Google Play Store
App Store

Toplumun büyük çoğunluğunun bu rejime karşı itirazlarının salt bir parlamenter sisteme dönüşün çok ötesinde, var olan sömürü düzenine karşı daha eşitlikçi, daha özgürlükçü radikal bir değişim talebi olduğunun farkına varılmadan ve bu doğrultuda bir değişim hareketi olarak örgütlenmeden de başarılı olunamaz.

Hayatı durdurmak ne kadar mümkünse bu iktidarı sürdürmek de o kadar mümkün

Politika Kolektifi

Bütün toplumsal dayanaklarını kaybetmiş bir iktidarın şimdi bir aile hanedanlığı olarak sürdürülmesi üzerine bir dizi operasyon yürütülüyor.

Muhalefet cephesi içinde parçalanmalar yaratmak da medya düzeninin ve sermaye ilişkilerinin, yeniden düzenlenmesine yönelik operasyonlar da bununla ilgili… Muhalif medya da dahil her alan düzenlenerek bu rejim dönüşümünün taşları döşenmeye çalışıyor.

Tek meseleleri ve büyük çaresizlikleri büyük çoğunluğunun karşısında olduğu toplumu buna ikna etmek ya da parçalayarak kendilerine bir çıkış yolu yaratmak.

Bunun için son günlerde bir de medya eliyle muhalif toplum üzerinde bir karamsarlık yaratılmaya çalışılıyor. Erdoğan’ın tüm olası adayları geride bırakarak birinci çıktığı anketler servis ediliyor, muhalefet iç çelişkilere yoğunlaştırılıp, sol bir tuhaf tartışmalar içine çekilmeye çalışılıyor.

***

Bütün bunların arkasındaki iktidar iç kavgalarla da sürüp giden bir çoklu -ve aşılamayan- kriz ortamı var.

Bunun karşısında ise toplumun bitmez tükenmez bilmeyen bir değişim iradesi var. On binlerle sokakta da karşılığını bulan, şimdi farklı ve yaygın biçimlerde süren direnişler var.

Asıl mesele de bu direnişleri birbirinden ayırmak ve muhalefet birbirinden koparmak. Bu yolda kimi adımlar da atılmış olsa da toplumda karşılık bulabildiğini söylemek mümkün değil.  Ancak muhalefet hareketleri olup biten karşısında şimdiki durumunu aşan bir alarma geçmesi gerektiği de ortada. Olup bitenler cambaza bak oyunlarıyla, dikkat dağıtan farklı tartışmalar içinde saklanıyor. Kurbağanın kısık ateşte alıştıra alıştıra kendi sonuna hazırlanması misali adımlarla muhalefet ve toplum uyuşturulmaya çalışılıyor.

Böyle bir iktidarın, tüm devlet imkanlarını elinde bulunduran ve Ortadoğu’daki Amerika’nın yeni planları içinde destek kazanmaya çalışan bu iktidar karşısında, mücadelenin mutlaka toplumsal direniş dinamiklerinin aktif ve birleşik bir mücadelesini zorunlu kıldığı anlaşılmalı. İktidar hesapları bozabilmek için böyle bir toplumsal mücadeleden başka yol olmadığı, Amerika ve NATO’ya güvence vererek, sermaye için daha iyi bir gelecek vaat ederek -onların desteklerini alarak- kazanma stratejisinin bir ölüm parendesi olmaktan başka bir anlama gelmediğinin farkına varılmalı.

Toplumun büyük çoğunluğunun bu rejime karşı itirazlarının salt bir parlamenter sisteme dönüşün çok ötesinde, var olan sömürü düzenine karşı daha eşitlikçi, daha özgürlükçü radikal bir değişim talebi olduğunun farkına varılmadan ve bu doğrultuda bir değişim hareketi olarak örgütlenmeden de başarılı olunamaz. Bugüne kadar mesele bir kişi ya da partinin iktidardan indirilmesi ve yerine bir başka kişinin ya da partinin iktidara gelmesi olarak görüldüğü oranda, kazanmanın yolları açılamadı. Bugün de aynı hatalara düşülmeden, iktidarın oyunlarını boşa düşürecek bir incelikli, bütünlüklü ve birleşik siyasetlere ihtiyaç var.

***

Belli ki şimdiye kadar yaptıklarından daha fazlasını yapacaklar. Muhalif toplumu sindirecek her tür aracı kullanacaklar. İktidarı ve muhalefetiyle etki ettikleri medyalardan kendilerinin tek seçenek olduğunu ilan edecekler. Kaos ve karmaşanın sona ermesinin kendilerine en az bir dönem daha iktidar yolunu açmaktan geçtiğini, mümkün olursa bunun bir babadan-oğula saltanata dönüşmesi gerektiğini tehdit ve şantajla, operasyon ve baskıyla dayatmaya çalışacaklar. Muhalefetin tüm damarlarını kesmeye, tüm seslenme araçlarını kısıtlamaya, her tür fitne fesatla muhalefeti kriminalize etmeye ve parçalamaya çalışacaklar.

Bütün bunların tek amacı bu kendi sonlarına giden süreci tersine çevirecek bir yol bulmak… Bu tersten söylersek saatleri ve zamanı durdurmaya, hayatın akışını dondurmaya benziyor… O yüzden asıl güvenilmesi gereken yer de toplum içindeki direniş dinamiklerinin içinde saklı kurtuluş iradesinden başka bir şey değil.

O ünlü sözle iktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara karşı direnişe dönüşüyor. Muhalefet hareketleri hayatın bu akışıyla birleşerek kazanacak, her şeye rağmen bugün umudun saklı olduğu yer de burası… Bir olup bu umudun peşinden gitme zamanı…

***

KENAR NOTLARI

NOT: 1

BİRLİKTE MÜCADELE DEVAM EDİYOR

19 Mart süreci Türkiye’de Haziran isyanından bu yana giderek yersiz yurtsuzlaşan toplumsal muhalefet dinamiklerinin yeniden yeşerebileceğini gösterdi. Gençlerin, kadınların, emekçilerin, emeklilerin, bu rejimle derdi olan tüm kesimlerin çareyi kendilerinde, birbirlerinde buldukları cesur bir meydan okuma olarak cumhuriyet tarihine not düşüldü. Ancak açığa çıkan öfke ve enerji hem düzen içi hem düzen dışı toplumsal muhalefet aktörlerin tahayyülleri -daha doğrusu tahayyülsüzlükleri- sebebiyle belli ölçülerde geri çekildi. CHP’nin esasında niyetli olmadığı ancak Beyazıt’ta aşılan barikatla artık görmezden gelemeyeceği bir mecburiyet olarak sokakta kalma hamlesi, zamanla yine kendi mantalitesinin sınırlarına geriledi. Her gün sıkılmadan, asimetrik polis şiddetine karşı korkmadan Saraçhane’de, ODTÜ’de toplanan, değiştirebileceğine inancı olan milyonlara birer seçmen muamelesi yapıldı, kent meydanlarındaki toplanmalar seçim mitingine çevrildi ve o sınırlar içerisinde de taban öfkesi söndü. Oysa o gün sokağa çıkan halk muhalefetinin güçlenebilmesi -hatta belki CHP’yi bile kurtarabilmesi(!)- yalnızca bir sokak radikalizmi ile değil, hayata değecek, zamanı durduracak anlamlı bir birleşik muhalefet zemini ve eylemliliği ile mümkün olabilirdi.

Bugün, 19 Mart ile başlayan yeni eşiğin 6. Ayında gençler kendi iradeleriyle yeniden sokağa çıkma cesareti gösteriyor. Kadınlar yeniden sokağa çıkmak için gün sayıyor. Emekliler bütçe görüşmelerinin başından bu yana mitinglerle, sokak eylemlilikleriyle hem dert ortaklarına hem de halkın tamamına bir araya gelme çağrısı yapıyor. Artık ayda 2 çocuğumuzu patronlara katlettiren MESEM’e karşı başta gençler tüm halk muhalefeti ses çıkarmaya, karşı durmaya çalışıyor. Bugün birleşik muhalefet kendisini biçimsiz, formsuz şekilde, el yordamıyla kurmaya çalışıyor.

Peki neden bugün yan yana gelmek dahi ancak el yordamıyla sağlanabiliyor? 19 Mart’ın sıcaklığında, sokağın büyüsüyle ‘biz bize yeteriz’ sanrısına kapılanlar, mücadeleden kaçmak için sembollerin arkasına sığınanlar, sonrasında da BOP denklemine uyumlu bir sosyalizm tartışmasını solun gündemine sokmaya çalışanlar derken bu kritik eşikte sol yeterince vakit kaybetti. Artık kafaları avuçların içinden çıkarıp sokağın sesini dinleme vakti geldi. Polemik solu elbette besler ancak bugün kendimize yeni dikkat dağıtıcılar bularak, yaşamın kendiliğinden getirdiği mücadele dinamiklerinden gözlerimizi ayıramayız. 7’sinden 70’ine inşaatlarda, sanayilerde yaşamını kaybeden bir halkın içinden çıkıp, sınıf mücadelesinin belirleyiciliğini konuşmak kime yarar? Gündelik yaşamın her anını her alanını belirleyen, çekmecesi yeni şeriat taslaklarıyla dolu bir iktidarın gölgesinde, devletsiz-iktidarsız sosyalizmi konuşmak neye hizmet eder? Gezi’yle kıyasladığımızda bugün iktidarın devletin tüm olanaklarını ele geçirdiği, çocukluğu 2015 Haziran-Kasım, 15 Temmuz, OHAL, TAK ve IŞİD saldırıları arasında şekillenen gençlerin sokağa çıkmaya cesaret gösterdiği dönemde sırtımızı dönüp tekrar tekrar aynı bayatlamış kimlik, sembol, tarih tartışmalarını yapmanın bedeli ne olur?

Gençler, emekliler, kadınlar, emekçiler peş peşe yeniden sokaklara düşerken, bu ülkenin en örgütlü kesimlerine düşen sorumluluğun ne olduğu konusunda şüphesi olan kaldı mı? Bir araya gelmenin önünde başka tereddüdü olan var mı?

Erdoğan, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile.

NOT: 2

‘PİYASA DEMOKRASİSİ’, AB SAMİMİYETİ

19 Mart sonrasında ana muhalefetin hem merkezinde hem çeperinde çaresizlikten ve fikri sefaletten kaynaklı bir eğilim giderek kendisini daha çok gösteriyor: piyasa rasyonalitesine dönerek, AB’ye güvence vererek bu ülkenin kurtarılabileceği fikri. Bugün ana muhalefetin lideri de medyadaki isimler de yarı sitemkar biçimde nasıl AKP’den daha iyi bir küresel aktör olacaklarını anlatmaya çalışıyor. Hatta sadece Türkiye’nin değil, batının da küreselleşmeden vazgeçtiği için daha fazla otoriterleştiğini anlatıyor!

Bu yalnızca basit bir yanılgı değil, aynı zamanda halkla açılan zihinsel mesafenin sonucu. Yeni olmadığına şüphe yok, 2023 seçimlerinde ekonomiyi Babacan zihniyetine emanet edileceğine dair güvenceler vermek de bu aklın başka bir dehasıydı! Oysa belki birçok örneğine kıyasla biz, Türkiye halkı, neoliberalizmin getirdiği derin yoksulluğu, bizzat piyasacılığın imkan verdiği otoriterleşmeyi canlı canlı yaşadık. 2000’lerde dağıtılan kredilerin yarattığı yalancı baharın Türkiye tarihinin en otoriter çalışma rejimini nasıl yarattığını, hem yasal hem toplumsal çerçevede dayatılan örgütsüzleştirme, bireycileştirme dalgasının halkın siyasal alanını nasıl daralttığını hepimiz yaşayarak öğrendik. Sendikaların, meslek örgütlerinin, öğrenci hareketlerinin yerini tarikat ve cemaatlerin almaya başladığı karanlığı aşabilmek için milyonlar olarak Gezi’de bir araya geldik. O gün de karşımızda en ‘rasyonel’ ekonomistler vardı, kabine ‘en AB’ci benim’ yarışı yapıyordu!

Avrupa’da iktidarlarda ister sağcılar ister sosyal demokratlar olsun, Türkiye’ye yaklaşım hiçbir zaman Washington’un sunduğu tasarının ötesine geçmedi. Türkiye göçmenler için bir tampon bölge olarak kaldığı sürece 2010’lardan bugüne kadar Erdoğan AB’nin tam desteğini almaya devam etti. Dün AB bu desteği sağlarken nasıl bir motivasyona sahipti de bugün hem Suriye hem Ukrayna sahasında çok daha aktif olarak görevlendirilen bir Erdoğan’ı desteklemek yerine CHP’ye arka çıksın?

Küreselleşmeden bildiğimiz anlamıyla vazgeçildiği bir döneme giriyoruz. Ancak hem AB hem de ABD’nin, birbiriyle de Türkiye ile de kurduğu ilişkilerin parametreleri değişmedi. Trump bugün hem Doğu Avrupa hem Orta Doğu’daki açık -ve açılması beklenen- cephelerle bizzat ABD ordusunun ilgilenmesini istemiyor. Bunun için ki son NATO zirvesinde de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda da Avrupa ülkelerini savunma bütçelerini artırmaları için açıkça tehdit etti, Rusya ile ekonomik ilişkilerini sürdüren üyeleri bizzat kürsüden azarladı. Erdoğan’a düzülen methiyeler de keza orta doğudaki askeri ve siyasi beklentilerin bir yansıması. Dolayısıyla küreselleşme, ABD’nin deniz aşırı operasyonlarla, milyonlarca insanı bizzat kendi askerlerine katlettirmesi bağlamında sona ermiş olabilir. Bundan sonra Doğu Avrupa cephesini Batı Avrupalılara, orta doğuyu Türkiye ve İsrail’e emanet ediyorsa da yine kendi çizdiği tasarı üzerinden emanet ediyor. Bu yeni eğilimden yola çıkarak batının artık ‘anti demokratik’ bir muhtevaya kavuştuğunu söyleyebilmek ancak demans belirtisi olabilir. Bugün Türkiye’nin -ister AB olsun ister ABD- batıya seslenmesi gereken bir konu varsa o da bu halkın çocuklarının, bu ülkenin kardeşlik hukukunun, boğazlarının, üslerle işgal edilen topraklarının Pentagon kumandanlarının ya da Brüksel koridorlarının hizmetinde olmayacağını söyleyebilmektir. Kore savaşının ardından Türk askerinin çok ucuza, 23 cent’e mal olduğunu söyleyen Amerikalı yetkiliye 1953’te Nazım’ın söylediği gibi:

“Yalnız bir mesele var Mister Dalles, 

herhalde bunu sizden gizlediler: 

Size tanesini 23 sente sattıkları asker 

mevcuttu üniformanızı giymeden önce de, 

mevcuttu otomatiksiz filan, 

mevcuttu sadece insan olarak 

mevcuttu, tuhafınıza gidecek, 

mevcuttu hem de çoktan mı çoktan, 

daha sizin devletinizin adı bile konmadan.”