Google Play Store
App Store

Bu hafta, AKP’nin 23 yıllık iktidarında, geçmişten bugüne Washington’dan aldığı destekleri ve bu desteklerin karşısında verilen tavizleri, ABD bağımlılığının ülkeyi sürüklediği noktayı okurlarımıza sunuyoruz.

Hatırlatmalar | Washington’un ‘destekleriyle’ yaşayan rejim

Politika Kolektifi

Tüm dünya liderlerinin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için gittiği New York’ta kuşkusuz ülkemizi en çok ilgilendiren gelişme, Erdoğan-Trump görüşmesi ile öncesi ve sonrasında Washington tarafından gelen yorumlar oldu. Geçtiğimiz dönemde Biden’in kendi karizmasını bozmamak için ‘diplomatik’ görüşmelerden kaçındığı Erdoğan, Trump’ın ikinci döneminin ‘favorilerinden’ oldu. 2024 Aralık’ında İsrail ile birlikte Esad hükümetinin yıkılmasındaki rolü sebebiyle ‘iltifatlara’ gark olan AKP iktidarı, Suriye’de yeni kurulan düzende de İsrail’in ayağı basmaması içinse Trump tarafından ‘akıllı ol’ tavsiyesi almaktan kaçamamıştı. Nitekim Gazze’de soykırım sürerken İsrail ile ekonomik ve lojistik ilişkisini sürdürmeye devam eden, Trump’ın Gazze planını satır aralarındaki ‘mülteci kabulü’ imalarıyla sessizce destekleyen, Suriye’de ise etki alanı paylaşımı dışında da Tel Aviv ile bir derdi olmayan saray rejimi belli ki ‘akıllı olmaya’ devam edecektir, peki ne uğruna?

Trump-Erdoğan görüşmesi öncesi Tom Barrack’ın sözlerinden anladığımız kadarıyla iktidarın Beyaz Saray’dan ‘samimiyetle’ istediği en önemli şey meşruiyet, yani rejime açık destek. Keza Suriye’de Trump’a ikinci dönem hediyesini veren rejimin, birkaç ay sonra içeride 19 Mart sürecini başlatabilmesi açısından da bu destek hayati önemdeydi. Yine Barrack’ın 18 Mart’ta “Türkiye’den güzel haberler gelecek” açıklaması, ABD’den hiçbir üst düzey ismin bu dönem görünür bir eleştiride bulunmaması, Economist’te açıkça “Erdoğan’a ihtiyacımız var, sessiz kalacağız” yazılması bu desteğin olabilecek en açık ifadesiydi. Saray rejiminin Türkiye’de seçimli demokrasiyi rafa kaldırmaya yönelik sivil darbesi, Suriye’deki iktidar değişimi başta olmak üzere çeşitli “hizmetleri” sebebiyle sessizlikle karşılanmıştı. Nitekim Erdoğan yönetimi de İsrail ve ABD’nin İran’a saldırılarına karşı aynı sessizlikle nezaket göstermişti!

Bugün ise Barrack’a soracak olursak Erdoğan şimdi yeniden bir destek ve meşruiyet arayışında. Keza daha New York’a gidilmeden Trump’ın oğlu ile yapılan gizli görüşmeler ve 200 Boeing alınacağı iddiaları ABD tarafından doğrulandı. Barrack, Amerikalı silah şirketi Lockheed Martin’i Türkiye’nin ayakta tuttuğunu söylerken, değerli minerallere yönelik bir anlaşma da AKP’lilerin New York’a götürdüğü ‘hediyeler’ arasındaydı.

AKP, 2002’de ilk kez iktidara geldiği dönem dahil 23 yılda en kritik zamanlarda hep ABD’nin desteği ile ayakta durdu. Ancak bugün göstere göstere verilen tavizler, milyar dolarlık anlaşmalar, iktidarın bu destekten başka somut hiçbir dayanağı olmadığının kanıtı niteliğinde. Bu yüzden Trump’ın her türlü aşağılamasına, aba altından gösterdiği sopalara karşı sessiz kalmaktan başka çaresi olmayan, ‘van minut’ şovlarından bile vazgeçmiş bir rejim var.

Ancak saray rejiminin Washington’a bağlılığı yalnızca içeriye dönük desteklerle açıklanamaz. 2003’te Irak savaşı için mecliste tezkere çıkarmaya çalışan, 2010’da Libya işgalinde üslerini kullandıran, 2011’den 2024’e kadar ABD için Esad karşıtı savaşı üstlenen AKP iktidarı için kuşkusuz bugün de hem Rusya hem İran’ı kuşatma açısından yeni bir rol yazılıyor. İktidar cephesi ise Suriye’de kendilerinin daha fazla etkili olabileceği, HTŞ merkezli bir siyaset yerine İsrail’in tercih ettiği ‘zayıf merkez’ ve özerklikler sistemine dönüşten rahatsız olduğu açık. Bahçeli’nin eksantrik Türkiye-Çin-Rusya çıkışı bu rahatsızlığın dışavurumu gibi görünüyor. Keza Bahçeli’nin bu çıkışının henüz günü dolmadan medyaya yansıyan Boeing anlaşması, sarayın ABD ile kurmayı tercih ettiği ilişkinin göstergesi. Artık 2016 sonrasında olduğu gibi Türkiye’nin görece ‘serbest’ hareket edebileceği, Washington’a lafta bile olsa tavır yapabileceği koşullar dahi ortadan kalkmış durumda. Rejim, Suriye’de paradigma değişikliği için de içerideki operasyonlarına sessiz destek için de ABD’ye el açmış durumda. Üstelik Trump’ın Karadeniz’deki komşumuz Kırım’ı geri alması için Zelenski’i yüreklendirmesi ve her türlü desteği vereceğini ima etmesi, bu el açma politikasının Türkiye’yi sürükleyebileceği yeni riskleri de gösteriyor.

Bu hafta, AKP’nin 23 yıllık iktidarında, geçmişten bugüne Washington’dan aldığı destekleri ve bu desteklerin karşısında verilen tavizleri, ABD bağımlılığının ülkeyi sürüklediği noktayı okurlarımıza sunuyoruz.

***

BEYAZ SARAY’IN SEÇİLMİŞLERİ

AKP, henüz daha kuruluşundan itibaren ABD’nin arzu ettiği ‘ılımlı İslam’ projesinin bir parçasıydı. Soğuk Savaşın son döneminde CIA eliyle tasalanan ‘Yeşil Kuşak’ projesi kapsamında, Ortadoğuda SSCB’ye karşı siyasal İslam üzerinden mücadele için her ülkede bu tür yapılar desteklenmiş, Afganistan’da Taliban ve El Kaide gibi yapılar doğrudan Amerikan kongresinden gönderilen silah ve nakdi desteklerle büyütülmüştü. Keza Mısır’da Müslüman Kardeşler, 50’li yıllardan itibaren ABD ve İngiltere tarafından finanse edilirken, Körfez ülkelerinin bölgede İslamcılığı güçlendirmek için kurduğu ‘Rabıta’, Türkiye’de diyanete kadar sızmıştı. Sonucunda, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar 43 ülkeden 35 bin cihatçı SSCB’yle savaşmaya seferber edildi.

Ancak SSCB’nin yıkılmasının ardından 90’lara gelindiğinde Washington’un kendi yarattığı ‘canavara’ dönüşen El Kaide gibi yapılar yerine, İslamcılaştırılan Ortadoğuya önderlik edebilecek, ‘ılımlı İslamcı’ yapılar arayışına gidilmişti. Washington’ın düşünce kuruluşlarından RAND Corporations tarafından 1989 yılında ‘radikal İslamcılığın önünün alınabilmesi için ılımlı İslamcılık önerisini’ takriben 2007’de yayınlanan ‘Ilımlı Müslüman Ağlarının İnşası’ raporu, bu ihtiyacın açık bir göstergesiydi. Türkiye’de ılımlı İslamcılığın yaratılması açısından Erdoğan ve Gül gibi isimler, bizzat ABD tarafından seçilmişti.

Erbakan’ın Refah Partisi iktidarının hem neoliberal dönüşümü uygulamakta çıkardığı sorunlar hem de İsrail konusundaki açık tavrı sebebiyle tercih edilmiyordu. Ancak 28 Şubat sonrası ABD’nin bu yaklaşımından haberdar olan ‘Yenilikçiler’, Gül ve Erdoğan, Erbakan’ın hem kendisine hem çizgisine sırtlarını dönerek, neoliberalizme ve batıya tam bağlılık sözleriyle kendi fırsatlarını yarattılar(!).

AKP kuruluş sürecinde etkin rol almış, şimdilerde Merkez Parti Genel Başkanı olan Abdurrahim Karslı, kendi evinde yapılan bir toplantıda A. Dilipak’ın –sonrasında kendisinin de teyit ettiği– şu sözleri yaşananlar hakkında yeterince fikir verici:

“Dilipak: AK Parti bir proje partisidir. (…) 90’lı yılların başından sonra küresel güçler, emperyalist güçler ABD, İngiltere, İsrail falan Türkiye’ye gelip gitmeye başladı. Bizlerle de görüşmeye başladı. Bundan sonra Türkiye’de siyasal İslamcılarla ile birlikte çalışmak istiyoruz. Çünkü yükselen trend siyasal İslam. (…) Erbakan hocaya teklif etmişler, o kabul etmemiş. Biz sizi iktidara taşıyalım, size sorun çıkaracakları opere edelim, size gerekli finansal desteği sağlayalım. (…) Bunun karşılığında beklenen ise İsrail’in güvenliğinin arttırılması ve Büyük Ortadoğu projesi, yani sınırların değiştirilmesiydi” (Abdürrahim Karslı: Abdurrahim Dilipak, TELE1 Arşivi, Youtube).

Ali Bulaç ise bu sürece ilişkin şunları söylüyor, “1998’lerden başlamak üzere Amerikalılar, sıklıkla bizlerle görüşmeye başladılar. Biri gidiyor, üçü geliyordu. Sordukları şuydu: ‘Türkiye’de dindar zemini kuvvetli bir iktidar mümkün mü?’ (…) Dilipak ise çok haraketli bir arkadaşımız. Yeni dönemde Türkiye için mümkün bir siyasi proje hazırladı. Ankara’da birilerine çalıştığı dosyayı verince Dilipak projesi bazı değişikliklerle AK Parti olarak ortaya çıktı. Amerikalılar ikna edebilselerdi söz konusu projeyi Erbakan hocaya uygulatmayı düşünüyorlardı, ancak o reddetti.” İşte AKP böyle 1990’lardan başlayan bir Amerikan projesi olarak doğrudan CIA’nın devrede olduğu bu sürecin sonunda ortaya çıkıyordu.

Henüz Refah Partisi iktidardayken Erbakan’ın ABD gezisinde yaptığı konuşmaya yönelik tepkiler, Amerikalıların daha o tarihte yeni bir İslamcı lider arayışında olduğunu da ortaya koyuyor:

"Bu partide genç bir lider adayı yok mu?” Türkiye’yi yakından takip eden bir başka diplomat soruyu geliştiriyor: “Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğe soyunduğu doğru mu?” –Ruşen Çakır, 1995.

***

İLK GÜNAH: IRAK TEZKERESİ

ABD’nin tam desteği ile iktidara gelen AKP iktidarının ilk icraatı, Irak işgaline destek için meclisten tezkere çıkarma çabası oldu. 1 Mart 2003’te gerçekleşen tezkere oylaması için Erdoğan ve Gül’ün vekillere yoğun baskısı vardı.  ABD’nin Irak işgaline Türkiye’yi katmak için talep erttiği "yurt dışına asker gönderme ve Türkiye’de yabancı asker bulundurma" konusundaki yetki tezkeresi 62 bin ABD askerini kapsıyordu. 255 uçak ve 65 helikopteri aşmamak kaydıyla yabancı silahlı kuvvetlerin geçici olarak konuşlandırılmak üzere 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması; bunların Türkiye dışına intikallerinin en kısa sürede tamamlanması ve yabancı Hava ve Deniz Kuvvetleri ile özel kuvvetlerin unsurlarının muhtemel bir harekâtta kullanılmalarını sağlayacaktı.

Ancak Irak işgaline karşı oluşan toplumsal muhalefet dalgası, AKP içerisinde de karşılık bulmuş ve tezkere oylamasında bir bölünmeyle sonuçlanmıştı. Bu karar, ABD’nin 11 Eylül 2001’deki El-Kaide saldırıları sonrasında hızlandırdığı Büyük Ortadoğu Projesi ekseninde savaş politikalarına karşı, toplumsal muhalefetin dünya çapındaki en etkili karşı koyuşlarından birisi oldu.

Ancak ABD, çıkmayan tezkerenin acısını 4 ay sonra Irak’ta çıkardı. 4 Temmuz 2003’te Irak Kürdistan’ında görev yapan Türk askerlerinin Amerikan birlikleri tarafından tutuklanarak başlarına çuval geçirilmesi, Washington’ın tezkere reddine karşılık Türkiye’yi aşağılama girişimiydi. Aynı bugünlerde olduğu gibi o gün de iktidar cephesi yaşananlara sessiz kaldı.

***

ABD DESTEĞİYLE DEVLET İÇİ TASFİYELER

2003’te reddedilen tezkere, ABD’nin Türkiye konusundaki kaygılarını artırdı. 2010’larda ortaya çıkan Wikileaks belgelerinin ortaya koyduğu bu kaygı, ABD’lilere göre hem Türkiye’deki göreli demokratik ortam hem “AKP’nin acemiliği” hem de devlet içerisinde ABD’nin Irak işgaline yönelik endişeler yer alıyordu. Türkiye’de demokratik ortamın ortadan kaldırılması öncelikli hamlelerden biriydi ve bu öncelikle anayasa değişiklikleriyle sağlanmaya çalışıldı. Keza CIA Türkiye eski şefi Paul Bernard Henze, 2006 yılında Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunda bu konuda şöyle diyordu: “Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclis’i ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir. Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten daha kolay olacaktır. Eğer o kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak, Amerika için sorun olmaz.”

AKP’nin acemiliğini atması için her tür destek verilecekti, ancak özellikle ordu ve yargı içerisinde ABD’ye karşı tereddütlü kanatların tasfiyesi daha öncelikli bir meseleydi. Özellikle Özkök gibi hem Atlantikçi hem de muhafazakar isimlerin TSK içerisinde öne çıkarılması gerektiği tavsiye ediliyordu. Ordu içerisinde bu dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için, ABD desteği ile iktidara gelen AKP ile yıllardır bizzat Pennsylvania’dan yönetilen Fethullahçı örgüt Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını başlattı, hedef Türkiye’deki kontrgerilla ve darbe gerçeği bahane edilerek, ordu, yargı, MİT, medya ve siyaset içerisinde Avrasyacı kanatların tasfiyesiydi. Nitekim eş zamanlı gerçekleşen Ergenekon ve AKP Kapatma davaları, devlet içerisindeki gerilimi restleşmeye dönüştürmüştü. Bu dönemde Amerikan elçiliğini ziyaret eden bir emniyet yetkilisi, Amerikalılara kapatma davasına misilleme olarak Balbay, Tolon, Eruygun gibi isimlerin Ergenekon davasında gözaltına alındıklarını açıklıyordu. Wikileaks belgeleri, bizzat Amerikan elçisinin Washington ile görüşmelerinde, bu davalara ve tasfiye sürecine yönelik Amerikan desteğini açıkça ortaya koyuyordu:

“Sonuç ne olursa olsun, hükümete karşı ciddi suçlar işlemekle itham edilen üst rütbeli emekli subayların ilk kez gözaltına alınmış olması ve ordunun buna razı olması, geleceğin darbe girişimcilerini caydırmak suretiyle önemli bir rol oynayabilir ve derin devletin elitlerinin Türkiye’nin devlet kurumlarındaki demir pençesini zayıflatabilir.” (Dönemin ABD Ankara büyükelçisi Ross Wilson, 2008)

Nitekim Ankara Büyükelçiliği FBI’a verdiği brifingde Ergenekon operasyonlarının desteklenmesi gerektiğini savunuyor, sürece dair Halil Berktay, Murat Belge ve Şevket Pamuk’tan da görüş alıyorlardı. ABD’nin bu dönemde tam destek vermesi, 2003’tekine benzer bir yol kazasının yaşanmaması içindi. Nitekim 2011’e gelindiğinde, bu desteğin meyveleri Suriye sınırında olumlu sonuçlar verecekti.

***

SURİYE’DE CİHATÇILAR TÜRKİYE’DE TEK ADAM

2003 kazasının ardından Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla AKP-Fethullahçılar ittifakının devlet içerisinde ABD’ye tereddütlü kesimleri tasfiye ederek Amerikancı ve İslamcı kesimlerin kadrolaşması, 2010’da yine aynı ortaklık eliyle geçirilen referandum sayesinde iktidarın yargı üzerindeki kontrolünün artması ile artık Türkiye’de iktidar, ABD’nin yeni maceralarına tam destek için tüm imkanlara sahip olmuştu. Nitekim, 2010’da patlak veren Arap Baharının Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Amerikancı-İslamcı iktidarların başa geçirilmesi için bir fırsata dönüşmüş, AKP iktidarı bunu ‘neo-Osmanlıcılık’, ‘Türkiye’nin ağabeyliğinde yeşil Ortadoğu’ şeklinde fantezilere dökmeye çoktan başlamıştı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı, Mısır’da ‘Rabia’ iktidarını elde tutamadı, Tunus’ta yine Müslüman kardeşler başarısız oldu. Libya’da ve Suriye’de ise İslamcı muhalefet istenen güce ulaşamadı. Arap Baharı çare olmayınca bu kez bu iki ülkede NATO sonbaharı yaşandı. ABD, İtalya, Fransa ve İngiltere ile birlikte Kaddafi Libya’sını bombaladı, Türkiye hava saldırılarına kolaylık için İzmir’deki üssünü açtı. Suriye’de ise daha dolambaçlı bir yol haritası izlenecekti.

Suriye’de Sünni muhalefetin Esad iktidarına karşı gerçekçi bir taban elde edilememesi, ABD’ninse Irak işgalinin yarattığı maddi ve siyasi yük yüzünden yeni bir işgale girişmek istememesi, Suriye’de Türkiye ve Katar’ın dahil olacağı bir vekalet savaşına yönelmelerine sebep oldu.

Bölge isyanlarının en zayıf geçtiği ülkelerden biri olan Suriye’de başlayan Ekmek Eylemleri, Obama-Clinton ikilisinin ağzını sulandırırken, burada doğrudan müdahale ve merkez karakolluk görevi de Erdoğan iktidarına devredildi. Henüz daha eylemler silahlı bir boyut kazanmamışken Hatay sınırına mülteci kampları kuruldu. Dönemin Dışişleri bakanları Clinton-Davutoğlu ikilisinin hesabı, bu kamplara gelmeye başlayan insan sayısı belli bir seviyeyi geçince, bunu işgalin meşruiyeti olarak kullanmak olacaktı. Ancak planlar beklendiği gibi gitmedi, Esad hükümeti isyanlara beklendiği kadar sert tepki vermeyince, bu kez iç savaşın tırmandırılması için yeni bir strateji geliştirildi. Türkiye’nin hem Irak hem Suriye sınırı açılarak ülkeye cihatçı lojistiği sağlanmak istendi.

2001 Irak savaşında Amerikalıların kurduğu geçici hükümetin kararıyla Saddam ile işbirliğinde oldukları gerekçesiyle devletteki tüm görevlerden uzaklaştırılan, Amerikan hapishanelerinde işkencelerle radikalleştirilen Sünni cihatçıların kurduğu Irak El-Kaide’sine, Suriye’de Arap Alevi Esad hükümetini devirmeleri için her türlü destek verildi. Türkiye üzerinden Irak’tan Suriye’ye geçen cihatçı çeteler, rejim güçleriyle çatışmalara başlayarak süreci hızla kanlı bir mezhepçi iç savaşa sürükledi. ABD-AKP ortaklığında doğrudan Esad hükümetinin hedef aldığı saldırılarla büyüyen müdahale, Rusya’nın savaşa dahil olması sebebiyle hedefine istenen sürede ulaşamadı ve Suriye 14 yıl sürecek bir iç savaşa girdi.

İç savaş sürerken, Irak’tan getirilen El-Kaideci yapılanmaların kendi içlerinde radikalleşerek önce El-Nusra Cephesi, ardından IŞİD’i ortaya çıkardı. IŞİD, aynı Afganistan işgali sürecinde yine Amerikan askerî ve istihbarat faaliyetlerinin meyvesi olduğu halde 11 Eylül saldırısını gerçekleştiren El-Kaide gibi, cihatçı barbarlığı Suriye sınırlarının dışına taşıdı, Türkiye’de, Fransa’da, Almanya’da terör saldırıları gerçekleştirdi. 2015 genel seçimleri sürecinde Türkiye’deki bölgesel savaş konjonktürü içerisinde IŞİD ve TAK saldırıları, muhalefetin sindirilmesi ve sokaktan çekilmesinde önemli rol oynadı. Ardından iktidar koalisyonu içerisindeki çatışmaların bir sonucu olarak gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişimi ile birlikte bu kanlı süreç, OHAL koşullarında hileli bir referandumla Türkiye’de rejim değişikliğini getirdi. Henüz Suriye’de istenen iktidar değişimi yaşanmadan, Türkiye’de Henze’nin planı sonuçlanmış ve Ankara’nın cihatçılarla tarihinde ilk kez bu kadar içlidışlı olduğu sürecin sonucu olarak Türkiye’de tek adam rejimine geçiş sağlanmıştı.

***

2023 SEÇİMLERİNDEN 19 MART’A AMERİKAN İCAZETİ

Her ne kadar saray rejimi, 2016 sonrasında S-400 krizi gibi salvolar sebebiyle ABD’nin açıktan desteklemekten kaçındığı bir müttefik olsa da AKP-MHP ittifakı, ABD’nin dayattığı emperyalist politikaları ve neoliberal rejimi sürdürebilecek en güçlü aktör olarak, desteklenmeye devam etti. Keza 2023’te gerçekleşen, cumhuriyet tarihinin en kritik seçimlerinden biri oluşu bugün her yeni gelişmeyle yeniden kanıtlanan seçimde ABD, farklı farklı birçok başlıkta AKP’nin devamlılığına güveniyordu. Detaylarını sonradan öğrendiğimiz üzere 2023 Mayıs’ında artık 1 yıl sonra gerçekleşecek ve Esad’ın düşeceği HTŞ operasyonları için İdlib’de askeri hazırlıklar sürüyordu. Seçimlerden 10 ay sonra, 7 Ekim ile birlikte İsrail kanlı bir Ortadoğu işgaline girişecekti ve Türkiye’nin sessiz desteği, İran’ı kuşatacak operasyonlar için hayati önemdeydi. Yeniden 22 yıl önceki tezkere kazasına benzer bir uyumsuzluğa tahammül edilemezdi. Ayrıca hem Avrupa hem ABD açısından ciddi bir iç basınç haline gelen mülteciler konusunda Erdoğan seçim öncesinde açık açık güvence veriyor, daha fazlasını alacaklarını söylüyordu. Nitekim muhalefetin seçimi hediye eden hataları, Trump’ın geçtiğimiz günlerde yeniden hatırlattığı “şaibelerle” geçen seçimin ardından AKP-MHP ittifakı içeride de aradığı meşruiyet zeminini elde etti ve yeni dönemin Ortadoğu gerçekliğinde rejimi kalıcılaştıracak hamlelere girişti. 19 Mart’ta başlayan muhalefet tasfiyesinin bir sivil darbe niteliğinde gelişebilmesi, yalnızca iktidarın devlet üzerindeki kontrolü ve muhalefetin göreli zayıflığı ile değil ayrıca Barrack ve Trump’ın açık destekleri ve ‘icazeti’ ile de gerçekleşti. 19 Mart’tan bir gün önce Barrack’ın “Türkiye’den harika haberler gelecek” açıklamaları, Trump’ın Türkiye’de eylemler sürerken Erdoğan’a yönelik iltifatları ve İsrail pazarlıkları, Washington’ın açık desteğinin kanıtıydı. Bugün bu desteğin sürebilmesi için milyar dolarlık ticaret anlaşmalarından maliyeti halkın sırtına yüklenecek doğal gaz ticaretine, ABD-İsrail’in İran, Filistin ve Rusya hedefleri konusundaki sessiz desteğe kadar, rejimin dışarıdan meşruiyeti sağlamaya devam etmesi giderek daha pahalı hale gelecek. Erdoğan’ın artık göstermelik de olsa Şangay, van minut çıkışları yapamıyor oluşu, rejimin halk nezdindeki dayanaksızlığının ve zayıflığının bir sonucu. Kralları Trump’tan gelen destek, halk muhalefeti ile baş etmeye yetmeyecektir, ancak bu desteği sürdürmek için ülkenin daha fazla cehenneme sürüklenmesini engelleyebilmek, memleket ve gelecek mücadelemizin en önemli sorumlulukları arasında olmaya devam edecek.

AKP-MHP ittifakının dış destek için verdiği tavizler arasında belki de en uzun vadeli ve maliyetli olanı sığınmacı krizi oldu. Afganistan, Irak ve Suriye savaşlarının yarattığı yıkımdan kaçan milyonlarca göçmen, savaşın mimarı batılı ülkeleri tehdit edecek bir sorun haline gelmesin diye Erdoğan ‘kurtarıcılığa’ soyundu. Türkiye, savaşın yaratıcısı emperyalist merkezler için göçmenler için bir tampon bölge olarak konumlandırıldı. Ortadoğu’nun içine doğru bükülen Türkiye, Batı ile ilişkisinde de bu anlamda tampon ülke olarak yeniden konumlandırılıyor. Asıl işlevi, şimdi yığınsal göçmen akışının Avrupa’ya geçişinin engellenmesi. Bunun için imzalanan ikili anlaşmalarla, Türkiye’ye göçmenler tutmak üzere para ödeniyor. Ayrıca, Avrupa ve ABD’den pek çok kuruluş Türkiye’deki göçmenlerin entegrasyonu üzerine çalışan dernekler kurdurarak, onları fonlayarak paralel bir çalışmayı sivil toplum alanında da sürdürüyor. AKP de bunu maddi bir destek olarak görürken aynı zamanda Batı ile pazarlık için de en önemli araçlarından birisi olarak kullanıyor. Öte yandan da sermaye için de ucuz işgücü deposu olarak değerlendirilen göçmenler, ihracata dayalı bir model için de bulunmaz bir imkân olarak görülüyor. Türkiye, bu anlamda Avrupa için beyin göçü veren bir ülke konumuna gelirken, öte yandan da yığınsal göçü engelleyen bir sınır ülke işlevini üstleniyor. 21.yüzyılda yeni bir sömürü biçimi olarak şekillenen bu göçmen politikası, Türkiye’nin geleceği için de çok önemli riskleri içinde barındırıyor.

SORUNLAR YIĞINI İÇİN ÇÖZÜM

Türkiye açık ki ABD ve Avrupa’nın tercihleri doğrultusunda bir göçmen deposu haline getirildi. Bu aynı zamanda AKP’nin üstlendiği siyasal İslamcı rejim dönüşümü görevi ile de uyumlu bir politika. Göçmenlerin bugün Türkiye’de konumlandırılması, kuşkusuz savaşın yarattığı mağduriyet karşısında insani bir çıkış yolu arayışı ile ilgili olan yanları da olmakla birlikte asıl olarak bir cihatçı kuşak projesinden bağımsız ele alınamaz. Cihatçı savaşçı kamplarıyla başlayan yerleşme süreci, sonrasında ülkenin pek çok yerinde cihatçı gettolar oluşturulması şeklinde çoğaltıldı. Bu aynı zamanda iktidarın İslamcılaştırma projesine bir destek güç devşirmek anlamına da geliyor. Öte yandan da AKP eliyle yönetilen bu göç politikası, uzun vadede bir demografik dönüşümün de taşlarını döşüyor.

Obama’nın Beyzbol Sopası, Trump’ın Mektubu AKP iktidarı geçmişte ABD’nin İran’a yönelik ambargolarını kendisi için bir rant kapısına çevirmişti. Reza Zarrab gibi neredeyse “halk kahramanı” ilan edilen karanlık isimler üzerinden, İran’daki kuruluşlardaki finansmanların dışarı çıkarılabilmesi için Halk Bank üzerinden ambargoyu delme yoluna gidilmişti. Türkiye bir yandan ABD’nin İran’a yönelik ekonomik basıncına razı oluyor, öte yandan da bu ambargoyu rant ve rüşvet elde edecek biçimlerde deliyordu. Skandalın ortaya çıkmasıyla Reza Zarrab’ın Türkiye’de bakanları rüşvete bağladığı da ortaya çıkmış, Halk Bank ve Türkiye hakkında Amerikan kongresinde yaptırım görüşmeleri başlamış, Reza Zarrab ABD’de hapse atılmıştı. Bu süreçte iktidarın görevlendirdiği isimler, Trump’ın seçim kampanyasına destek bahanesiyle çanta dolusu paralarla ABD yolunu tutmuş, ABD içerisinde Trump karşıtı kesimler, bu gizli görüşmeleri sızdırmıştı. Halk Bank krizinin yanı sıra, iktidarın 2016 sonrası Suriye’deki pat durumunda kendisine manevra alanı açabilmek için yaptığı salvolar da sonrasında başında Demokles’in kılıcı gibi sallanacak bir tehdide dönüşmüştü. Trump’ın ilk döneminde Suriye’deki inisiyatifsizliğinden faydalanan rejim, YPG karşıtı tutumunu ülkede Rusya ile kısa vadeli bir yakınlaşmayla pekiştirmişti. 15 Temmuz sonrası iklimde, iktidarın kendi destekçilerini temelsiz bir ABD karşıtlığına ikna edebilmesi, devlet içerisinde Fethullahçılardan boşalan yerleri yeniden MHP ve Aydınlıkçıların temsil ettiği kesimlerle doldurabilmesi için de bu manevra rahatlığına ihtiyaç vardı. Ancak bu dönemin tek somut sonucu, iktidarın F-35 pazarlıklarının gecikmesini bahane ederek Rusya’dan S-400 sistemlerini alması oldu. O gün Trump’ın ‘çanta çanta teşvikler karşılığı’ verdiği boşlukta bol bol Şangay Beşlisinden, ABD’nin kötülüklerinden bahseden iktidar, sonraki dönemde Amerikan Kongresinden hem S-400 hem de Halk Bank için yaptırım kararı çıkması ihtimali karşısında hızla eski pozisyonuna geri döndü. İktidarın Trump ile bir diğer imtihanı ise Rahip Brunson davası oldu. Misyonerlik ve ajanlık yaptığı iddiası ile hapse atılan, ABD’deki Evanjelikler açısından da önemli bir yeri olan Brunson, bu kesimlerden en radikal destekçilerini devşiren Trump için bir iç siyaset meselesi oldu. Trump, Türkiye’deki yargı kararına müdahale edilerek Brunson’ın serbest bırakılması için Erdoğan’a tarihe geçecek bir mektup yazdı. ABD başkanının Türkiye cumhurbaşkanına açıkça “aptallık etme”, “ekonomini yok ederim” diyerek seslendiği mektubun sonucu, yargı kararının değiştirilerek Brunson’ın serbest bırakılması oldu. Benzer bir kriz, 2012 yılında Obama’nın Suriye’de ABD’nin talepleri konusunda Erdoğan’a açtığı telefonda, elinde Beyzbol sopasıyla fotoğraf vermesiyle oluşmuştu, o günler açıktan karşı karşıya gelmeyen iki lider açısından Obama yönetimi bu fotoğrafla Türkiye’deki iktidara hizada kalma mesajı veriyordu.