Hegemonya artık yapay zekâda
2025’in önemli gelişmelerinin başrolü yine yapay zekâdaki gelişmeler oldu ve bilim insanlarının tahminlerini aşan ilerlemeler görüldü. Dünya liderliğini Trump mı yoksa Putin mi üstelenecek derken gidişat yeni hegemonya sahipliğini yapay zekânın alacağını gösteriyor.

İktidarın sopası inceldi, parladı ve bir uygulama güncellemesine dönüştü. 2025’te hegemonya artık toprağı değil, dikkati; fabrikayı değil, algoritmayı yönetir oldu.
Güç, tarihte neredeyse hiçbir zaman “haklı” olana verilmedi; daha çok “daha iyi araca” sahip olana gitti. Taş Devri’nde bu araç sopaydı. Bronz Çağı’nda mızrak. Sanayi Devrimi’nde fabrika. 20. yüzyılda petrol ve nükleer teknoloji. Bitirmek üzere olduğumuz 2025’te ise daha sessiz, daha kibar ve daha tehlikeli bir araç sahnede: yapay zekâ. Üstelik bu kez sopayı kimin tuttuğunu çoğu zaman görmüyoruz; çünkü sopa, uygulama güncellemesiyle geliyor ve “güvenlik iyileştirmesi” diye paketleniyor.
“Hegemonya” tam da bu noktada anlam kazanıyor. Hegemonya, kaba kuvvetle değil rıza üreterek kurulan egemenliktir. İnsanlara “bunu yapacaksın” demek yerine, “zaten bunu istiyorsun” duygusunu yerleştirmektir. İtalyan Marksist filozof ve politikacı Antonio Gramsci’nin bundan neredeyse yüz yıl önce işaret ettiği gibi, iktidar yalnızca copla değil; okul, medya, kültür ve gündelik hayatın “normal” diye sunduğu şeylerle de kurulur. Bugün bu “normal”i çoğu zaman algoritmalar paketleyip önümüze koyuyor: hangi haberi göreceğiz, hangi videoda kalacağız, hangi başlık “trend” olacak, kime sinirleneceğiz, neye güleceğiz. Üstelik bütün bunlar olurken bize sürekli şu fısıldanıyor: “Merak etme, bu senin tercihin.”
Dünün hegemonyası toprak ve sanayi üstünden yürürdü; bugünün hegemonyası bilgi, dikkat ve davranış üstünden yürüyor. Yani mesele artık yalnızca neye sahip olduğunuz değil; insanların neyi gördüğü, neyi unuttuğu, neye kızdığı ve neye güldüğüdür. Kısacası savaş alanı ekranın kendisi. Ekranın arkasında kimin oturduğu ise kamunun şeffaf tartışmalarıyla değil, platformların kapalı kararlarıyla belirleniyor. “Tarafsız algoritma” masalı burada devreye giriyor: sanki dünya kendi kendini sıralıyormuş gibi. Oysa sıralama, bir değer yargısıdır; değer yargısı da güçtür.
2025 NE GETİRDİ?
2025’in kırılma noktası şu oldu: Yapay zekâ “yardımcı” olmaktan çıkıp altyapıya dönüştü artık. Birinci örnek, çok-modlu büyük modellerin (metin+ses+görüntü) gündeliğe gömülmesi. Google’ın 2025’te duyurduğu Gemini 3 hattı, daha güçlü akıl yürütme ve çok-modlu anlama iddiasıyla ürünlerin içine yerleşti; yapay zekâ artık ayrı bir uygulama değil, ekosistemin dili1. Bu iyi haber gibi durur: erişilebilirlik artar, işler hızlanır. Kötü haber ise şudur: dil tekleşirse, düşünme de tekleşir. “Herkesin asistanı” kısa sürede “herkese aynı öneri”ye dönüşebilir; farklı olanı değil, tıklananı büyütür.
İkinci örnek, “yapan” yapay zekâ: yalnızca konuşan değil, eylem üreten modeller. 2025’te Nvidia ve akademik ortakların duyurduğu NitroGen gibi genelci modeller, binlerce oyunda aksiyon almayı öğrenerek “GPT-for-actions” fikrine yaklaşıyor: gördüğünü yorumluyor, karar veriyor ve uyguluyor2. Oyun deyip geçmeyin; oyun, karmaşık dünyaların ucuz simülasyonudur. Bu tip sistemler robotik ve otonom kontrol için bir sıçrama tahtası olabilir. Yani hegemonya artık sadece “ne düşündüğümüzü” değil, “ne yaptığımızı” da optimize etmeye talip.
Üçüncü örnek, bilimin en hassas yerine dokunuyor: molekül tasarımı. MIT’nin 2025’te tanıttığı BoltzGen gibi üretici modeller, biyolojik hedeflere bağlanacak protein bağlayıcılarını sıfırdan tasarlamayı hedefliyor3. Harika: yeni ilaç adayları, daha hızlı Ar-Ge, belki daha ucuz tedavi. Fakat küçük bir ayrıntı var: bilgi üretimi hızlanırken, bilgiye erişim aynı hızda kamusallaşmıyor. “Çığır açıcı” keşifler çoğu zaman patent duvarının arkasında kalıyor; kamusal sağlık ihtiyacı ile şirket kârı arasında bilim, sık sık arada sıkışıyor.
BirGün okuru şunu bilir: teknoloji nötr değildir; onu kimin, hangi amaçla tasarladığı belirleyicidir. Yapay zekâ ekosisteminin yakıtı veri, motoru çip, direksiyonu platformlardır. Veriyi kim topluyor? Çipi kim üretiyor? Platformu kim yönetiyor? Bu sorulara yanıtınız yoksa, “egemenlik” lafı afişte kalır. Çünkü yeni hegemonya sınır kapılarında değil; veri merkezlerinde, tedarik zincirlerinde, standartlarda ve lisans sözleşmelerinde kuruluyor. Üstelik enerji ve soğutma maliyetleriyle büyüyen veri merkezleri, teknoloji tartışmasını doğrudan bir emek-enerji-ekoloji meselesine çeviriyor: bedeli kim ödüyor, getiriyi kim topluyor?
Hegemonyanın bu yeni biçimi daha sinsi: zor kullanmadan işler. “Kabul ediyorum” butonuna basan parmağınız yalnızca bir hizmeti değil, bir ilişkiyi de onaylar: dikkatinizin, davranışınızın ve zamanınızın pazarlanmasını. Eskiden propaganda gürültülüydü; bugün kişiselleştirilmiş akış sessizdir. Eskiden sansür kapıdaydı; bugün görünmez sıralama motorunda. Sopalar gitti, algoritmalar geldi. Gürültü azaldı, etki arttı. İnsanlık belki de tarihinde ilk kez, yönlendirildiğini bu kadar az hissederek bu kadar çok yönlendiriliyor. Ve ironik biçimde bunu “konfor” diye alkışlıyoruz.
Mağara duvarındaki tanrılar geri döndü; sadece bu kez bulutta çalışıyorlar. Biz de her gün, küçük bir dua gibi, aynı cümleyi tekrarlıyoruz: “I agree.”
Peki ne yapacağız? En azından şunu: Yapay zekâyı “kaçınılmaz kader” diye değil, kamusal denetim ve hesap verebilirlik meselesi diye konuşacağız. Veri tekellerini, tedarik zincirlerini ve algoritmik şeffaflığı siyasetin merkezine koymadan bu yeni hegemonyayı sadece izleriz.
Kaynaklar:
1: https://blog.google/technology/ai/2025-research-breakthroughs/


