Her seçim yeni bir evren mi yaratıyor?
Çoklu evrenler fikri, evrenin doğası kadar benlik, kimlik ve özgür irade gibi kavramlar hakkında da derin düşünmeye davet eder. Eğer her seçim, her olasılık ayrı bir evrende gerçekleşiyorsa; bu, özgür iradeyi nasıl etkiler?

Biz, sınırsız sayıda evrenden sadece birinde mi yaşıyoruz? Bu fikir ilk bakışta bilimkurgu gibi görünse de modern fizik ve kozmoloji artık bu düşünceyi ciddi biçimde ele alıyor. Paralel evrenler ve çoklu evrenler kavramının bilimsel temellerine ve felsefi yansımalarına bu yazımda kısaca değinmek istiyorum.
Evren dediğimiz şey, zaman ve mekân içinde madde ve enerjinin tümünü kapsayan bir bütündür. Modern kozmolojik gözlemler, bu bütünün yaklaşık 13.8 milyar yıl önce "Büyük Patlama" adı verilen bir tekillikten doğduğunu gösteriyor. Evrene bakışımızı şekillendiren iki temel teori var: Genel Görelilik Teorisi ve Kuantum Alan Teorisi. Genel Görelilik, kozmosu büyük ölçekte incelerken; kuantum mekaniği, atom altı düzeyde evrene dair bambaşka bir bakış açısı sunar. Özellikle kuantum dünyası, zaman zaman mantığımızın sınırlarını zorlamaktadır. Örneğin, dalga olarak bildiğimiz ışık aynı zamanda parçacık gibi davranabilir; elektron gibi parçacıklar ise dalga özellikleri gösterebilir. Bunun en çarpıcı örneği, muhtemelen daha önce duymuş olduğunuz meşhur "çift yarık deneyidir." Bu deneyin açıklanması için 1920’lerde Danimarkalı fizikçi Niels Bohr tarafından ortaya atılan ve sonrasında Werner Heisenberg tarafından geliştirilen Kopenhag Yorumu’na göre, bir parçacık girebileceği tüm mevcut durumları aynı anda barındırır. Buna “süperpozisyon” denir. Bir kutunun içine hapsedilmiş bir elektronu düşünün. “Bu elektron kutunun içinde nerede?” sorusunun cevabı, Kopenhag yorumuna göre her yerdedir. Elektron, kutu içinde bulunabileceği tüm konumlarda aynı anda bulunur—ta ki siz kutuyu açıp gözlem yapana kadar. Gözlem anında bu çoklu olasılıklar çökerek tek bir duruma indirgenir. Yani gerçekliği, gözlemcinin kendisi yaratır. Tıpkı George Berkeley’in söylediği gibi: “Var olmak, algılanmaktır.”
KEDİ VE KUTU
Kuantum fiziğinin bu yorumu, Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger’e oldukça problemli gelmiş ve bunu eleştirmek için meşhur düşünce deneyini önermiştir: Schrödinger’in Kedisi. Bir radyoaktif kaynak, zehir şişesi ve bir kedinin bulunduğu kapalı bir kutuda, bir saat içinde radyasyon yayılıp yayılmaması eşit olasılıklıdır. Radyasyon yayılırsa zehir şişesi kırılır ve kedi ölür; yayılmazsa kedi yaşar. Kutuyu açmadığınız sürece, Kopenhag yorumuna göre kedi hem ölü hem canlıdır. Bu düşünce deneyinde kedi bir nevi “zombi”dir. Schrödinger, bu yaklaşımı bulanık ve yetersiz bulur. Benzer şekilde, atomun enerji düzeyleri arasındaki ani kuantum sıçramaları da ona göre açıklanmaya muhtaçtır.
İşte tam da bu bulanıklık ve ölçümle birlikte gerçekliğin birden tekilliğe indirgenmesi fikri, Amerikalı fizikçi Hugh Everett III’ün zihnini kurcalamaya başlar. 1957 yılında doktora tezinde, kuantum fiziğini yorumlamak için bambaşka bir yaklaşım önerir. Bu yaklaşım, sonradan “çoklu dünyalar” ya da “paralel evrenler” yorumu olarak anılacaktır. Everett’e göre, kuantum sistemleri hiçbir zaman dalga fonksiyonlarını çökertmez. Gözlem yapıldığında evrende sadece tek bir olasılık gerçekleşmez; tüm olasılıklar gerçekten olur, ancak farklı evrenlerde. Her ölçüm, evrenin dallanmasına neden olur. Örneğin Schrödinger’in kutusunu açtığınızda, bir evrende kediyi ölü, başka bir evrende ise canlı olarak görürsünüz. Bu yorumda gözlemci bile sistemin parçasıdır ve o da dallanır. Her yeni ölçümle birlikte siz dahil her şey çoğalır, evren birden çok olasılığa ayrılır. Böylece gerçeklik, düz bir çizgide ilerlemek yerine sonsuz dallara ayrılan dev bir ağaca dönüşür. Ve biz bu ağacın sadece bir dalındayız.
ÇOK KATMANLI YAPI
Bu yaklaşımın en çarpıcı yönü, dalga fonksiyonu çökmesine gerek bırakmamasıdır. Kuantum mekaniği, çökmeden, olduğu gibi, evrenin her ihtimalini barındıran bir yapı olarak işler. Yani Everett’e göre gerçeklik, gözlemcinin seçimine bağlı değil; tüm olasılıkların fiziksel olarak var olduğu çok katmanlı bir evrensel yapıdır. İlk başta bilim dünyası bu fikri görmezden geldi; bunda Niels Bohr’un otoritesinin etkisi büyüktü. Everett bu nedenle akademiden uzaklaştı. Ancak 1970’lerden itibaren, özellikle dekoherans kuramının gelişmesiyle bu yaklaşım yeniden ciddiyet kazandı. Dekoherans, kuantum sistemlerinin çevreyle etkileşime girerek süperpozisyon halini kaybetmesini ve bize tek bir sonuçmuş gibi görünmesini açıklar. Aslında teknik olarak dalga fonksiyonu çökmez; ancak olasılıklar birbirinden ayrılarak birbirleriyle etkileşemez hâle gelir ve biz yalnızca bir tanesini deneyimleriz.
Çoklu evrenler fikri, evrenin doğası kadar benlik, kimlik ve özgür irade gibi kavramlar hakkında da derin düşünmeye davet eder. Eğer her seçim, her olasılık ayrı bir evrende gerçekleşiyorsa; bu, özgür iradeyi nasıl etkiler? “Evet” dediğiniz bir anda, başka bir evrende “hayır” diyen bir versiyonunuz da varsa, hangisi gerçek “siz”siniz? Belki de kimlik, zaman içinde tek bir çizgide ilerleyen sabit bir yapı değil, çok boyutlu ve dallanmış bir olasılıklar ağacıdır. Ve biz bu ağacın sadece bilinçli olduğumuz ucunda yaşıyoruz.
Everett’in paralel evren yorumu matematiksel olarak tutarlı olsa da, henüz doğrudan gözlemsel olarak doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir değildir. Bu yönüyle, bilimin ve felsefenin arasında bir eşikte durur. Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi: “Her seçiş, bir vazgeçiştir.” Belki de yalnızca felsefi değil, fiziksel anlamda da her seçişimiz, başka bir evrenden vazgeçtiğimiz anlamına gelir. Sonsuz olasılıkların dallandığı bu evrenler ağacında, ben, Derin Mavi bir güzelliğin bana bahşedildiği bu evrende var olmayı seçtiğim için, en güzel olasılıklardan birinde yaşıyorum.


