Google Play Store
App Store
Hatırlatmalar | Demokratik Türkiye ve insanca yaşam için: Kamu emekçileri mücadelesi tarihi

Politika Kolektifi

Tek adam rejiminin yarattığı yoksulluk ve baskı düzeni kamu emekçileri için de insanca yaşam koşullarının ortadan kalktığı bir tablo yarattı. Bugün Toplu İş Sözleşmesi’nde insanca bir yaşam ve hakları için mücadeleye devam eden kamu emekçileri sefalet ve yoksulluğa mahkum edilmek isteniyor. Yandaş sendikalar eliyle güçsüz bırakılan kamu emekçilerinin mücadelesinin tarihi aynı zamanda demokratik, laik ve insanca yaşanabilir bir Türkiye mücadelesinin de bir parçası olarak şekilleniyor.

TÖS’ten TBÖBDER’e kendi kaderini emekçi halkın kaderinden ayrı tutulamayacağını bilen devrimci kamu emekçileri dünden bugüne verilen demokratik ve aydınlık Türkiye mücadelesine de ışık tutuyor.

Kamunun tasfiyesi ve Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve sosyal neo-liberal politikalar çerçevesinde dönüşümü 12 Eylül sonrası Özal Politikalarıyla başlasa da doruk noktasına AKP’li yıllarda ulaştı. Kamusal tüm varlıkların tasfiyesi ve Türkiye’nin gerici ve piyasacı dönüşümünün karşısında mücadele eden kamu emekçileri aynı zamanda tek adam rejiminin inşasına karşı verilen mücadelenin de önemli odaklarından biri olageldi. Bu bağlamda hem dönüşümü hem de dönüşüme karşı kamu emekçilerinin mücadelesini hatırlatıyoruz.

***

DEVRİMCİ ÖĞRETMENLER HALKLA BERABER: TÜRKİYE ÖĞRETMENLER SENDİKASI

Türkiye Öğretmenler Sendikası, edebiyatımızın büyük ustası Fakir Baykurt, Dursun Akçam gibi isimlerin de önderliğinde kamu emekçileri mücadelesinde önemli bir yer tutmuş sendikadır. Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF) tarafından 20 Şubat 1963 günü Ankara’da yapılan ve 14 binden fazla öğretmenin katıldığı “Büyük Eğitim Mitingi” sonrası, Milli Eğitim Bakanı Şevket Raşit Hatipoğlu istifa etmek zorunda kalmış, “Devlet Personeli Sendikaları Kanunu’nu çıkarılmıştır. Bu kanunun çıkarılmasının hemen ardından da Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) kurulmuştur.

1965 yılında kurulan TÖS, emperyalizme karşı uyanış yıllarında, büyük bir vatansever coşkuyla öğretmenleri, aydınları, sanatçıları çevresinde toplamayı başarmıştır. Sendikada tiyatro oyunları sahnelenmiş, pek çok değerli sanatçı bu etkinliklerde görev almıştır.

Genel Başkan Fakir Baykurt şu sözlerle seslenir üyelerine: “Biz geri bırakılmış böyle bir ülkenin öğretmenleriyiz. Biz emperyalist ülkelerin öğretmenleri gibi eğitim yapamayız. Biz kendi yoksul halkımızın ihtiyacına göre eğitim yapmak zorundayız. Çocuklarımızın hiç işine yaramayacak, kokmaz bulaşmaz bilgiler yerine, göz açan, uyandıran, bilinçlendiren bilgileri öğretmek, değişmenin, yenileşmenin tavrını yaratmak zorundayız… Halkımızı uyandıracağız! Halkımızı asla küçük görmeden, ondan geldiğimizi unutmadan, onun içinde, onun dizinin dibinde, derinlerden ve sessizlerden, sabırla, saçımızı ak ederek, dişimizi yok ederek tarihsel görevimizi tekmil edeceğiz! Yarın tarih cumhurbaşkanını, başbakanı değil, önce bizi sorguya çekecek.”

Emperyalizme ve faşizme karşı gençliğin devrimci eyleminin yükseldiği günlerde, Türkiye Öğretmenler Sendikası da büyük bir yürüyüş kararı alır. Ancak dönemin İçişleri Bakanı, bu yürüyüşe izin vermemekte diretmektedir. TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt, yürüyüşlerin “izne bağlı olmadığını” duyurarak Büyük Eğitim Yürüyüşü’nün 15 Şubat günü yapılacağını açıklar. “Bütün baskılar bir korkunun, eğitimi hor görmenin sonucudur. Eğitim ve öğretmen sorunlarının kamuoyu önünde tartışılmasından ödleri kopuyor.” diyerek baskı ve yıldırma girişimleri karşısında kararlılık gösterir.

15 Şubat 1969 günü, Tandoğan Meydanı’nda başlayan yürüyüşe 32 binden fazla kişi katılır. Bu sayının 21.000 kadarı öğretmenlerden oluşuyordu. “Bağımsız Türkiye!”, “Grev hakkı istiyoruz!” sloganları eşliğinde Fakir Baykurt kürsüye çıkar ve “…Yirmi haneli köydeki emektar eğitmenimizi Amerikalı uzman Philip Kenneth Ness’ten üstün görüyoruz… Amerika’nın üretim artığı bayat süt tozunu, barış gönüllüsünü, daha dün 6. Filo’nun gölgesinde limanlarımıza boşaltılan artık donyağını istemiyoruz!” der.

Bu yürüyüş, öğretmen boykotunun örgütlenmesine zemin hazırlar. 5-18 Aralık 1969’da TÖS ve İLKSEN’in birlikte gerçekleştirdiği Büyük Öğretmen Boykotu’na 109.000 öğretmen katılır. Bunların 88 bini bu eyleme dört gün süreyle katılırken, 12.100’ü ilk gün katılmayıp, daha sonraki üç gün eylemdeydi. Eyleme katıldıkları için 50.300 öğretmen hakkında kovuşturmaya gidilir. 2.118 öğretmen açığa alınır. 45.520 öğretmene maaş kesimi cezası verilir, 6.600 öğretmen ise il içinde bir başka yere atandı. 400 müdür görevden alınır. TÖS, boykot nedeniyle açığa alınan veya görevden el çektirilen öğretmenlerin ücretlerini öder.

12 Mart 1971 darbesinin ardından TÖS yöneticileri ve 3500 dolayında TÖS üyesi gözaltına alındı ve işkence dahil kötü muameleye maruz bırakıldı. Genel Başkan Fakir Baykurt, Genel Başkan Yardımcısı Dursun Akçam, Genel Sekreter O.K.Akkol, Yürütme Kurulu üyesi Veli Kasımoğlu 8 yıl 10 ay 20 gün ağır hapis cezasına çarptırıldı Askeri Yargıtay, 13 Nisan 1976 tarihinde TÖS davasının tüm sanıkların aklanmasıyla sonuçlanmasına karar verdi.

Türkiye Öğretmenler Sendikası, eğitimciler mücadelesine sunduğu katkı kadar, ülkenin devrimci tarihine de damga vurmuş bir örgütlenmedir.

***

TÖBDER

12 Mart 1971 muhtırasından sonra kapatılan TÖS ve yasaklanan kamu emekçisi sendikalarının ardından emekçiler sendika yasaklarına karşı derneklerde örgütlenecek devrimci öğretmenler TÖBDER’i, memurlar TÜMDER’i, sağlık çalışanları ise TÜSDER’i kuracaktı.

3 eylül 1971’de kurulan TÖBDER türkiyedeki öğretmenlerin haklarının ve demokratik, bağımsız Türkiye mücadelesinin önde gelen örgütlerinden biri olacak kuruluşunun hemen ardından yüzbinlerce öğretmenin üye olduğu en büyük eğitim örgütüne dönüşecekti. TÖBDER kamu emekçilerinin hak ve çıkarlarının Türkiye’deki emekçi sınıfların kurtuluşundan ayrı olamayacağını söyleyen bir mücadele çizgisinde Türkiye’de emperyalizme ve faşizme karşı mücadelenin önemli merkezlerinden biri haline gelecekti. Bu nedenle şubelerini ve üyelerini hedef alan faşist saldırılarla da yüzleşecekti. Devrimci kamu emekçilerinin ve öğretmenlerinin mücadelesi emekçi halkın mücadelesinin en küçük köylerde bile örgütlendiği bir dönem olarak yaşanacaktı.

1978 Maraş katliamının ardından 3 günlük iş bırakma eylemi örgütleyen TÖB-DER Maraş katliamının birinci yılında gerçekleştirdiği eylemler gerekçe gösterilerek kapatılacaktı. Kapatıldığında 670 şubesi ve 220 bin üyesi olan TÖBDER’in 1980 yılına gelindiğinde 229 üyesi faşist saldırılarda öldürülecekti. Kendi kaderini Türkiye emekçi sınıflarının kaderinden ayırmayan devrimci kamu emekçileri ve devrimci öğretmenlerini bir kez daha saygıyla anıyoruz.

***

KAMU EMEKÇİLERİ 12 EYLÜL 1980 DARBESİNDEN SONRA AYAĞA KALKIYOR

KESK’İN KURULUŞU MÜCADELESİ

12 Eylül 1980 faşist darbesinin emekçilerin tüm örgütlerini dağıtmasının, kaptmasının, yasaklamasının ardından kamu emekçilerinin de tüm dernek ve örgütlerini yitirdiği bir durum ortaya çıkmıştı. Kamu emekçilerinin herhangi bir derneğe üye olabilmesi için amirinden izin alması gerektiği bir siyasi atmosferde kamu emekçileri ancak 1985 demokrasi kurultayında yeniden sendikalaşma tartışmalarını başlatabilecekti. Bu kurultayın bir sonucu olarak 1980 darbesi öncesi mücadelenin parçası olan devrimci kamu emekçilerinin önderliğinde sendikalaşma yürütme kurulları aracılığıyla fiilen örgütlenmeye başladılar. 1988 yılına gelindiğinde Eğitder fahri üyeliklerle yasakları delmenin bir yolunu bulmuş kamu emekçileri fiilen hakları için mücadele edebilir hale gelmeye başlamıştı.

1989 bahar eylemlilikleri işçi sınıfının hak mücadelelerinin yükseldiği, pek çok fabrikada grev ve iş bırakma eylemlerinin hızla örgütlendiği bir atmosfer yaratmıştı. İşçilerin sendikalaşma grev ve iş bırakma eylemleri büyük yürüyüşleriyle kazandıkları haklar kamu emekçilerinin de benzer bir yolla yeniden grevli, toplu iş sözleşmeli sendikalaşma haklarını örgütlemesine yol açacaktı.

Kamu emekçilerinin insanca yaşam mücadelesi, grevli TİS’li demokratik sendika gibi taleplerin ön plana çıktığı bu dönemde haklar yasalardan önce gelir diyerek devrimci kamu emekçilerinin önderliğinde fiili mücadelesine başlayan kamu emekçileri çeşitli iş kollarında örgütlenmeye devam edecekti. Henüz kamuda tasfiye sürecinin ve özelleştirmelerin tam olarak ballamadığı yıllarda kamu emekçilerinin yüzde 90’ının kadrolu, iş güvenceli olduğu bir durum söz konusuydu. Bu şartlar kamu emekçilerine bugüne oranla daha büyük bir iş güvencesi sağlıyor, kamu emekçilerinin insanca yaşam ve demokratik Türkiye mücadelesi için örgütlenmesine uygun bir zemin hazırlıyordu. Anayasal olarak kamu emekçileri için örgütlenme yasağı yoktu ve bu sebeple kamu emekçileri örgütlenme haklarını talep ederek. Fiilen 1990 itibariyle sendikalar kurmaya başlamıştı. Buna karşılık kurulan sendikalar kapatılıyor kamu emekçileri ise mühürleri sökerek sendikalarını açık tutmaya devam ediyorlardı. Aynı dönemde bugünün yandaş sendika ve konfederasyonları olan Memursen ve Kamusen’in öncüleri ise kamu emekçilerinin sendikalaşma haklarını reddederek vakıflar kuruyorlar, kamu emekçilerinin grev ve TİS gibi haklarının ellerinden alınmasına sessiz kalıyorlardı. Kamu emekçilerinin fiili sendikalaşma mücadelesine daha fazla sessiz kalamadıklarında ise 1992 yılında Memursen konfederasyonunu kuracaklardı.

SENDİKA KURMA HAKKI VE DEMOKRASİ İÇİN YÜZBİNLERCE KAMU EMEKÇİSİ SOKAKLARDA

1994 yılında kurulan demokrasi platformu kamu emekçilerinin insanca yaşam mücadelesinin önemli uğrak noktalarından biri olacaktı. Kamu emekçilerinin ücretlerinin henüz bütçe yoluyla belirlendiği yıllarda 20 aralık 1994 bütçe döneminde yaşanabilir ücret, insanca yaşam ve demokratik Türkiye talebi ile 1 milyon kamu emekçisi bütçe görüşmeleri sırasında iş bıraktı. İş bıraka sırasında sadece Ankara Kızılay meydanında 50 bin emekçi 4 koldan giriş yaparak meydanı bir miting alanına çevirdi. Henüz kamu emekçilerinin sendikalarının toplam üye sayısı 400 binken 20 aralık günü bütün Türkiye’de 1 milyondan fazla kamu emekçisi iş bırakarak mücadeleye dahil olacaktı.

Sendikalaşma hakkını henüz anayasal olarak kazanamamış olan kamu emekçileri fiili sendikalarıyla 17-18 haziran 1995 toplu sözleşmesi, grev, sendika ve demokratik Türkiye talepleriyle 100 binden fazla kamu emekçisini bütün Türkiye’den Ankara’ya getirerek büyük bir eylem düzenleyecek cumartesi sabahından pazar akşamına kadar Kızılay Meydanı’nda hayatı durduracaktı. Bu eylemden sonra 1995 anayasa değişikliğine kamu emekçilerinin sendika kurma hakkı eklenecekti. Anayasada bulunan sendikalaşma hakkı maddesinde yer alan ‘işçilerin’ kelimesi ‘çalışanların’ olarak değiştirilerek kamu emekçilerinin sendikalaşma hakkı anayasal olarak da tanınacaktı.

8 Aralık 1995 yılında kurulan Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) kamu emekçileri mücadelesinin merkezi haline gelecekti. Sendikal haklarını kazanan kamu emekçileri grev ve toplu sözleşme haklarının yanı sıra demokratik Türkiye mücadelesinin de bir parçası olarak direnişlerini sürdürecek yıllar içerisinde emekçilerin hak mücadelelerinin önemli eylemlerinin örgütleyicisi olacaktı. 4 mart 1998’te KESK’in grev hakkını içermeyen ve emekçilerin haklarını kısıtlamaya dönük yasanın engellemesini sağlayacak olan yasanın durdurulmasından 21-26 mayıs 2001’de Ankara Kızılay Meydanı’na gelerek insanca yaşam için haklarını isteyen binlerce kamu emekçisinin yürüyüşlerine kadar toplumsal muhalefetin merkezlerinden biri haline gelen KESK’te mücadeleyi sürdürecekti.

AKP’Lİ YILLARDA KAMU EMEKÇİLERİNİN MÜCADELESİ

AKP’nin iktidara gelişinin ardından eğitim ve sağlık başta olmak üzere piyasacı ve gerici dönüşümün tüm kamusal alanı etkisi altına aldığı yıllar başlayacaktı. Özelleştirmeler ve gerici politikalara eşlik eden bir diğer değişim ise cemaat ve AKP kadrolarının kamuda istihdamı olacaktı. Mülakatlar, güvenlik soruşturmaları, yandaş sendikalar eliyle kamu emekçileri tasfiye edilecek yerine AKP-Cemaat kadroları doldurulacaktı. Daha sonradan şifre skandallarıyla gündeme gelecek sınavlar, çalınan sorular, yandaş kadrolar ile anılacak dönemin en önemli özelliklerinden biri de yandaş sendikalar aracılığıyla yürütülen pazarlık süreçleri kamu emekçilerinin insanca yaşam olanaklarını da giderek kısıtlayacaktı. Kurulduğunda 40 bin üyesi bulunan Memur-sen AKP’li yıllarda 1 milyonu aşan bir üyeye işte böyle bir tasfiye ve baskı neticesinde ulaşacaktı. Yandaş sendikalara üye olmayanların sürüldüğü, muhalefet ettiği bilinen akademisyenlerden öğretmenlere tüm kamu emekçilerinin işlerinin ellerinden alındığı yıllarda kamu emekçileri insanca yaşam, örgütlenme gibi haklarının yanı sıra demokratik ve laik Türkiye mücadelesinin de önemli öznelerinden biri haline gelecekti. Kamu emekçileri DİSK, TMMOB, TTB başta olmak üzere kurulan emek ve demokrasi platformları aracılığıyla toplumsal muhalefetin de örgütlenmesinde ve demokratik Türkiye mücadelesinde önemli bir yer tutacaklar tek adam rejiminin kurulma sürecinde önemli direnişlerin parçası ve örgütleyicisi olacaklardı. Çeşitli iş bırakma, grev ve eylemlerle bugün ortaya çıkan karanlık tek adam rejiminin kuruluş sürecinde toplumsal muhalefetin önemli bir parçası ve örgütleyicilerinden biri olan kamu emekçileri 2003 Irak tezkeresine karşı yapılan eylemlerden Gezi direnişine demokratik Türkiye talebinin taşıyıcısı olan kamu emekçileri aynı zamanda 4+4+4 eğitimde dönüşüm yasasına karşı yapılan eylemlerden sağlıkta dönüşümü durdurmaya ve kamusal sağlığın yeniden kazanılmasına dönük eylemlere kadar Türkiye’nin eğitim ve sağlık başta olmak üzere gerici ve neoliberal dönüşümüne karşı da bir barikat oldular.

***

EĞİTİMDE KAMUNUN TASFİYESİ

■ Türkiye eğitim enflasyonunda %91,6 ile Avrupa birincisi oldu.

■ Devletin eğitim harcaması Türkiye’de öğrenci başına 5.352 dolar iken, OECD ortalaması 12.647 do-lar. Meksika ve Kolombiya’dan sonra Türkiye öğrenci başına en az harcama yapan üçüncü OECD ülkesi.

■ Türkiye 2025 yılının toplam eğitim bütçesi içinde yatırıma yalnızca %10 ayrılmış.

■ TÜİK’in 2023 verilerine göre, 15-19 yaş grubundaki gençlerin %28’i ne eğitimde ne de istihdamda yer alıyor. Özellikle lise seviyesinde, ekonomik gerekçelerle okuldan ayrılan öğrenci sayısı hızla artıyor.

Bugün kamusal eğitim adı altında sunulan hizmet, kamucu eğitim ilkelerinden uzaklaştıkça, toplumsal eşitsizlikler daha da derinleşiyor. Eğitimi bir hak olarak değil, bir maliyet kalemi olarak gören anlayış değişmediği sürece, her türlü krizin faturası çocuklarımıza kesilmeye devam edecek.

Kamucu bir eğitim anlayışı, sadece öğrenciler için değil, aynı zamanda öğretmenler, veliler ve toplumun tümü için bir gerekliliktir. Kamusal okulun, nitelikli ve eşitlikçi eğitimin yeniden inşası, geleceğe dair umudu da yeniden kurmak anlamına gelir. Kamusal eğitim olmaksızın fırsat eşitliğinden, özgür düşün-ceden ya da demokratik yurttaşlıktan söz edilemez.

Emperyalizme bağımlılık politikaları en çok ve öncelikle eğitim sistemini hedef aldı. Gelecek kuşakları da emperyalizmin güdümüne sokmak gerekiyordu. 1961 Anayasasında 21. madde ile ilk özel yükseko-kullar için kapı aralandı. ’60’lı yılların sonunda bu okulların sayısı 44’ü bulmuştu. Devlet üniversiteleri çok daha nitelikli iken, özel yüksekokullar kısa zamanda “eğitim-öğretim” işlerine paranın bulaştırıl-masıyla yozlaşmaya, yolsuzluklarla anılır olmaya başladı. Bu gelişmeler toplumda geniş tepkiler buldu. 1967’de İTÜ Talebe Birliği yayınladığı bildiride; “halkçı eğitimin yıkılmak istendiğini, Türkiye’yi ka-ranlık günlerin beklediğini” yazdı. Özel okullara tepkiler hızla gelişti. Kamusal eğitim talepleri yükseldi, yaygınlaştı. Yürüyüş ve mitingler yapıldı. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) 1969 Temmuz’unda Büyük Eğitimci Yürüyüşünü başlattı. Aynı yıl Büyük Öğretmen Boykotunu örgütleyen TÖS eylemi gerçek anlamda bir Genel Greve de dönüştü. TÖS eylemliliği eğitim alanının dönüştürülmesine karşı çıkan bu büyük olayla tarihe geçti. Toplumsal tepkiler şiddetle ve askerî darbelerle bastırıldı.12 Eylül 1980 askerî darbesi, bir yandan “Bağımsız Türkiye!” diyen devrimci dinamikleri tasfiye ederken, diğer yandan eğitimde İslami değerleri öne çıkartıp din dersini zorunlu hale getirerek demokrasi tarihine asla silinmeyecek kara leke olarak geçti.