Google Play Store
App Store

Uçan Köfteci’de gündelik hayatın akışında varlığı her zaman duyumsanan devletin Kurtuluş’taki düşük rütbeli ve belli belirsiz tezahürü filmin odağının kardeş kavgası, iktidar savaşı ve insan psikolojisi olması ile açıklanamıyor. Buna ikna olsak bile sorun bitmiyor, çünkü Emin Alper’in bir önceki filmi Kurak Günler’in hikâyesini besleyen, anlatının gücünü oluşturan rüyalarla, sanrılarla bezeli gergin atmosferi de Kurtuluş’ta yalnızca atmosfer olarak kalıyor ve bir şeyhin yükselişini temellendirmeye yetmiyor.

“Havalanmak keyfî, iniş mecburidir” | Uçan Köfteci ve Kurtuluş üzerine
Emin Alper’in Kurtuluş’u.

Ece Vitrinel

Geçtiğimiz hafta vizyona üç bol ödüllü yerli film birden girdi.

Altın Portakal’dan yedi ödülle dönen Seyfettin Tokmak’ın Tavşan İmparatorluğu, dünya prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde yaptıktan sonra katıldığı festivallerde özellikle oyuncusu Nazmi Kırık’ın performansıyla öne çıkan Rezan Yeşilbaş’ın Uçan Köfteci’si ve Emin Alper’in Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ile ödüllendirilen Kurtuluş’u. Son ikisi üzerine birkaç kelam etmek isterim.

“UÇMADAN ÖNCE UÇMAYI ÖĞREN”

Kısa filmi Sessiz ile 2012 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü kazanan Rezan Yeşilbaş ilk uzun metrajının hikâyesini Diyarbakır’da seyyar köftecilik yapan Kadir Arslan’ın gerçek hayattaki uçma tutkusundan esinlenerek oluşturmuş. Fakat film 6 Şubat depremlerinde ailesiyle birlikte ölen Kadir Arslan’ın gerçek hikâyesi değil.

Yeşilbaş bu gerçek hikâyeyi belgesele de dönüştürmeye hazırlanırken Uçan Köfteci’nin Kadir’i, Kadir Arslan’ın ismini, mesleğini ve uçma tutkusunu ödünç almış kurmaca bir karakter olarak kendi hikâyesini yaşıyor. Fakat ne mizahi unsurlarla örülü bu hikâye tek bir kişinin takıntısından ibaret, ne de Kadir’in uçma hayalinin sıkıntı yarattığı tek adres aşkla bağlı olduğu karısı Azize.

Rezan Yeşilbaş’ın Uçan Köfteci’si.

Mizah ve aşk demişken köfteci Kadir’in Gülen Gözler’in Fikret’e aşık Vecihi’sine benzer bir karakter olmadığını da hatırlatayım. Sophie’nin Dünyası’nı okuyup hayatı değişen, uçmadan önce uçmayı öğrenme girişimini Nietzsche’den alıntıyla temellendiren, okuyan, sorgulayan Kadir çok farklı tonda bir filmin, faili meçhul cinayetleri konu alan Gelecek Uzun Sürer’in (Özcan Alper, 2011) korsan film satıcısı Ahmet’i andırıyor daha çok. DVD’lerini bavulda taşıyan, bisikletle dolaşan, geçmişinden uzaklaşmak, yersiz yurtsuzlaşmak isteyen Ahmet gibi seyyar köfteci de hareket halinde. Derin film kültürüyle “CİNAMED” olarak tanınan ve Diyarbakır Sinematek temsilcisi olarak tanıtılan Ahmet çayhanede düzenli toplu gösterimler düzenleyip yakın çevresine de kimi zaman işkence olarak algılanacak ölçüde kendi zevki doğrultusunda filmler izletirken, Kadir belki daha az insanı bilgisi ve sorularıyla darlıyor, hatta derdinden anlayacak birkaç kişi de buluyor ama o da “gereksiz” bulunan okumaları ve “uyumsuz” addedilen huyları ile çevresinin dalga konusu oluyor. Ahmet’i evinde, filmin genç yan karakteri Kuto ile birlikte Angelopuolos’un Ulis’in Bakışı’nı izlerken gördüğümüz sahnede şöyle der Kuto: “Ya Ahmet abi bu ne zulüm! Gitmemi istiyorsan giderim.” Köfteci Kadir ailesinin çekirdek bölümüyle mutlu olduğu evinden gitmek istemese de uzaklaşmak istediği şeylerin neler olduğunu kavrıyoruz hızlıca. Yeşilçamvari ve pek de güçlü olmayan yan hikâye filmin biraz ayağına dolansa da fark etmiyor. Muhafazakâr aile örgütlenmesi, ranta dayalı kentsel dönüşüm, nefes aldırmayan kontroller, sadece uçmanın yasak değil paraşütün renginin de sorun olduğu bir coğrafyayı ardında bırakmaya çalışıyor Kadir.

Uçan Köfteci bu yönüyle sinema tarihimizin en nevi şahsına münhasır filmlerinden Kutluğ Ataman’ın 2009 tarihli Aya Seyahat’ini de çağrıştırıyor. Parodik bir sahte belgesel olan Aya Sehayat’te gerçek uzmanlar 1957’de Erzincan’ın bir köyünde cami minaresinden yaptıkları roketle aya gitmeye çalışan köylülerin bu yolculuğu nasıl tasarlamış ve bu uğurda neler yaşamış olabileceklerini yorumlar. Kadir’in pek de güven vermeyen paramotorundan çok da farklı olmayan minarenin etrafında köy enstitülerinden Sputnik’e, muhafazakarlık, modernleşme, köksüzleşme, göç, sınıf ayrımı ve küreselleşmeye dair bir anlatı örülür. Coğrafya kader olmadığı gibi uçma arzusu ve ihtiyacı da bireysel değildir. Gerçek dünya, içinde yaşanılan dönem o kadar gayriinsanidir ki biraz da delirmek, uçmak gerekir. Fakat Aya Sehayat’te bir havacılık uzmanının hatırlattığı gibi maalesef “havalanmak keyfî, iniş mecburidir.” Biz de bu pasla bastığı topraktan özgürleşmeye çalışanların değil toprağı ele geçirmeye çalışanların hikâyesinin anlatıldığı Emin Alper’in Kurtuluş’una dönelim.

KURTULUŞ NEREDE?

Emin Alper’in beşinci uzun metrajı Kurtuluş iki aşiret arasındaki toprak çatışmasını konu alan bir gerilim. Korucu Hazeran aşiretinin yıllar önce terk etmek zorunda bırakıldıkları köylerine geri dönen Bezarilerle girdiği mücadelenin seyri ise Hazeran aşiretinde iki kardeş arasında yaşanan iktidar mücadelesinin kazanına bağlı. Yeşilbaş gibi Alper de filminde gerçek bir olaydan yola çıkarak kurmaca bir hikâye anlatmış. Ve filmin Berlin Film Festivali’ndeki prömiyerinden itibaren gelen Kürt temsiline ve iki Kürt köyü arasında yaşanılanların bağlamından kopartılıp Habil ile Kabil çatışmasına indirgenmesine dair eleştirileri Alper tam da bu eksende karşılıyor, herhangi bir coğrafyada geçebilecek evrensel bir hikâye anlatmaya çalıştığını, cevabını aradığı şeyin bir insan topluluğunun başka bir insan topluluğuna en canavarca şeyleri nasıl yapabildiği sorusu olduğunu belirtiyor. Peki bu gerçekten mümkün mü?

Nurdan Gürbilek’in “tekil anın çözümlemesinden bütünün kristalini keşfetmek” diyerek çok zarif bir şekilde tanımladığı gibi mikrodan bütüne gitmek her zaman mümkündür ve sinema da bunu yapma konusunda oldukça mahir. Fakat Kurtuluş’a dönersek, nasıl seyyar köfteci Kadir’in ayaklarını kesmek istediği toprak herhangi bir coğrafyada değilse ve burada uçmaya çalışmak başka yerde uçmaya benzemiyorsa, bir köyde korucu olarak kalmış ve zorunlu olarak göç edenlerin arazilerine yerleşmiş bir aşiretin içindeki iktidar kavgası da herhangi bir coğrafyada geçmiyor. Uçan Köfteci’de gündelik hayatın akışında varlığı her zaman duyumsanan devletin Kurtuluş’taki düşük rütbeli ve belli belirsiz tezahürü filmin odağının kardeş kavgası, iktidar savaşı ve insan psikolojisi olması ile açıklanamıyor. Buna ikna olsak bile sorun bitmiyor, çünkü Emin Alper’in bir önceki filmi Kurak Günler’in hikâyesini besleyen, anlatının gücünü oluşturan rüyalarla, sanrılarla bezeli gergin atmosferi de Kurtuluş’ta yalnızca atmosfer olarak kalıyor ve bir şeyhin yükselişini temellendirmeye yetmiyor. Paranormale fazlaca yaslanıp bağlamı da ortadan kaldırdığınızda geriye kalan, bir grup insanın (bize söylendiği için kimler olduklarını biliyoruz) başka bir grup insana (onların da kim olduklarını biliyoruz) kadınların da kışkırtmasıyla yaptığı korkunç şeyler oluyor, bu korkunçluğun nedenlerine dair bir fikir ya da hissiyat değil. Gerçeküstüne başvurup toplumsal gerçekliğe dair bir şey söylemeyi birkaç gün sonra verilecek Oscar’larda aday olduğu kategorilerden pek azından ödülle döneceğini tahmin ettiğimiz Sinners başarıyor oysa. Emin Alper’in de huzursuzluğun filmini yapmakta çok başarılı bir yönetmen olduğuna şüphe yok. Kurtuluş her şeye rağmen güçlü girişi, temposu ve bu gergin atmosferi ile kendini izletiyor. Hâlâ vizyondayken sinemada izleyiniz. Geçen hafta vizyona giren Uçan Köfteci bu hafta İstanbul’da hiçbir salonda gösterilmiyor. Buna katılmayanlar da olacak biliyorum ama sinemamızın kurtuluşu biraz da bu filmlerin salonlarda izlenmesinden geçiyor.