Huzurlarınızda emperyalizm!
Uzun yıllardır ne zaman söz emperyalizmden açılsa, bazı kimseler bunun Soğuk Savaş döneminden kalma bir “solcu saplantısı” olduğunu söyler. Sözlü-yazılı tartışmalarda genelde küçümseyici bir edayla “Emperyalizm mi kaldı abi ya” denir, liberal düşünceden mülhem bazı kavramlarla kerameti kendinden menkul sistem analizleri yapılır ve sosyalistlere “komplocu/paranoyak” yaftası vurularak son nokta konur. Ne var ki ABD, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yaptığı saldırıyla emperyalizmin “modası geçmiş bir kavram” olmadığını çağın teorisyenlerine net şekilde gösterdi.
İtiraf etmek gerekirse, yıl 2026 olmuşken haydutluğun bu raddeye varabileceğini kimse beklemiyordu. Evet Trump, Maduro’yu tehdit ediyor ve ABD’nin Venezuela’ya bir müdahalede bulunabileceği yönünde çok sayıda bilgi ortaya dökülüyordu ancak bir devlet başkanının eşiyle birlikte askeri operasyonla evinden kaçırılıp esir alınabileceği senaryosu, en kıdemli anti-emperyalistin bile aklına gelmemişti! ABD askerlerinin, bir gece yarısı egemen bir ülkenin toprağına kaçak şekilde girerek 32 Kübalı subayın aralarında olduğu 80’den fazla kişiyi katledip Venezuela Devlet Başkanı’nı “azılı bir suçlu” gibi kelepçeli halde New York’a uçurması, emperyalizmin yeni versiyonunun eskisinden de gözü dönmüş ve güç gösterisi yapmaya daha hevesli olduğunun kanıtı niteliğinde.
TARİHİN EN DARBECİSİ
ABD, tarihin gördüğü en darbeci güçlerden biri. Gerek 2000’lerde gerekse de geçtiğimiz yüzyıl boyunca dünyanın çeşitli coğrafyalarında emperyalist çıkarlarına tehdit olarak gördüğü çok sayıda yönetimi bazen askeri darbe bazen de güdümlü isyanlarla alaşağı etti. Bunların yetmediği koşullarda bizzat işgal yöntemine başvurdu. Kimi zaman mevcut yönetimi değil, gelmekte olanı engelledi ki bunun açık örneği ülkemizde yükselen devrimci harekete karşı gerçekleşen 12 Eylül 1980 darbesiydi. Özellikle Soğuk Savaş döneminde “komünizmle mücadele” başlığıyla, sol-sosyalist yönetimlere karşı açık ve kanlı bir saldırı politikası izledi. 1973’te Şili’nin seçimle göreve gelen Marksist lideri Salvador Allende’ye CIA eliyle yaptığı askeri darbe en akılda kalan emperyalist saldırılardan biriydi. Dünya halkları, Ortadoğu’dan Afrika’ya bu azgın canavardan tarih boyunca çok çekti. Belki de en çok zararı Güney Amerika toplumları gördü. Küba, Şili, Bolivya, Kolombiya, Guatemala, Nikaragua, Arjantin ve Brezilya gibi ülkeler kâh ambargolarla kâh doğrudan müdahalelerle emperyalist saldırganlıktan payını fazlasıyla aldı.
ABD, bugüne kadar Latin Amerika’ya “arka bahçe” muamelesi yapmak istedi. 1800’lerin ilk çeyreğinde gündeme gelen ve daha sonra emperyalist perspektifle kapsamı genişletilen “Monroe Doktrini”, bu had bilmez anlayışın politik zeminini oluşturdu. Sovyetlere karşı girdiği savaşta güneyindeki ülkelerin siyasi pozisyonunu kritik önemde gören Washington, her türlü müdahaleyi kendine hak görüp Amerikan şirketleri üzerinden coğrafyayı sömürdü. Bugün Soğuk Savaş 35 yıl geride kalsa da ABD, mevcut küresel güç savaşlarında hâkim konuma geçmek için hâlâ Monroe Doktrini’ne sarılıyor. Venezuela saldırısına giden süreçte Trump ve ekibi sık sık bu doktrine referans verdi. Kısa süre önce ilan edilen Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi’nde de Monroe Doktrini’ne bir ekleme yapıldı ve buna 1904 tarihli “Roosevelt Corollary”ye atıfla “Trump Corollary” dendi; yani “Trump eki.” Hedef esas olarak Çin’in bölgede ekonomik ilişkiler üzerinden genişlettiği etkisini kırmak. Çin’in özellikle son yıllarda stratejik sektörlere yoğunlaşması ABD’yi hayli tedirgin etti. Trump, 2024’ün sonlarında Panama Kanalı’nı Çin’in yönettiğini söyledi. ABD yaptırımları sonrası Venezuela’nın en büyük petrol müşterisi Çin de olmuştu. Pekin, Karakas yönetimine petrol karşılığında maddi krediler sağladı. ABD-IMF modeline alternatif olan bu model, ABD’nin istemediği bir denklem yarattı. Stratejisi Belgesi’nde Monroe Doktrini’ni güncelleyerek Batı Yarımküre’nin “tek egemen gücü” olduğunu iddia eden ABD’nin Venezuela saldırısı, bu iddianın tatbikiydi. ABD, Çin’i sınırlamaya ve küresel güç savaşında mevzi kazanma adımlarına, yine tarumar etmeyi en iyi bildiği yerden, güneyden başladı.
Yani mesele uyuşturucu ya da Maduro’nun otoriter yönetimi değil. ABD’nin derdi de hiç bunlar olmadı; ABD uyuşturucuya işine geldiği gibi yaklaşıyor. Soğuk Savaş yıllarında Latin Amerika’nın genelinde sosyalistlere karşı kontra güç olarak misyon yüklenen ve Panama’yı demir yumrukla yöneten Manuel Noriega’nın uyuşturucu baronu olduğunu, Medellin Karteli’yle ilişkilerini tüm dünya biliyordu. Ama bu gerçek, onun CIA ile çalışmasına engel olmadı. Noriega yıllarca ABD ile paramiliter sağcı güçler arasında köprü işlevi gördü. Ne zamanki Soğuk Savaş sona erdi, Nikaragua’da Sandinistlerin sosyalist iktidarı binbir türlü komplonun sonucu olarak yıkıldı, işte o zaman Noriega da ABD açısından gereksiz bir yük haline gelip “uyuşturucu” meselesi gerekçe gösterilerek harcandı. ABD için çıkarına kim hizmet ediyorsa o “meşru”dur; çıkarına aykırı hareket eden ise “azılı suçlu”dur. HTŞ’nin bir günde “terör örgütleri listesi”nden çıkarılması ve Colani’nin başına konan ödülün kaldırılması, bu ikiyüzlü yaklaşımın son yıllardaki en net örneği oldu.
MADALYONUN DİĞER YÜZÜ
Emperyalizm ve neden olduğu yıkım, madalyonun bir yüzü. Madalyonun diğer yüzünde ise direniş ve bağımsızlık ideali var. Sahip olduğu güce rağmen emperyalizm, birçok ülkede ağır yenilgiler de yaşadı. Domuzlar Körfezi çıkarması ve sayısız kez suikast girişiminde bulunsa da ne Fidel Castro’yu ne de Küba Devrimi’ni yıkabildi. Vietnam’ı işgal girişiminden geriye, bağımsızlık için verilen onurlu bir halk savaşı kaldı. Latin Amerika’da solu ezme stratejisi, 2000’lerde Chavez, Morales ve Lula ile yükselen sol dalgayla başarısızlığa uğradı. Darbe girişimleri, siyasi ve ekonomik yaptırımlar, halkçı ve bağımsızlıkçı hattı kırmaya yetmedi. Batı’dan Doğu’ya dünya halkları, emperyalizmin kanlı eylemlerini meydanlarda protesto etti ve zulme karşı seslerini yükseltti. Emperyalizmin yaşadığı yenilgilerin ve küresel çaptaki hegemonya krizinin ortak noktası, karşısında güçlü bir halk iradesinin durması ve anti-emperyalist direnişin geniş/meşru bir temele oturması oldu.
Bugün dünya yeni bir emperyalist tehditle karşı karşıya. Yerkürenin bu çılgınlıktan kurtarılması gerek. Tehdide karşı yükselecek enternasyonal dayanışma her zamankinden fazla önem taşıyor. Diğer yandan, sağa sola parmak sallayan ve aşırı sağın küstah şovlarıyla temsil edilen bu yeni versiyon emperyalizm, yerelde onunla işbirliği halindeki baskıcı liderlerin fütursuzluğunu ve keyfiliğini besliyor. Toplumları yoksullaştıran, hukuku, özgürlükleri ve demokrasiyi askıya alan yönetimler ile kural ve sınır tanımadan her şeye el koymaya cüret eden emperyalist zorbalık arasındaki bağ gözden kaçmamalı. Yerel müttefiklerin Venezuela sessizliği ya da lafı dolandırarak, faili saklayarak yaptıkları kınama açıklamaları, aralarındaki işbirliğinin yansıması. Bu atmosferde anti-emperyalist karakteri olmayan bir muhalefet hareketinin Türkiye’de veya başka bir ülkede halka umut veremeyeceği anlaşılmalı. Kapitalist düzeni, sömürü ilişkilerini ve bunun küresel uzantılarını sorgulamadan, eskinin mağlup olmuş tezlerine sığınarak siyasi bir çıkış yolu bulunamaz. Artık ezberleri bozmanın, yeni ve heyecan verici hikâyelerle topluma seslenmenin zamanı.


