İçeriden gelen ses
Edebiyat tarihinin en kalıcı metinlerinden bazılarının, en olumsuz ve dışarıya kapalı mekân koşullarında, iletişim olanakları son derece kısıtlıyken yazılmış olması bir rastlantı değil. Hapishane, yalnızca özgürlüğün değil, düşüncenin ve dilin de sınandığı yerdir. Bu yüzden “hapishane edebiyatı” dediğimiz alan, edebiyatın marjında duran bir yan tür değil; iktidar ile birey arasındaki gerilimin en çıplak biçimde kayda geçtiği ana damarlardan biri olarak karşımıza çıkar. Özellikle kişinin toplumsal kaygıları ve sorumluluğu güçlüyse, tutsaklığı tam da bu nedene dayalıysa bir dışavurum alanı olarak edebiyat ya da yazı pratiği kaçınılmaz olarak başka bir yere taşınır.
Batı düşüncesinde Socrates’in öğrencisi Platon tarafından yazıya dökülen meşhur savunmasıyla başlayıp, Boethius’tan Gramsci’ye, edebiyatta Thomas Moore’dan, Thomasso Campanella’ya uzanan hat hapishanede yazılan romanlar, oyunlar, hapishane anıları, mektuplar, otobiyografiler ve manifestolarla doludur. Dostoyevski, Rosa Luxemburg, Antonio Gramsci, Nelson Mandela, Václav Havel gibi isimlerin her birinin bir eseri bile şüphesiz okuyucunun hayatına, hayatla ve çevresiyle ilişkisine kaçınılmaz olarak etki edecek, boyut kazandıracak güçtedir. Bizim ülkemizde Namık Kemal’den başlayıp Sabahattin Ali’ye, Nazım Hikmet’e uzanan bu hat; bize yazmanın içeride bir hayatta kalma biçimi, dışarıda olup bitene karşı bir müdahale aracı ve direniş biçimi olduğunu hissettirir. Türkiye’de bu geleneğin; Orhan Kemal, Kemal Tahir, Vedat Türkali, Yaşar Kemal, Sevgi Soysal, Erdal Öz, Nihat Behram gibi farklı dönemlerde farklı vurgularla çeşitlenen önemli yazarların metinlerine yansıyan güçlü bir tarihi var. Hapishane metinleri çoğu zaman önce tanıklık olarak başlar; ama bazı metinler, tanıklığın ötesine geçerek edebiyatın ölçütlerini de aşar ve kalıcılaşır.
Bu isimlerin şiirlerine damıttıkları dil, romanlarına taşıdıkları evren, hapishane deneyiminden bağımsız düşünülebilir mi? Sanmam. Bu hattın kadın cephesinde ise Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu hâlâ en nitelikli ve çarpıcı örneklerin başında gelir. Hem tanıklık, hem edebi yapı, hem de kadın kimliğinin, bedeninin disiplin altına alınışına dair benzersiz bir metin.
Şüphesiz her hapishane metni edebi bütünlük ya da değer içermez. Burada etik ama net bir ayrım çıkar karşımıza. İçeriden gelen her yazı değerlidir; ama her değerli metin edebî değildir. Yazı bir sağaltım aracıdır; akıl sağlığını koruma, dağılmama, varlığını kayda geçirme ihtiyacına cevap olur. Yazı aynı zamanda bir araçtır; dışarıya mesaj, savunma, kamuoyu oluşturma, politik müdahale için ihtiyaç duyulan bir araç. Hapishane yazını üç farklı hatta düşünebiliriz. Tanıklık metinleri: belge değeri ağır basar. Az önce bahsettiğimiz ihtiyaçtan doğan araçsal metinler: savunma, çağrı, kamuoyu oluşturma amacı taşır. Bir de, dil kurabilen, biçim ve imge üretebilen, zamanı aşabilen metinler vardır ki edebiyat tarihine asıl onlar yazılı kalır.
Türkiye’de son yirmi yıla baktığımızda siyasal gelişmelere bağlı olarak bu alanın ana gövdesini şairlerden, yazarlardan çok gazeteciler ve siyasetçiler taşıyor. 12 Mart’tan 12 Eylül’e, Ergenekon’a, oradan bugüne uzanan bir hat bu. 12 Mart sonrası İlhan Selçuk’un Ziverbey Köşkü anlatıları, 90’lara damga vuran Kürt sorunu ile ilgili tutuklamalar ve dönemi aktaran nice kitap temelini cezaevi deneyimlerinden ve aktarımlardan aldı. 2000’lerden günümüze gelirken Mustafa Balbay’ın Zulümhane ve Silivri Günlükleri gibi kitaplar ülkemizin gazetecilerin tutuklu gazeteci sayısında dünya rekorunu kimselere kaptırmadığı dönemin zindanlarından okura ulaştı. Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve nice gazeteci cezaevi yazıları, kitaplarıyla dışarıya seslendi, bağ kurdu. Ahmet Şık’ın henüz taslak halindeyken tutuklanmasına neden olan İmamın Ordusu kitabı ve kitabın o tutukluyken arkadaşları, gazeteciler, aydınlar tarafından sahiplenilerek 125 imzalı dayanışmayla adıyla yayınlanmasıyla sansüre meydan okuyarak okura ulaşan “000 Kitap Dokunan Yanar” simge eser olarak anılmalı. Bu kitap bir dönemin siyasal hafızasını kayda geçirdi. Dün “darbeci” diye tutuklananların bugün kumpas mağduru ilan edilmesi, bu ülkenin adalet döngüsünün acı bir özeti olarak ortada duruyor.
Bugün de tablo çok farklı değil. Mit tırları davası gazeteci tutuklamalarından bu yana siyasetçiler, gazeteciler her dönem aynı döngünün içinde yer alıyorlar. Merdan Yanardağ gibi gazeteciler, hapishaneden yazma geleneğini sürdürüyor. İsimler değişiyor, dosyalar değişiyor, suçlamaların dili değişiyor; ama cezaevinde yazma pratiği, Türkiye’nin değişmeyen siyasal geleneği olarak sürüyor.
Mesele artık yalnızca yazarın içeride yazması değil. Yazının dışarıya ulaşmasının da suç sayıldığı bir evredeyiz. Cezaevindeki yazara çeviri ve yazı telifi ödediği için Kor Kitap yayınevi temsilcisine “terör propagandası” suçlamasıyla ev hapsi verilmesi, bu eşikte geldiğimiz yeri gösteriyor. Bugün sadece yazar değil, yayınevi, editör, dağıtımcı da sanık. Hatta okur da… Bu anlamda Kor Kitap, Kırmızı Kedi, Dipnot, İletişim gibi bazı yayınevleri, yalnızca edebiyat değil, içeriden gelen ses için de birer sığınak işlevi görüyor. İçeriden yazmak, sadece var olma ve direnme biçimi değil; kamusal alana müdahalenin, diri kalmanın tek kalan kanalı.
Tutsakların özellikle de yazarların düşünsel beslenme kaynaklarına erişim olanaklarına da değinmekte fayda var. Kitaba erişimin kısıtlanması, resmi tercihin belirleyici olduğu sınırlı seçenek, gazete ve dergi yasakları, keyfî sansürler…
Düşünce ve yazının üretim koşulları, doğrudan devletin denetim alanına sokulmuş durumda. İçeriden yazılan yazılar kadar içeriye yazılan metinler de önemli. Bugün sizlerle buluşan bu yazının konusu sevgili arkadaşım Çiğdem Mater’in bize zaman zaman içeriden gelen sesinin, bizlerle paylaştığı okuma listelerinin ya da önerdiği kitapların esiniyle şekillendi. Gazetemiz BirGün hem içeriye mektuplar köşesiyle hem içeriden mektupların okura ulaşmasına aracılık ederek sorumlu ve omuzdaş bir yayıncılık örneği sergiliyor. Bu yazı dizilerinin birer kitaba dönüşmesini ise önemsiyor ve umuyorum. Osman Kavala’nın uzun tutukluluk süreç ve deneyimini aktaran Ayşe Buğra ve Asena Günal’ın hazırladığı “Bir Dava Hikâyesi: Osman Kavala’nın Yedi Yılı” gibi belge niteliği içeren yayınlar da tarihe iz bırakıyor.
Son yıllarda tutuklu siyasetçilerin, belediye başkanlarının, kamu görevlilerinin yazdığı metinler de bu hattın parçası. Bu metinler çoğunlukla edebi üretimden çok savunma, günlük ve mektup formunda; yani araçsal nitelikleri ağır basıyor. Ya da 68 kuşağından bu yana sistemli kültürsüzleştirme politikalarının ve popülerleşen gündemin etkisini de hafife alamayacağımız bir yönelimle duygusallığın, siyasi düşünceden çok günlük mahrumiyetlerin, özlemlerinin öne çıktığı romantik bir rüzgâr kendini daha çok hissettiriyor şimdilerde diyebiliriz. Yine de bu eleştiriyi yaparken kimseyi incitmemek için, tam da bu yüzden, bugünün siyasal hafızasını oluşturacak belgeler olarak bu yeni dalga metinlerin de önem taşıdığını vurgulamak gerek.
Selahattin Demirtaş’ın Onurlu Yaşam Davası başlıklı savunma metni de dâhil olmak üzere Dipnot yayınlarından yayınlanan, tamamı tutsaklık günlerinde yazılmış öyküleri ve romanlarıyla neredeyse bir külliyat oluşmuş durumda. Seher, Devran, Leylan, Efsun, DAD, Arafta Düet (Yiğit Bener’le birlikte) ve Jamal… Bu kitapları bahsettiğimiz ses duyurma, unutulmama, bağ kurma amacı yanında dava süreçlerinde kamuoyunun desteğini almak için üretilen çoğu metinden farklı bir yere koymak bu çizginin çok dışında bir edebiyat yolculuğu ve arayış olarak tanımlamak gerekiyor. Kendi adıma yazdığı her yazıda son derece derinlikli bir ahenkle beni etkileyen Selçuk Kozağaçlı’nın da tatsız ve haksızlıklarla dolu cezaevi deneyiminden kalemine, diline yansıyanların bir kitapla okurla buluşmasını isterdim. Özellikle edebi anlamda oldukça boş kalan yeri dolduracak bir kitap olurdu bu diye düşünerek.
Bütün bu tablo bize şunu gösteriyor: Hapishane edebiyatı, geçmişin arşivlerinde kalacak bir alan değil; hâlâ yazılan, basılan, sansürlenen ve savunulan canlı bir hat. Bugün de içeride yazanların kitaplarını, dışarıda başkaları imzalıyor. Hapishane edebiyatı, acının otomatik olarak edebiyata dönüştüğü bir alan olmasa da bazı metinler, en zor zamanda bile dilin özgürlüğünü kurabildikleri için kalıcı oluyor. Bu metinlerden doğan, açılan yol ya da -varsa- güçlü edebi izlek, ancak okuruyla buluştuğunda yazar gerçekten özgürleşir.
31 Ocak Cumartesi günü saat 17.00’de İzmir Buca’da, Kozalak Kitap Kafe’de, sevgili Merdan Yanardağ’ın haksız tutsaklığı karşısında itirazımızla birlikte kitaplarını imzalayacağımız dayanışma buluşması, bu yüzden bir imza günü olmanın ötesinde anlam taşıyor. Sevim Kahraman Yanardağ, Zafer Arapkirli, İsmail Arı, Barış İnce, Dilek Gappi ve benim de katılacağım bu buluşma, içeriden gelen sesin dışarıda karşılık bulmasının küçük ama anlamlı bir halkası. İzmir’de yaşayan dostlarımızı bekliyoruz.


