Hatırlatmalar | Sarayın savaş ve barış oyunu
AKP’nin Kürt sorununda demokratik çözümden yana bir politikaya sahip olduğu şeklinde bir yanılsama ortaya çıkabiliyor. Tarihin gördüğü en oportünist iktidarlardan birisi olan AKP’nin tek derdi rejimin tahkim edilmesi.

Politika Kolektifi
Yüz yılı aşan Cumhuriyet tarihi boyunca iktidarlar değişse de egemenler Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatmaya devam ettiler. Bu sürüp giden çözümsüzlük egemenler için bir anlamda kendi iktidarlarını da devam ettirmenin aracı olarak kullanılageldi. Onlarca yıldır süren savaş içinde, bütün bir toplum milliyetçilik baskısı altında ezilirken, Kürt halkı kuşaklar boyu türlü zulüm, baskı ve ölümlerin muhatabı oldu.
AKP iktidarı dönemi de bu ülke tarihinin kısa bir özeti gibi. Bugünlerde de iktidarın ileri sürdüğü “iç cephe tahkimatı” adı altında uzatılan “barış eli (!)” üzerinden AKP’nin Kürt sorunu karnesi bir kez daha tartışılıyor.
2011 yılında resmi olarak da ilan edilen “Demokratik Kürt Açılımı” adı altındaki müzakere sürecinin yürütülmüş olması nedeniyle, AKP’nin Kürt sorununda demokratik çözümden yana bir politikaya sahip olduğu şeklinde bir yanılsama ortaya çıkabiliyor. Tarihin gördüğü en oportünist iktidarlardan birisi olarak AKP, kendi iktidarını güçlendirmek ve sürdürmek üzere farklı zamanlarda birbirine zıt pek çok ittifaka yönelmiş bir parti.
Kürt sorununa bakış açısından da belirleyici olan asıl olarak bu faydacı yaklaşımı olurken, önce çözüm süreci içinde Kürt halkının desteğini kazanmaya çalışarak, sonrasında ise savaş içinde yaratılan düşmanlık politikalarıyla Kürt sorunu AKP’nin en fazla istismar ettiği konuların başında geldi. Bu hafta, bugün de süren tartışmalara bir katkı olarak, AKP’nin Kürt sorunu kendi çıkarları için nasıl araçsallaştırdığının kısa bir özetini paylaşıyoruz.

***
DİYARBAKIR’DAN AB’YE AÇILAN KAPI
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım süreci kapsamında müzakereler, AKP öncesi döneme dayanıyor. DSP-MHP-ANAP koalisyon iktidarı, AB ile tam üyelik müzakerelerinin önünü açmak üzere bir dizi yapısal uyum adımını atmaya başlamıştı. İdamın kaldırılması da dahil olmak üzere atılan adımlar, Kürt sorununa ilişkin de önemli bir zemin oluşturmaya başlamıştı. Koalisyon ortaklarından Mesut Yılmaz’ın o dönemde “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçiyor” sözleri de bu politikanın veciz bir ifadesi olarak söylenmişti. Bahçeli’nin fişi çektiği iktidarın son ermesinin ardından, AB ile müzakereler iktidara gelen AKP ile sürdürüldü. Milli Görüş çizgisinin anti-Batı karakterini “gömlek değiştirdik” diyerek reddeden AKP için, ABD ve AB’nin desteği iktidarın kapılarını da açan en önemli güç olacaktı. Erdoğan’ın iktidar koltuğuna henüz sağlam oturamadığı bu dönem, devlet içindeki çatışmaların belirleyici olduğu bir ara dönem olarak yaşanacaktı. AB manivelası demokratikleşme yanılsamasının en önemli halkası olarak tutulurken, AB ile tam üyelik kapsamında Kürt sorununun çözümüne ilişkin de ılımlı mesajlar sürekli olarak verilmeye devam etti. 27 Nisan e-muhtırası ve kapatma davalarına uzanacak çatışma içinde, AKP kendi cephesini genişletecek adımlar atmaya çalışırken bunun en önemlilerden birisi de Kürt sorununa ilişkin bir çözüm-iyimserlik havasının canlı tutulmasıydı.
2005’te dönemin Başbakanı Erdoğan Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, “Kürt sorunu ne olacak diyenlere diyorum ki bu ülkenin başkanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. (…) Anayasal düzen dahilinde her sorunu, daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz” diyecekti. Yaratılan bu iyimserlik havası içinde demokratikleşme ve onun parçası olarak Kürt sorununda çözüm beklentisi, Ergenekon operasyonlarıyla devlet içindeki mücadelenin AKP lehine sonlandırılmasından 2010 referandumuna uzanacak süreçte iktidara dolaylı ya da dolaysız biçimlerdeki desteğe kaynaklık etti.
***

AÇILIM DERKEN ADIM ADIM YENİ BİR SAVAŞA DOĞRU
Daha sonrasında sızdırılarak açılım sürecinin sabote edilmesine yönelik bir hamle ile kamuoyunun bilgi sahip olacağı PKK ve MİT arasındaki 2009’da Oslo görüşmeleri, bir çözüm arayışının ifadesiydi. Kesintili olarak ilerleyen bu süreç Aralık 2012’de dönemin Başbakanı Erdoğan’ın, Kürt sorununun çözümü için Abdullah Öcalan ile İmralı’da görüşmeler yürütüldüğünü açıklaması ile yeni bir aşamaya taşındı. Yürütülen müzakereler sonucunda süreç Nisan 2013’te A. Öcalan’ın çağrısıyla PKK’nin Türkiye’deki silahlı güçlerini çekmeye başlamasıyla ilerledi. Demokratik ve sol kamuoyunun büyük bir bölümünün de barışın sağlanması ve Kürt halkının taleplerinin karşılanması noktasındaki tüm adımları desteklediği bu süreç içinde, kuşkusuz AKP yine kendi dar çıkarlarının peşinde koşmaya devam etti. Başkanlık sistemine geçiş dahil olmak üzere kendi iktidarını pekiştirme arayışları içinde olan AKP, özellikle Suriye iç savaşı ile birlikte Orta Doğu’da Amerikan politikalarına bağlı olarak güç olma arayışı için içerdeki barış sürecini de bir fırsata çevirmek istedi.
Orta Doğu’da, Amerikan politikalarına bağlı olarak siyasal İslamcı bir iktidar kuşağı projesinin önemli bağlantılarından birisi olarak Kürt dinamikleri görülüyordu. İçerdeki barış sürecinin, Orta Doğu’ya uzanacak bir Kürt-Türk ittifakı etrafında genişletilmiş yeni Misak-ı Milli tartışmaları müzakere süreci metinlerinde de kendine yer buluyordu. AKP hem içerdeki iktidarını tahkim etmeye hem de bölgede yeni-Osmanlıcı bir yayılma siyasetinin birlikte yürütmeye çalışırken, bu süreç Suriye’de kırılmaya uğradı. AKP’nin, ÖSO başta olmak üzere desteklediği cihatçı çetelerle PYD arasında kurmaya çalıştığı ittifakın oluşmadığı koşullarda, müzakere masası da dağılmaya başladı. En önemli kırılma noktalarından birisi ise Ekim 2014’te IŞİD barbarlığının Kobane’yi kuşatması sonrasında, Erdoğan’ın “Kobane düştü düşecek” sözleriyle yükselen gerilimin sonrasında pek çok ilde çatışmaya dönüştüğü 6-7 Ekim olaylarının yaşanması oldu. HDP Eş Başkanları ile birlikte pek çok HDP yöneticisinin yargılanarak ceza aldığı Kobane olayları, önemli bir kırılma noktası olarak tarihe geçti.
7 Haziran seçimlerine giderken, bu sürecin aynı zamanda içerde de AKP’ye oy kaybettirdiği yönündeki düşüncelerle birlikte, Erdoğan seçim öncesinde imzalanan Dolmabahçe Mutabakatını yok sayarak yeni bir süreci başlatmış oldu. Çözüm için girilen bu yol, sonunda 1 Kasım 2015 seçimlerine giden dönemde başlayan çatışmalar ve sonrasında patlatılan bombalarla bütün ülkeye yayılan büyük bir savaşa doğru evrildi.

ERDOĞAN-BAHÇELİ İTTİFAKI VE İÇERDE DIŞARIDA SAVAŞ KONSEPTİ
Erdoğan-Bahçeli ittifakı, 2015’te 1 Kasım seçimlerine giden dönemde kurulmaya başlandı. Bu ittifakın en önemli harcı ise Suriye’de, ABD’nin de desteğini alan Kürt hareketinin özerk bir iktidar alanı oluşturmaya başlaması oldu. İçerde de iki seçim arasındaki özerklik ilanları ile başlayarak derinleşen savaş, bir anlamda Suriye’deki cephenin bir uzantısı olarak gerçekleşti.
7 Haziran-1 Kasım aralığında Kürt illerinde derinleşen çatışma, ülkenin kaderini değiştirecek bir kırılmaya dönüştü. AKP Dolmabahçe’deki masayı dağıtıp topyekun bir savaş ilan ederek, 7 Haziran’da MHP’ye kaybettiği oyları 1 Kasım’da geri aldı. Bundan sonraki süreçte MHP’yi de iktidarın küçük ortağı ilan ederek, etnik temelli çatışmadan beslenen yeni bir siyasal çizgi belirledi.
• Sınır ötesi operasyonlar ve siyasetin yeniden dizaynı
Öte yandan Suriye’de başlayan kırılma yine Fırat’ın öte yakasında derinleşmeye devam etti. AKP’nin Afrin ve İdlib’de başlattığı sınır ötesi operasyonlarla hem Rojava kantonlarını bölmek hem de Suriye’nin içlerinde destekledikleri muhalifleri yerleştirerek ülkenin parçalanmasını perçinleme amacı taşıyan bu operasyonlar da bir milli güvenlik propagandasının ardına dizilen muhalefetin desteği ile gerçekleşti. AKP’nin “din kardeşliği” stratejisinin yerine geçen bu askeri maceraların faturası da yine halka ödetildi. Bir yandan Suriye’nin bütünlüğü dinamitlenirken öbür yandan ülkede hem düşmanlaştırıcı iklime harç eklendi hem de bu operasyonların faturası 2016 yılında başlayan ekonomik krizi tetikledi.
İki seçim arasında başlayan çatışma stratejisi üzerine kurulu yeni strateji, içeride canlı bomba saldırıları ile de beslenerek ülke çapında HDP’yi merkezine alan yeni bir nefret dalgasını da beraberinde getirdi. 2015-2016 yılları arasında onlarca HDP binası saldırıya uğradı, ateşe verildi, binalara bayraklar asıldı. İktidar eliyle sokaklarda organize edilen faşist saldırılarla toplumda yeni bir korku ve nefret iklimi örgütlendi. 2021 yılında İzmir’de HDP binasına yapılan saldırıda parti emekçisi Deniz Poyraz katledildi.
• Çatışma iklimi başkanlık yolunu döşedi
Kuşkusuz bu strateji yalnızca MHP oylarını iktidar cephesinde konsolide etmenin ötesinde anlamlar da taşıyordu. Özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ile zirvesini yaşayan AKP-Cemaat çatışmasının devlet ve kontrgerilla içerisinde yarattığı tasfiyeler, MHP’nin siyasi temsilciliğine soyunacağı yeni bir kadrolaşmayı da beraberinde getirdi. Bunun yanında bir yandan yaratılan savaş ve terör iklimi ile 2013’te Gezi ile zirveye ulaşan yeni toplumsal muhalefet dalgasını baskı ve düşmanlaştırma politikalarıyla kırma ve bölme hedefi de taşıyordu.
Yeni savaş yalnızca sokaktaki değil parlamentodaki muhalefeti de bastırma hedefi taşıyordu. Meclisin aşama aşama devre dışı bırakıldığı bir süreç de dokunulmazlık oylamasıyla başladı. CHP’nin bugün bile anlaşılamayan bir sebepten “Anayasaya aykırı olduğunu bile bile Evet” dediği dokunulmazlıkların kaldırılması kararı sonrasında iktidarın ele geçirdiği yargı eliyle meclis aritmetiğine müdahale etmesi kolaylaştı. 2016 yılında içlerinde Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da olduğu 15 HDP milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılarak hapse atıldı. Bugün AYM kararlarına rağmen hala içeride tutulan HDP’li siyasetçiler AKP’nin yeni ittifakının en çok ön plana çıkardığı siyasi zaferlerden birine dönüştü.
Keza 15 Temmuz sonrası başlayarak 2 yıl sürdürülen OHAL ve bu şartlarda gerçekleşen şaibeli referandumla sağlanan rejim değişikliğini getiren koşullar yine 2015 yazında başlayan savaş iklimi içerisinde gelişti. OHAL başlayınca bir anda kesilen onlarca TAK ve IŞİD saldırılarıyla üretilen korku iklimi, ülkenin kaderinin KHK’lar ve YSK darbesiyle değiştirilirken toplumsal muhalefetin bastırıldığı bir süreci yarattı.
• Darbeci gitti terörist geldi
7 Haziran sonrası masanın dağıtılması ile oluşan cumhur ittifakı temsilcilerini birleştiren siyasal dil bu çatışmacı iklimden beslenerek her türden muhalefeti kriminalize etmeye ve baskı altına almaya çalışan bir biçime dönüştü. 2015’e kadar ağzından barışı ve kardeşliği düşürmeyen Erdoğan ve şürekâsının tüm siyasal stratejisi tüm muhalefeti terörist yaftasıyla suçlama ve baskı altına almaya dönüştü. İktidar temsilcilerinin dilinde darbeci yaftasının yerini alan aynı sığlıktaki bu terörist enflasyonu esasen siyaset alanını giderek daraltarak AKP’nin çizdiği sınırlarda bir makbul muhalefet yaratma stratejisini yarattı. Ana muhalefetin gerek sınır ötesi operasyonlar gerek dokunulmazlık oylaması gibi kritik gündemlerde iktidarın peşine sürüklenerek başarıya ulaşmasını sağladığı bu strateji bir yönüyle sokağın da tüm parlamento partileri tarafından öcüleştirildiği bir iklimi yarattı. AKP-MHP ittifakının muhalefetin makbul siyaset kaygılarıyla ciddi bir itiraz geliştirmekten çekindiği terör propagandası geldiği noktada, 2023 seçimlerinde Erdoğan’ın mitinglerde Kılıçdaroğlu’nu PKK kampında gösteren montaj videolar kullanmasına kadar vardırıldı.
Tek adam rejimiyle perçinlenen ve tüm muhalif sesleri terörize eden strateji bütün siyaseti bir beka sorunu etrafında çevreledi. 2015’te başlatılan strateji ile AKP yalnızca milliyetçi oylara talip olmadı aynı zamanda geçmişin bu marjinal siyasetine iktidar eliyle prestij kazandırarak milliyetçiliğe ciddi bir oy gücü yarattı. Bu sayede ülkede popüler milliyetçiliği yeniden besleyerek iktidara yeni bir manevra alanı kazandırdı. Bu alan Erdoğan’a yeni ve sadık siyasi aktörler ve truva atları kazandırdı. Öyle ki MHP’nin AKP ile ittifak kurmasının ardından muhalif milliyetçi kanat, ülkede oluşturulan milliyetçi tepkinin etkisiyle güç kazanarak muhalefet cephesini de etkisi altına aldı. İYİP muhalefet kanadının en büyük ikinci partisi haline geldi, bu konumu sayesinde 2023 seçimlerinde “Adamı kazandırma” stratejisini gerçekleştirebildi ve seçimlere iki ay kala muhalefet ittifakını dağıttı. Öte yandan yine Zafer Partisi o seçimlerde muhalefet blokundan en fazla oy götüren parti haline gelirken, gösterdiği cumhurbaşkanı adayı da ikinci turda Erdoğan’a destek açıkladı.


