Hatırlatmalar | Çelişkilerle dolu bir sürecin anatomisi

Politika Kolektifi
Son günlerde özellikle muhalif medyada, terörsüz Türkiye süreci için oluşturulan komisyonda yaşanan birtakım krizlerden - Kürtçe konuşma yasağı, gerçekleşmiş olsa da İmralı görüşmelerinin uzun zamandır yapılamaması - MHP’nin uyarılarına rağmen hukuk üzerinden muhalefet yönelik operasyonların devam etmesi gerekçe gösterilerek Erdoğan ve Bahçeli arasında kriz olduğuna dair tespitler havalarda uçuşuyor. Liberal kesimlerden CHP’ye genişçe bir kesim, varsayılan krizden ve yarılmadan medet uman birtakım senaryoları gündeme getiriyor. Bahçeli’nin sürecin demokratik çözümünden yana olduğu ancak Tayyip Erdoğan’ın sürecin önüne takoz koyduğu, Bahçeli’nin devleti temsil ettiği, devletin barışçıl, demokratik bir çözüm istediği ancak hükümetin istemediği, doğal olarak çatışmanın da devlet ve hükümet arasında bir çatışma olduğu tartışılıyor. 23 yıldır ülkeyi yöneten ve hatta rejim değişikliği ile tek adamlığını ilan eden öznenin hala devletle bir mesafesi olduğuna yönelik yorumlar hakikatten çok kuruntu. Diğer bir senaryoda, Devlet Bahçeli’nin erken seçim kararı alarak Tayyip Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştıracağına dair senaryolar gündeme getiriliyor.
Bu senaryolara paralel olarak, sürecin başından itibaren Bahçeli, Kürt Hareketi başta olmak üzere muhalefet güçleri tarafından bilge insan, demokrasi havarisi hatta ve hatta Atatürk’ten sonraki tek devlet adamı payeleri biçiliyor. Ancak sürecin başladığı tarihten bugüne gerek söylem düzeyinde gerekse uygulamada, muhalefet haricinde iktidar bloku hiçbir aşamada demokratik bir çözümün lafını bile etmedi. Her fırsatta iç tahkimat, terörsüz Türkiye vurgusunun yapıldığı bir süreç işletiliyor.
Kuşkusuz AKP-MHP iktidar bloku içerisinde bunca yıldır iktidarı paylaşan aktörler olarak çeşitli çıkar çatışmalarının olması doğal karşılanmalıdır. Aralarındaki çatışmalara rağmen bugün birlikte durmalarını sağlayan nedir sorusu merkeze alınmadan, başlatılan sürecin hangi koşul ve hedefler doğrultusunda hayata geçirildiğinden bağımsız yapılan tahliller, iktidar bloku arasında demokratik çözümden yana olan ve olmayan gibi yanılgılı ikiliklerin oluşmasına ve rejimin yıkılacağına dair beklentilerin açığa çıkmasına neden oluyor.
Bugün odaklanılması gereken ana mesele suni çelişkiler değildir. Tersten sürece dair çelişkiden çok, bu ana görev çerçevesinde Tayyip Erdoğan ve Bahçeli’nin başından itibaren hareket ettikleri ortak saiklerdir. Aktörlerin ortak motivasyonu, emperyalizm çıkarları çerçevesinde yeniden şekillendirilen bölge politikasına paralel Türkiye’nin mezhebi konumlandırılması ihtiyacıdır. İktidar bloku ise bunu bir fırsat bilerek muhalefeti parçalama, Kürt hareketini muhalefet bloğundan kopararak en azından tarafsızlaştırmaya yönelik bir hamle olarak süreci iletmeye çalışıyor. Böylelikle seçimlerin göstermelik icra edildiği, Tayyip Erdoğan’a ömür boyu başkanlık yolunun açıldığı rejimi hayata geçirmek ve yeni bir anayasa ile hayal edilen bu rejimi pekiştirmeye yönelik ortak hedefle hareket edilmektedir.
***

HER ŞEY İSRAİL İLE BAŞLADI
7 Ekim 2023 tarihinde Hamas’ın İsrail’e saldırısını ABD ve İsrail, Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek için bir fırsat olarak değerlendirdi. Bu bağlamda Filistin’den, Lübnan’a, Suriye’ye hatta İran’a uzanan müdahaleler gerçekleştirildi. Gazze’de bugün hala sürmekte olan soykırımın yanı sıra, Lübnan’a yönelik askeri müdahalelerle Hizbullah’ın lider kadroları, simge isimleri katledildi. Irak’ta Devrim Muhafızlarının desteklediği güçler hedef alındı. Suriye’de, Ukrayna bataklığına düşürülen Rusya’nın varlığının giderek zayıflaması, Esad’ı destekleyen bölge güçlerinin de hedef alınmasıyla Esad rejiminin tüm askeri dayanakları ortadan kaldırıldı. Soykırımın başından beri düzenli olarak bombardımana tutulan Suriye’de geçtiğimiz yılın Aralık ayında Esat rejiminin yıkılarak HTŞ’nin iktidara taşınması ile Türkiye’de de yeni bir dönem başlamış oldu. Artık yegane hedefin adı konulsa da konulmasa da İran olduğu bir bölge konjonktüründe, Türkiye’deki siyasal aktörlerin de yeniden konumlandırılması bir mecburiyet haline geldi. İsrail’in başlattığı yeni orta doğu düzeni, iktidar bloğu açısından hem içeride hem dışarıda bir fırsata dönüştü.
İsrail’in savaşı Gazze’den çıkarıp Tahran’a kadar tüm bölgeye yayması, Bahçeli’ye ‘barışı’ hatırlattı(!). Rejimin ekonomik ve siyasal krizinin derinleşerek sürdüğü, toplumsal meşruiyetini zayıflayarak yönetme krizinin derinleştiği bir konjonktörde, AKP-MHP ikilisi bu durumu rejimi ayakta tutmak ve konsolide etmek için bir fırsat olarak gördü. İktidarını korumak için Trump’ın tam desteğini alan Recep Tayyip Erdoğan ile Kürt Sorununda U dönüşü yapan Devlet Bahçeli’nin terörsüz Türkiye politikalarının altında yatan ortak ve ana neden, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinde kendilerine çıkardıkları görevdir.
Nitekim muhalefete yönelik son yıllardaki en büyük sivil darbe hamlelerinden olan 19 Mart süreci, ABD’nin orta doğu odaklı desteği ile gelebildi. Bugün tartışmaların odağındaki isim Tom Barrack, 19 Mart’tan bir gün önce “Türkiye’den güzel haberler geleceğini” müjdelerken, AKP-MHP bloku da Washington’ın desteği ile hareket ettiklerini hiç saklamadılar.
Trump’ın ‘aferinini’ alabilmek için tüm bölgeyi dinamitlemeye hazır iktidar bloğundan istenen tek bir şey vardı; “Aptallık etmeyerek” Netanyahu’nun karşısına çıkmaması. Nitekim 7 Ekim’den bu yana İsrail’e her türlü ekonomik ve lojistik desteği veren iktidar, ardından da İsrail ile iş birliği ile rejim değiştirdikleri Suriye’yi şimdi parçalama yarışında. Bu yüzden de İsrail’in ilk Suriye bombardımanlarından bu yana AKP-MHP bloğu için Şam ve Rojava’da oluşturulacak nüfuz hayati öneme sahip. İktidar, ülkenin güneyinde dinsel çatışmaları fırsat bilerek hem askeri hem siyasi varlığını artıran bir İsrail varken, Suriye’deki hareket alanının eskisi gibi olmadığını biliyor. İçeride bu ‘terörsüz Türkiye’ sürecinin böyle alelacele yürütülmesinin en önemli gerekçelerinden biri de bu.
***
“ERDOĞAN’I BİR DAHA SEÇTİREBİLMEK İÇİN”
Sürecin başından itibaren meselenin demokratik ve barışçıl bir çözüm değil, rejimi ayakta tutmak ve ömür boyu başkanlık olduğu her fırsatta iktidar ortakları tarafından dillendirildi. 1 Ekim’de DEM grubuyla tokalaşmayla başlayan süreç, 22 Ekim’de Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan gelsin, DEM grubunda konuşsun, bu süreç bitsin” açıklamasıyla ilerledi. Bahçeli’nin sözlerine Erdoğan’ın sessiz kalması o günlerde de aralarında çatlak mı var? değerlendirmelerine neden olmuştu. 30 Ekim günü Erdoğan, Bahçeli’ye tam destek verdi. Meseleyi terör sorununu ortadan kaldırmak olarak tarif eden Erdoğan, iç tahkimat ve İsrail tehlikesi üzerinden ele alırken ömür boyu başkanlık hevesinin de altını çizdi; “Bahçeli gerçek bir milliyetçi olduğunu gösterdi. Bu meseleyi ortadan kaldırarak 40 yıllık siyasi hayatımızı taçlandıracağız” açıklaması yaptı. Sürecin Erdoğan’ın başkanlık ömrünü uzatmak için mi yapıldığına dair eleştirilerde Bahçeli, öyle olduğunu vurgulayan bir cevap verdi. 5 Kasım’daki grup toplantısında Bahçeli şöyle konuştu: “Eğer enflasyon canavarına kesif bir darbe indirilirse, Türkiye siyasi ve ekonomik istikrarın zirvesine çıkarsa, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesi doğal ve doğru bir tercih değil midir? Ne yapacağız, CHP'nin içinde dört yıl kala aday mı arayacağız?”
"Bu kapsamda lazım gelen anayasal düzenlemeyi yapmak, önümüzdeki görevler arasında olmayacak mıdır? Devlette devamlılık, siyasette istikrar, Türkiye Yüzyılının inşası için Sayın Recep Tayyip Erdoğan güvencedir, milletin sevdalısıdır, tecrübesiyle ve birikimiyle bize göre tek seçenektir."
***

BİR ELİNDE BARIŞ DİĞERİNDE DARBE
Sürecin başlamasından kısa bir süre sonra ise kayyum siyaseti devreye girdi. MHP eliyle başlatılan yeni çözüm süreci beraberinde CHP ve HDP’li belediyelere çeşitli kayyum ve operasyonlarla birlikte geldi. İlk olarak Bahçeli’nin çözüm sürecine dair ilk konuşmasından günler sonra, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, CHP ve HDP’nin seçim uzlaşısı üzerinden yaratılan terör suçlamasıyla tutuklandı ve yerine kayyum atandı. Bu süreci, 4 Kasım’da Batman, Mardin ve Halfeti belediyelerine atanan kayyumlar izledi. Bu süreçte CHP ve HDP’den toplam 11 belediyeye kayyum atandı. Bunu 19 Mart sonrası CHP’li belediyelere yapılan operasyonlar izledi.
Ancak muhalefete yönelik en büyük saldırılar 19 Mart süreci ile başladı. Muhalefetin cumhurbaşkanı adayı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere 80’den fazla CHP’li ismin terör ve yolsuzluk suçlamalarıyla hedef alınması, siyasette yeni ve karanlık bir dönemi açtı. 19 Mart süreci, üniversite öğrencileri başta olmak üzere ülkede bu düzen ve iktidardan kurtulmak isteyen milyonların sokaktaki öfkesine dönüştü. Sürecin baş muhatabı CHP’yi de aşacak şekilde, günlerce ülkenin 71 şehrinde kitlesel eylemler gerçekleşti. Ancak 19 Mart, ayrıca AKP-MHP-DEM arasında bir diploması ve ‘nezaketle’ yürütülen sürecin de erken sonu oldu. İktidar blokunun kendi geleceğini, yalnızca anayasa ihtimalleri ve Erdoğan’a sunulacak bir yeni adaylıkla güvence altına alamayacağını göstermiş oldu. Bugün hala tutuklama ve gözaltılarla devam eden bu süreç, el öpmeler ve övgülerle kapatılan meclis konuşmalarının arasına, akşamları 18-19 yaşında öğrencilerin kent meydanlarında yaşamına kasteden polis şiddeti görüntüleri dahil oldu. Bir kez daha, Türkiye halkı için bugünkü iktidardan kurtuluşun yegane mesele olduğunu yine sokaktaki halk ortaya koydu.
Bu süreçte ne havadan demokrat payeleri verilen Bahçeli ne de sürecin muhatabı olan Dem Parti açık bir tavır almadı. Liberal yayın organlarında anlatılan, ‘devletçi Erdoğan’a karşı demokrat Bahçeli’ anlatısı, ülkede seçme ve seçilme hakkına fiilen el koyulan, binlerce gencin şiddet ve gözaltılarla baskı altına alındığı bir dönemde temelsiz bir kuruntudan fazlasına dönüşemedi.
Keza Erdoğan ve Bahçeli süreç boyunca hiçbir söylem ve eyleminde demokratik bir çözümden bahsetmedi. Terörsüz Türkiye, Kürt-Türk kardeşliği retoriği üzerinden süreç tarif edildi. Hatta yeri geldiğinde sürecin baskı ve sopayla devam edebileceğinin işaretleri birçok kez verildi. Erdoğan, gerektiğinde kadife eldiven içindeki demir yumruğu devreye almaktan çekinmeyeceğini ifade etti. DEM ve İmralı heyeti, kayyum siyasetine, anti demokratik uygulamalara ses çıkarsa da süreci bu siyaseti karıştırmamaya yönelik bir tavır sergiledi. İmralı Heyetinden Sırrı Süreyya Önder bu durumu benzer retoriklerle destekleyen açıklamalarda bulundu; “Kamuoyunda sıklıkla, çözümle barış kavramları birbirine karıştırılıyor. Bu doğru değil. Barış bir sarılmayla bile oluşturulacak bir şeydir. Çözüm, demokratik bir mücadele ve uzun soluklu bir iştir.”
Ancak Dem Parti tarafından gösterilen tüm nezakete rağmen, AKP-MHP’nin 2014 dönemine benzer bir sürece ısınmadıkları ortada. Keza Meclis komisyonunda Kürtçe konuşulmaya izin verilmemesi, Cumartesi Annelerinin konuşmalarına timsah gözyaşları dökülürken bir gün sonra yapacakları eylemin yasaklanması, liberallerden verilen tüm payelere rağmen meselenin barışla demokrasiyle ilgili olmadığını gösteriyor.
Bahçeli ve Erdoğan’ın ortak ana bir hedefleri olduğu göz önüne alındığında Cumhur İttifakı’ndan çözüm beklemek kadar Erdoğan’ı Bahçeli’ye şikâyet etmenin de bir anlamı olmayacağının görülmesi gerekiyor.
***

‘ÜMMETİN BARIŞI’
Suriye’deki dönüşümün başlattığı ve yer yer tempo kazandırdığı süreçte, Türkiye halklarının barışına dair olduğu iddia edilen konuların içerisine Suriye ve hatta kimi örneklerde Irak bolca gündeme dahil edildi. Türk-Kürt barışı, Suriye’de cihatçı HTŞ’nin ele geçirdiği Şam ile Rojava arasında kurulmak istenen ilişkilere uyumla, sıkça bir ‘ümmet barışı’ gibi anlatıldı.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Şırnak Üniversitesinde 19 Mart’ta düzenlenen Şırnak Sivil Toplum Buluşmasında; "…Bir başka ittifak ise Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle inleten Şah İsmail'e karşı Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi'nin yapmış olduğu bir büyük ittifaktır. 1514'te Çaldıran'da o ittifakımız Anadolu'daki Müslüman toplulukların başının daha dik bir şekilde dolaşmasına, esenlik ve birlik içerisinde birlikte var olmasını sağlamıştır" sözleriyle tartışma yaratmıştı. Kurtulmuş’un İdris-i Bitlisi-Yavuz Selim örneği, bölgede Alevi ve Şii halklara karşı bir Sünni ittifakı sembolize ediyor. Keza Suriye’de Esad rejiminin düşmesinin ardından, Ankara’nın desteğini alan HTŞ’nin henüz ilk icraatlarından biri ülkedeki Alevilere yönelik süregiden katliamlarken, Suriye’ye odaklı bir sürecin, islamcı iktidar açısından temel motivasyonlarından biri bu sözlerle ortaya çıktı.
Ancak barışı halklar değil, mezhebin ümmeti arasında gören tek isim Kurtulmuş değildi. Erdoğan, Malazgirt’in yıl dönümünde yaptığı konuşmada; “Malazgirt, Türk-Kürt-Arap'ın ortak zaferidir. Çaldıran, Türk-Kürt-Arap'ın ortak zaferidir. Ridaniye, Kudüs'ün fethi, İstanbul'un fethi ortak zaferimizdir” sözleriyle, süreçle arzu edilen iş birliği ve birleşmenin ne Türkiye ne de Türkiye halkları ile sınırlı olmadığını bir kez daha kanıtlamış oldu. Erdoğan, benzer bir açıklamayı Ağustos ayında da yaparak, Türk-Kürt-Arap tarihsel iş birliğinin altını çizdi.
İlk kez Kurtulmuş ve Erdoğan’ın sarf ettiği, hem ümmetçiliğe hem de Türkiye sınırları ötesinde mezhepsel bir nüfuza dayalı bu sözleri, bölgenin geleceğine dair daha büyük ölçekli iddialarla birlikte okumak gerek. Nitekim Tom Barrack, geçtiğimiz ay yaptığı bir konuşmada “Güçlü ulus devletler bir tehdittir. Özellikle Arap devletleri, İsrail için bir tehdit olarak görülür” sözleriyle aslında Türkiye de dahil olmak üzere bölgede istikrara, huzura ve egemenliğe sahip olan ülkelerin tehdit olduğuna işaret etmişti. Nitekim Bahçeli’nin de Barrack’a asist niteliğindeki “Kürt ve Alevi cumhurbaşkanı yardımcıları” çıkışı ardından da hem Suriye hem Türkiye için Lübnan ve Irak modelleri tartışmaya açılmıştı. Ancak bu modeller, bir demokratikleşme ve barış hedefiyle değil, nihayetinde Barrack’ın sözlerinde olduğu gibi İsrail’e ve bölgedeki Amerikan çıkarlarına tehdit oluşmaması için gündeme getirildi.
Suriye’ye ayarlı çözüm, bugün doğal olarak Şam-Rojava hattındaki gelişmelere göre çalkantılı bir hale gelebiliyor. SDG’nin Şam’ın belirlediği seçimlere katılmama kararı, Süveyde’de Dürzilere yönelik katliamların ardından Şam rejiminin gözden düşmesi ve ABD’nin Suriye’de merkezi yapı ısrarından vazgeçmesi, Ankara’da yapılan hesaplar açısından yeni tansiyonlar yaratıyor. Hakan Fidan ve Numan Kurtulmuş’un çıkışları ve onlara Kürt hareketi tarafından verilen mesajların da gösterdiği üzere esas vurgu bugün Türkiye’de barışa değil, Suriye’de çıkar birliğine yapılıyor.
***

‘DEMOKRAT BAHÇELİ’NİN KARANLIK PORTRESİ
Türkiye’de yeni süreç Bahçeli’nin Dem Parti sıralarındaki tokalaşmaları ve Öcalan çıkışı ile başlamış, ardından da MHP liderinin Öcalan’a, Dem’in de Bahçeli’ye övgüleri ile devam etmişti. Bugün de liberal çevrelerde yaratılan bir Demokrat Bahçeli imajı üzerinden; gerek Erdoğan demokrasiye davet ediliyor gerek rejim içerisinde çatlak aranıyor. Peki şimdi Bahçeli’ye duyulan bu güvenin temelinde, liberal çevrelerin Amerikancı bir yayılma planını meşrulaştırma gayreti dışında bir temel var mıdır; birlikte bakalım.
Bahçeli’nin Türkiye siyasetinde ismini ilk duyuruşu, 1978 yılında aracından çıkan kalaşnikoflar ile gerçekleşmişti. Bu dönemde Türkiye’de devrimci, ilerici kesimlere yönelik kitlesel boyutlara varan katliamlar gerçekleştiren ülkücü çete içerisinde önemli sayılabilecek bir isimdi. 1978 yılında Adana ülkü ocaklarının Ankara’daki genel merkeze yolladığı öğrenilen bir çanta dolusu kalaşnikof polis aramasında ele geçirilmiş, aracın o dönemde öğretim üyesi olan Bahçeli’ye ait olduğu ortaya çıkmıştı.
Nitekim 90’lar karanlığı içerisinde Bahçeli, siyasetteki en önemli fırsatını, 1999 seçimlerinden birinci çıkarak hükümet kurma imkanına erişen DSP’nin ‘istenmeyen ortağı’ olarak buldu. Bu dönemde DSP liderliği MHP yerine Çiller DYP’si ile ortaklık kurmak istemiş, başta Rahşan Ecevit olmak üzere partinin önde gelen isimleri MHP’ye yönelik “çete, katiller” suçlamalarında bulunmuş, ancak 28 Şubat bakiyesi olarak Çiller’e devlet içerisinden duyulan rahatsızlık, ittifaka mecbur etmişti. Nitekim Ecevit’in sağlık sorunları bu üç benzemez koalisyonunun ömrünü kısaltırken, DSP içerisindeki çeşitli ayak oyunlarının da yarattığı imkanla, Bahçeli kritik bir anda erken seçim çağrısında bulunarak, AKP’yi Türkiye siyasetine “kazandırmıştı.”
Bahçeli’nin AKP’ye hizmetleri bunlarla da bitmedi. Erdoğan’ın ilk kez cumhurbaşkanı adayı olduğu 2014 seçimlerinde, Gezi’nin hemen arefesindeki siyasi ortamda Kılıçdaroğlu ile birlikte muhalefet adayı olarak Ekmeleddin İhsanoğlu gibi İslamcılıktan başka hiçbir vasfı olmayan bir ismi aday göstererek, Erdoğan’a seçimi altın tepside sundular. Bir yıl sonra 2015 Haziran’ında AKP ilk kez hükümet kuracak çoğunluğa ulaşamadığında ve koalisyonlar gündeme geldiğinde erken seçim çağrısı yaparak AKP’nin yeniden tek başına iktidar olmasını sağladı. Ardından adı konmamış bir koalisyon ile Erdoğan iktidarı ile ilişkisini güçlendiren Bahçeli, 2017 yılında da bu kez rejim değişikliği için referandum çağrısını üstlenecekti. 2017 referandumu, 2018 genel ve 2019 yerel seçimleri, 2023 genel ve 2024 yerel seçimlerinin hepsinde, Bahçeli artık sarayın resmi küçük ortağı olmuş, özellikle 2015 sonrası devlet içi çatışma konseptinde iktidar ortaklığının meyvesi olarak yargıdan emniyete birçok kritik kadroya MHP’lilerin yerleşmesini sağlamıştı. OHAL, canlı bombalar, darbe girişimleri ve sola yönelik tasfiyelerle geçen süreçte Bahçeli Çakıcı gibi kontrgerillanın sembol isimlerinin çıkmasını sağlarken, hem kendisi hem de ‘dostları’ eliyle de halkı birçok kez tehdit etmişti. İlginçtir bu dönemde de yine aynı liberal kesimler, Erdoğan’a demokrat payesi vermeye devam ediyor, etrafının Ergenekoncular tarafından sarıldığına, onlara mecbur olduğundan bahsediliyordu. On yılın ardından bu kez demokrat Bahçeli, Ergenekoncu ise Erdoğan oldu(!).
Ancak Bahçeli’nin tüm karanlık geçmişinin üzerine perde çekilen çözüm çıkışının ardındaki kerameti açıklamak için, kontrgerilla ile ilişkisinin üzerini örten bir atıfla ‘devlet aklı’ demek yeterli gelmeyecektir. Bu çıkışın henüz birkaç ay öncesinde hatırlanırsa, AKP ve MHP arasında çeşitli mafya-çete davaları üzerinden bir gerilim olduğu iddia edilmişti. Önce Soylu’yla ilişkili olduğu iddia edilen Ayhan Bora Kaplan davasına dair önemli hususlar, iddialara göre MHP’li kadrolarca basına sızdırılmış, ardından ise bu kez MHP’nin Sinan Ateş cinayeti içerisindeki rolü kamuoyuna dökülmüş, Bahçeli’nin bir numaralı kurmaylarının doğrudan cinayeti gerçekleştiren çete ile temasları günlerce gazetelerde konuşulmuştu. Kimilerine göre iktidar içi çıkar çatışması kimilerine göre ise tasfiye girişimi olarak adlandırılan bu sisli günler işte Bahçeli’nin “Öcalan çıksın mecliste konuşsun” sözleriyle dağıtıldı. Kuşkusuz bir gündem değişiminin çok ötesinde olmakla birlikte, olay sıralamaları, Erdoğan ve Bahçeli arasındaki bugünkü ilişkinin paye verildiği gibi ‘bilge demokrat’ lider ile ‘kadük otoriter’ başkan değil, çıkar ve suç ilişkileri ile birbirine mecbur hale gelmiş bir ortaklığın sonucu olduğuna işaret ediyor.


