binadan, devletin ve siyasetin merkezine, yıllar içerisinde de Beştepe’de bir Saraya geçti.

***

“OUR BOYS DID IT”

CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi olarak görev yapan Paul B.Henze’nin “our boys did it”(Bizim çocuklar başardı)  sözü 12 Eylül askeri darbesinin olduğu kadar Türkiye tarihinin de bir özeti gibi görülebilir. 12 Eylül darbesi öncesi ve sonrasında da ülkemizdeki bütün önemli meselelerde de olduğu üzere bir Amerikan politikası olarak, onun desteğiyle gündeme getirilmiştir. Soğuk savaş politikalarına uygun olarak dizayn edilen Türkiye’de, yükselen toplumsal devrimci mücadelenin bastırılması için sivil faşist güçler eliyle yaratılan iç savaş ortamının yetersiz kaldığı koşullarda, askeri bir darbe gündeme getirilerek Türkiye’nin İslamcı ve neoliberal dönüşümü için bir kırılma noktası yaratılmıştır.

“Gülme Sırası Bizde”

Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin, 12 Eylül’ü “şimdiye kadar onlar güldü, şimdi gülme sırası bizde” sözleriyle selamladı. Sermayenin emperyalizmle birlikte en büyük destekçilerinden birisi olduğu cuntanın ilk işi de sendikaların ve işçi örgütlenmelerinin kapatılması ve dağıtılması; işçilerin grev başta kazanılmış haklarının yasaklanması ve adım adım ortadan kaldırılması oldu.

“EVREN CENNETLİK”

12 Eylül bir devlet politikası olarak sağ ve gerici kesimlerin toplum içinde palazlandırılması ve devlet içinde örgütlendirilmesinin yolunu açtı. F. Gülen, zorunlu din dersleri uygulamasıyla birlikte her alanda dinciliğin önünü açan cunta başı Kenan Evren’i cennetlik ilan etti!

DARBENİN BİLANÇOSU

Darbe yönetimi döneminde 'resmi rakamlara' göre 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, 14 kişi cezaevlerindeki açlık grevlerinde ölmüş, 171 kişi sorgularda ve cezaevi işkencelerinde can vermiş, 49 kişi idam edilmişti.

Darbenin geride bıraktığı tablo 'resmi rakamlara’ göre şöyle:

■ Gözaltına alınanlar: 650.000

■ Fişlenenler: 1.683.000

■ Açılan dava sayısı: 210.000

■ Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananlar: 230.000

■ Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 14.000

■ Toplam 644 cezaevindeki hükümlü-tutuklu : 52.000 (1990'da kalanlar)

■ Açlık grevinde ölenler: 14

■ Kaçarken vurulanlar: 16

■ Çatışmada öldürülenler: 74

■ Doğal ölüm raporu verilenler: 73

■ ‘İntihar' ettiği bildirilenler: 43

■ İşkence sonucu öldürülenler: 171

■ Cezaevlerindeki gazetecilerin aldığı ceza toplamı: 3.315 yıl 3 ay

■ İstanbul gazetelerinin yayın yapamadığı gün sayısı: 300 gün

■ Silahlı saldırıda öldürülen gazeteciler: 3

■ Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa sayısı: 151

■ Yasaklanan yayın sayısı: 927

■ Yasaklanan film sayısı: 927

■ Haklarında idam cezası istenenler: 7.000

■ Ölüm cezası verilenler: 517

■ Askeri Yargıtay'ın onayladığı idam cezası: 124

■ Dosyası Meclis'te bulunan idam hükümlüsü: 259

■ İnfaz edilen idam cezası: 50