Hedef sosyalizm fikrini ortadan kaldırabilmek

Yusuf Tuna Koç
Trump’ın geçtiğimiz hafta Venezuela’yı bombalaması, Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırarak ABD’ye getirmesi, tüm dünya açısından yeni bir dönemin başlamakta olduğu tartışmalarını da beraberinde getirdi. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisinde altını çizdiği “Batı yarım küre bizim” ifadesini barbarlıkla fiiliyata geçirmesi, bunu yaparken hem uluslararası hukuku ayaklar altına alması hem de hiçbir meşru temelinin dahi olmaması, yakın gelecekte dünyanın gidişatına dair birçok kaygıyı da ortaya çıkardı.
En çok konuşulan da ABD’nin hegemonya kaybederken daha çok silaha sarıldığı. Bir Çin atasözünün dediği gibi, “eğer bir yerde küçük insanların büyük gölgesi oluyorsa orada güneş batıyor demektir”. Bugün de Trump’ın gölgesi Latin Amerika’ya, Bolivarcı devrimin yaşayan temsilcilerine uzuyor, özel timler ve F-35’ler ile.
ABD’nin Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika’yı odağına almasına dair bugün birçok farklı görüş tartışılıyor. ABD’nin küresel hegemonyasının zayıflaması, Çin ile bölgesel rekabet, sosyalizm deneyimini ortadan kaldırma çabası, enerji kaynakları üzerinde hegemonyası…
Tüm bunları ve daha fazlasını, Tricontinental Enstitüsünden Hindistanlı sosyalist Vijay Prashad ile konuştuk.
ABD neden şimdi odağını Latin Amerika’ya çevirdi, bahsedilen “Donroe Doktrininin” hedefi nedir, mesele yalnızca petrol mü yoksa Çin ile girişilen hegemonya mücadelesi ile ilgisi var mı?
ABD ile ilgili en güzel şey sanırım ne yaptıkları konusunda yalan söylememeleri. Her yıl ne yapacaklarına dair bir strateji belgesi de yayınlıyorlar. Trump tarafından yayınlanan ulusal güvenlik strateji belgesi son derece şeffaf, henüz birkaç hafta önce açıklandı. Burada dünya düzeninin değiştiği belirtiliyordu, bunu kabul etmeleri önemli. Ayrıca batı yarım kürenin kendilerinin olduğunu belirterek Monroe doktrinine Trump eklemesi ile döndüklerini söylediler. Bu da Monroe Doktrinini ellerinden gelen tüm imkanlarla uygulayacaklar demek. Esas olarak anlamamız gereken ise neden Monroe Doktrinine vurgu yaptıkları. Bunun tesadüfi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü 1821’de yayınlanan Monroe Doktrini, Latin Amerika bağımsızlığı, Simon Bolivar ve San Martin’e karşı mücadeleyi hedefliyordu. James Monroe’nun 1821’de yapmaya çalıştığı şeyi şimdi Trump yapmaya çalışıyor ve nispeten iyi durumdalar. Chavez’in yeniden canlandırdığı Bolivarizmin yok edilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Bunu yok edebilmek de Venezuela ve Küba’daki hükümetleri ortadan kaldırabilmekle mümkün. Çünkü diğer ülkelerde sağ hükümetler zaten ilerliyor. Arjantin, Şili, Bolivya, Ekvador ve Peru’da bunu görüyoruz. Kolombiya ve Brezilya’da da sağ geri dönecek. Peki geriye ne kalıyor? Venezuela ve Küba. Bu iki ülke Latin Amerika solu için ilham kaynakları. Eğer bu iki ülkede sol ortadan kaldırılabilirse, eğer Venezuela aşağılanabilirse, hükümeti değiştirmene dahi gerek kalmaz. Eğer bir ülkenin onurunu kırabilirsen solu moral anlamda yıkabilirsin. Solun bir sembolü kalmaz, buluşabilecekleri bir yer kalmaz. Karakas bir buluşma noktası ve bu çok önemli. Chavez petrolden gelen gelirle solu bir araya getirebiliyordu. Konferanslar, eylemler düzenleniyordu. Tüm bunlar ortadan kalkacak, Latin Amerika solu merkezini kaybedecek ve tüm kıta ABD kontrolüne girecek. Esas mesele bu. Petrolün çalınması değil tek başına. Petrolün Latin Amerika solunun inşası için kullanılabilmesinin ve ABD hegemonyasına kendi yarı küresinde karşı çıkabilmenin önüne geçebilmek.
Yani mesele bir fikrin merkezini ve sembolünü ortadan kaldırabilmek.
Bence mesele burada ekonomiden öte siyaset. Daha doğrusu ilk akla gelen anlamıyla ekonomi değil. Eğer Venezuela zengin bir ülke olmasaydı, solu güçlendirecek imkanlara sahip olamazdı. Eğer yoksul bir ülke olsa tüm bu buluşmalar gerçekleşemezdi. Dolayısıyla birbiriyle bağlantılı.
Birçok yorumcu Venezuela meselesini ABD’nin Çin ile hegemonya mücadelesi etrafında yorumluyor. Fakat Trump petrolü Çin’e satmaya devam edeceklerini söyledi. Bu da şöyle bir soru işareti doğuruyor. Çin üretken bir güç. Bugün ABD’nin avantajı Çin’e satılacak petrolün fiyatını belirlemek olacak. Dolayısıyla ister Venezuela petrolü ister Lityum üçgeni olsun, kontrol ABD’de olsa dahi küresel üretimde hegemonik güç Çin olmaya devam ediyor. Yalnızca kaynakların kontrolü üzerinden Çin’i geriletebilmek mümkün mü?
Ben Şili’de yaşıyorum. Şili’nin en büyük ticari ortağı Çin. Eğer ABD mevcut aşırı sağ hükümetine artık Çin’e satış yapamazsın dese kim Şili minerallerini satın alacak? ABD bu hammaddeleri alacak sanayi kapasitesine sahip değil. Dolayısıyla Şili hükümeti siyasi sebeplerle yıkılır. Yani ABD Çin’e satışı engelleyemez, bu imkansız. Esas çelişki bu. ABD’nin uğraşması gereken çelişki de bu, fiyatları kontrol etmeleri mesele değil. Bu çelişkiler herkes kadar ABD’nin iktidarına da sorun yaratıyor. Buna bir çözüm yok. Bu çelişkiler tarihi ilerletir, sınıf çatışmalarının devamını sağlar. Ki Washington açısından bu çelişkiyi çözebilmenin tek yolu ABD’nin üretken kapasitesini artırıp bu hammaddelerin alıcısı haline gelebilmesi. Bunu yapamazsa hammadde ve hizmet satışları Çin’e akmaya devam eder. Demir madenleri de aynı şekilde. Latin Amerika’da çok ciddi bir demir üretimi var, Çin olmazsa bu demiri kim almaya devam edecek?
Sence Venezuela siyasetinde bundan sonra neler olacak? Delcy Rodriguez önemli bir konuşma yaptı, petrolü ülkenin faydası gözetilerek kullanmaya devam edeceklerini, inşa edilen devrimi sürdüreceklerini söyledi. Yakın zamanda ülke siyasetini ne bekliyor?
Rodriguez Maduro’nun eski yoldaşı. Sosyalist Birliğin kuruluşunda birliktelerdi. Marksist Leninist, mücadeleden kaçacak biri değil. Ancak şunun anlaşılması gerekiyor, Venezuelalılar uzun zamandır ilk kez bu kadar şoke edici bir durumla karşı karşıyalar. Biliyorsunuz Latin Amerika daha önce hiç bombalanmadı. Panama bombalandı ama o Orta Amerika’daydı. Birçok darbe oldu ama Latin Amerika daha önce hiç bombalanmadı. Irak’taki bir bombalamadan da farklı bir durum, 150 savaş uçağı havada bekliyordu. Türkiye ordusunun kaç savaş uçağı var?
200 civarı olması lazım.1
Neredeyse tüm savaş uçaklarınızı kullandığınızı düşünün. 150 uçak aynı anda Venezuela göklerinde bekliyor, bu daha önce görülmemiş, inanılmaz bir durum. Tüm ülke şokta, ciddi bir korku var. Trump yeniden bombalayacağını söylüyor. Ya 50 varil petrol verirsiniz ya da yine bombalarım diyor. Korkunç bir tehdit. Buna da duyarlı olmalıyız. Delcy Rodriguez Venezuela’nın Gazze’ye dönmesini istemiyor. ABD ve İsrail tüm dünyaya neler yapabileceğini gösterdi. Başka hiçbir ülke bunları yapamaz. Buna duyarlı olmamız gerekiyor, milyonlarca insanın lideriyseniz onların hayatıyla sorumsuz davranamazsınız. Solda kimileri neden Venezuela geri çekiliyor diye soruyor. Kendi halkının hayatıyla zar atarak ileri adım atamazsın.
MADURO’YA YÖNELİK SUÇLAMA KALMADI
Trump Maduro’yu kaçırdıktan sonra Machado ya da Guaido’yu iktidara getirmeyi düşünmedi. Sanırım Venezuela’da iktidarın halk desteği ya da tersinden muhalefetin tabansızlığına dair önemli bir işaret bu durum.
Bu da enteresan. Guaido zaten siyaseten bitmiş durumda. Ancak Machado örneği daha ilginç. Tabi ikisi için de şu söylenebilir ki ülkenizi ABD için satmak mantıklı değil. Eğer ülkenize ihanet edecekseniz bunu ABD için yapmayın. Kendi iyiliğiniz için söylüyorum. Güvenebileceğiniz bir aktör için ihanet edin. Machado artık Nobel ödüllü. Bununla mutlu olmalı. Konuşmalar yaparak dünyanın her yerinde binlerce dolar kazanabilir. Şirket toplantılarında konuşabilir. Aç kalmaz. Ancak Venezuela devlet başkanı da olamaz. Çünkü sanırım ABD şunun farkına vardı, belki de Maduro geçen seçimi kazanmış olabilir. Bu çok ilginç bir itiraf. Eğer Delcy Rodriguez’in devam edebileceğini söylüyorlarsa bu bir anlamda partinin seçimi gerçekten kazanmış olduğu anlamına gelir. Kartel suçlamalarından da geri adım attılar. Maduro’nun liderlik ettiğini iddia ettikleri kartelin gerçekte var olmadığını kabul ettiler. Şimdi ellerinde kalan tek iddia olan seçim hilesi suçlamasını da fiiliyatta kabul etmiyor gözüküyorlar, Rodriguez devam ettiğine göre. O zaman Maduro’yu artık neyle suçlayacaklar? Silah sahibi olmakla mı? Bu ABD’nin yetki alanında değil. Türkiye’de otururken istediğin silaha sahip olabilirsin, ABD buna nasıl karşı çıkabilir? Maduro Venezuela ordusunun başı, denilebilir ki zaten koca bir ordusu var. Buna ne yapabilirsin ki?
Irak’ta kitle imha silahlarından, Suriye’de kimyasal silahlardan Venezuela’da otomatik silahlar var iddiasına kadar düşmek…
Evet yani bu ne anlama geliyor? İnsanlar suçlamaları okudukça gülüyor.
Dediğiniz gibi eğer narko-terörizm suçlaması yoksa ABD’nin çizdiği sınır ötesi operasyonun da hukuki çerçevesi kalmıyor. Maduro hangi temelle tutulmaya devam edilecek? Yalnızca güç gösterisi olarak tutacaklar gibi görünüyor.
Burada da bir sorun var. Bu saldırının bir işgal değil bir emniyet operasyonu olduğunu iddia ediyorlar. Çünkü eğer bu bir işgalse ve bir ülkenin liderini ele geçiriyorsanız, bu devlet başkanı dokunulmazlığının ihlali. Bu yüzden hayır bu polisiye bir mesele diyorlar. Hatta bu İsrail’e gidip Mahmud Abbas’ı tutuklama hakkı verir. Yaşananların nasıl bir tehlike yarattığını görmeniz için söylüyorum. Çok korkunç bir emsal yaratılıyor şu anda Venezuela ile. Neden Hint hükümeti Bangladeş başkan vekilini kaçıramasın? Eğer devlet başkanı dokunulmazlığı yoksa alıp götürebilirler. ABD’nin yaptığı uluslararası hukuk açısından son derece tehlikeli. Zaten tüm uluslararası anlaşmalardan çekiliyorlar, Paris anlaşması, vs. Ama bunun ötesinde çok taraflı sistemi yok etmek istiyorlar.
LİBERALİZM ÖLDÜ YAŞASIN NATOİZM
Başta söylediğiniz gibi Trump şu an Bolivarcı devrimi, sosyalizm fikrini yok etmeye çalışıyor. Ancak sanırım yok edilen sadece bu değil. Liberalizmden, sözde kural temelli düzenden de tamamen vazgeçilmiş gibi duruyor. Almanya cumhurbaşkanı Steinmeier ABD’nin dünya düzenini tehdit ettiğini iddia etti. Dolayısıyla evet belki Bolivarcı devrimi yıkıyorlar, ancak yanında liberal dünya düzenini de götürüyorlar.
İlk olarak şunu sormak isterim, kural temelli uluslararası düzeni ilk ne zaman duyduk? Biden döneminde olması lazım. Belki Anthony Blinken’in ağzından. Ne zaman dünya düzeninin kontrolünü kaybetmeye başlasalar kural temelli düzenden bahsediyorlar. Şimdi birçok şeyin kontrolünü kaybetmiş durumdalar bu sebeple de çok taraflı düzeni tamamen ortadan kaldırmaya karar verdiler. Bunun kendilerini zincirlediğini düşünüyorlar. Dolayısıyla şimdi Çin, Rusya BM sözleşmesinden, çok taraflı düzenden bahsediyor, son derece ironik bir zamandayız.
Bugün liberalizm nedir örneğin? Ölmüş durumda. Avrupa liberalizmi nerede? Göremiyorum. Görebildiğim şey ise Natoizm. NATO ideolojisi. Büyük bir ordu kur, büyük bir sopa kullan. Bu Natoizm. Avrupa’daki hegemonik ideoloji bugün bu, sağ ya da sol değil. Sağ konusunda çok endişeli konuşuyorlar ama bugün mesele sağ da değil, Natoizm.
ABD’nin emperyalist merkez olarak hegemonyasının zayıfladığı için giderek daha fazla askeri güce sarıldığına ilişkin birçok analiz var. Hem son yıllarda açılan cepheler hem de ABD’nin odağını Latin Amerika’ya daraltması da bu yorumları daha fazla sıklaştırıyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?
Açık konuşmak gerekirse esas soru ne türden bir güç kaynağına sahip olduğun. ABD’nin ana güç kaynağı ordusu. Yılda 1 trilyon dolardan fazla para harcıyorlar. Mal ve hizmet üretmiyorlar, son birkaç kuşaktır üretim kapasitelerini yok ediyorlar ancak askeri güçleri yerlerinde. Enformasyon güçleri de yerinde. Örneğin, evet BirGün düzgün habercilik yapıyor ancak Türkiye medyasının geri kalanına bakalım. Temelde ABD’nin verdiği brifingleri yayınlamaktan öteye gitmiyorlar. Enformasyon ve askeri güçleri dolayısıyla inanılmaz boyutta. Ancak ekonomik ve toplumsal güçleri zayıflıyor. Fakat askeri ve enformasyon açısından bakarsak, Gazze’de yaşanan soykırıma insanların nasıl baktığına bakın örneğin. Ya da Uygurlara gerçekten soykırım yapıldığına ne kadar çok kişinin inandığına.
ÇÖZÜM ÇOK KUTUPLULUK DEĞİL KUTUPSUZLUK
Son olarak Çin hakkında konuşmak istiyorum. Benzer şeyler Putin için de söylenmişti, Esad hükümeti cihatçılar tarafından düşürüldüğünde Rusya’nın Suriye’yi sattığı yorumları yapılmıştı, şimdi benzeri Çin ve Venezuela bağlamında konuşuluyor. Belki emperyal anlamda bir güç zayıflamasından bahsedebiliriz, ancak gerçekten çok kutuplu bir düzene yaklaştığımızı, Çin veyahut başka bir aktörün hegemonyasının arttığını söyleyebilmek mümkün mü, yoksa ABD’nin tüm dünyayı katletmeye devam ettiği bir gelecek mi var önümüzde?
Bence dünyada yaşananları anlayabilmek için kullanabileceğimiz kavram çok kutupluluk değil. Bunun yerine Küresel Güneyin yeni moderninden bahsedebiliriz. Çok kutuplu dünyadan bahsedildiğinde kutuplardan bahsetmemiz gerekiyor, Çin bir kutup değil, herkesle ilişki kurmak istiyor, çok taraflılığa inanıyor, kutup olmak da istemiyor, NATO mantalitesine sahip değil. Çok kutupluluk gelişmekte olan ülkelere NATO mantığı dayatır. Gelişmekte olan ülkelerle ilişki kurarken NATO mantığı ile yaklaşmıyorlar. Ancak yeni bir evre olduğu aşikar ve bu zayıf ya da güçlü olabilir, şu anda zayıf. Güçlenebilir. Bu diyalektik bir süreç. İnsanların isteği çok kutupluluğun oluşması yerine tek kutupluluk fikrinin ortadan kalkması, çok taraflılığın ve BM uluslararası hukukunun uygulanması olabilir. Buna da yakın değiliz. İlk olarak Küresel Güneyin bu yeni moderninin güçlenmesi gerekiyor. İletişim kabiliyetini güçlendirmesi gerekiyor. Çin hala dünya için bir bilinmeyen, çok kutupluluk dayattıkları söyleniyor ancak bu doğru değil. Çin’in dünya görüşü pek kimse tarafından bilinmiyor. Küresel güneye dair yeterince fikrimiz yok. ABD’de birine Türkiye’nin başkenti neresi diye sorsak ne derler?
En iyi ihtimalle İstanbul, muhtemelen İran ya da Irak…
Kaç kişi Nijerya’nın başkentini biliyor? Bunlar aptalca gelebilir ama mesele enformasyon savaşı. Küresel Güney bu evrede zayıf olabilir ama güçlenebilir. Güney Afrika’nın İsrail’i Uluslararası Adalet Divanına götürmesi örneğin, güçlü bir hamleydi. Dolayısıyla bu denge nihai değil, hareket halinde. Ancak nasıl Türkiye’nin küresel nüfuzunu istemiyorsak Çin’inkini de istemiyoruz. Hintliler bunu istemiyor. Aşırı sağcı Hint İçişleri Bakanı NATO mantalitesine dahil olmak istemiyoruz dedi. Düşünün. Bence Çin’in görüşü de bu.
n Sanırım tüm tartışmaların Çin vs. ABD konusuna gelmesinin bir sebebi de şu, gücün, hegemonyanın aktarımı ister bir kutuptan diğerine olmasın, bir kutuptan dünyanın kalanına şeklinde olsun, yine de bir güç mücadelesi gerektirir, basit bir bilinç dönüşümü bile reel bir güç mücadelesi gerektirir.
Bu yüzden böyle bir güç mücadelesi de ancak uluslararası sınıf mücadelesi ile mümkün. Örneğin Türkiye’deki bir seçim dahi uluslararası sınıf mücadelesinin parçasıdır, yalnızca Türkiye’deki siyasete dair değildir. Türkiye’de bir işçi köylü iktidarı tüm dünyadaki sınıf mücadelesini etkileyebilir.
1- TSK gerçekten de 200 F-16’ya sahip.
Kaynak: TUSAŞ



