Google Play Store
App Store

The Substance’ı oldukça zorlanarak izledikten sonra enjeksiyon konusu benim için tamamen kapanmıştır dedim ama kim bilir... Neticede hepimiz Elisabeth Sparkle’ın sarı paltosundan çıkmadık mı?

İçimizdeki Cevher: Botoks, dönüşüm ve Demi Moore’un verilmeyen Oscar’ı

Ece Vitrinel - Doç. Dr.

’90’ların başları olsa gerek, anneannem gözkapaklarının nedensiz ve istemsiz olarak kapandığı bir sağlık sorunu yaşamaya başlamıştı. İki gözkapağı birden kasıldığı ve parmaklarıyla ne kadar zorlasa da gözlerini açamadığı için bazen yolda yürürken aniden durup uzun bir süre beklemek zorunda kalırdık. Korkmazdım ama gözleri ne zaman açılacak, ya bu defa hiç açılmazsa diye endişelenirdim. Uzun süre bu sorunla uğraştı anneannem.

Sonra bir doktor Ankara’da uygulanan bir tedaviden bahsetti. Artık belli aralıklarla otobüse binip Ankara’ya gidiyor, gözkapaklarına yapılan bir enjeksiyondan sonra geri geliyordu. “Yılan zehri veriyorlarmış, bu zehir kasları felç ettiği için artık öyle durduk yere kapanmıyormuş gözleri” diye konuşuyor, çocuk halimizle bu zehir işine şaşırıyorduk. Doz fazla geldiği için gözlerini istese de kapatamadığı bir defa hariç çok olumlu bir sonuç almıştı tedaviden. O yılan zehri diye bildiğimiz şeyin, 2002’den itibaren kozmetik alanında da kullanımı onaylanan Botulinum toksini, yani botoks olduğunu oldukça geç fark ettim.

Ve şimdi, Türkiye’nin ilk botokslu kadınlarından birinin torunu olarak ben de, Akademi Ödülleri’nde Demi Moore’un Mikey Madison’a kaybetmesinin tam da The Substance (Cevher) filminin konusu olduğunu söyleyenlere katılmadan edemiyorum. 25 yaşındaki Madison Anora’daki harika performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını hak etmediği için değil. İzmir doğumlu Efe Çakarel tarafından 2007’de kurulan MUBI’yi Hollywood stüdyolarıyla yarışan büyük bir aktöre, Demi Moore’u da kendi deyimiyle “popcorn oyuncusundan” Cannes’da “bile” ciddiye alınan bir yıldıza dönüştüren The Substance daha iyisini hak ettiği için.

GÜZELİN DERDİ ÇOK OLUR

Universal Pictures mevcut haliyle dağıtmayı, yazar/yönetmen Coralie Fargeat da filmde değişiklik yapmayı reddettikten sonra dünya hakları MUBI tarafından satın alınan The Substance, gözden düşmekte olan bir yıldızın hikâyesi. Demi Moore’un canlandırdığı Elisabeth Sparkle, yaşı nedeniyle işine son verilince içinden genç bir başka “ben” çıkaracak sıvıyı bedenine hiç tereddüt etmeden enjekte eder. Üstelik kendi bedenini sözde “daha iyi versiyonuyla” dönüşümlü olarak kullanmak üzere ıskartaya çıkartacak bu maddenin (Türkçeye cevher diye çevrilmiş) diş macunundan bile çok daha az detaylı bir kullanma kılavuzu ve tuhaf biçimde daha az yardımcı bir çağrı merkezi vardır.

Maddeyi aldıktan sonra Elisabeth’in yaşadığı Kafkaesk bir dönüşüm değildir. Bir sabah uyandığında kendini genç olarak bulmaz. Crononberg’in 1986 tarihli Sinek filminin, deney sırasında kendini araçta kalan bir sinekle beraber ışınlayan, moleküler genetik yapısı sineğinkiyle birleştiği için de başkalaşan karakteri Seth’in dönüşümü gibi acılıdır. Elisabeth’in kendine Sue adını verecek genç halini (Margaret Qualley) sırtından acılar içinde doğurması gerekir. Bu bağlamda Sinek gibi Cevher de body horror (beden dehşeti) olarak bilinen ve sosyal, kültürel anlamda insan olma durumunu korkutucu beden deformasyonları, “doğal olmayan” fiziksel dönüşümler, ucubeleşme üzerinden sorgulayan bir alt türün nadide bir örneğidir.

Bilimkurgu filmlerinin body horror’a, fiziksel başkalaşım ve siborglaşmaya teknolojinin karanlık yönlerine, Frankensteinvari tehditlere işaret etmek için başvurduğu söylenir. Elisabeth’in “daha iyi versiyonu” Sue, Verhoeven’in 1987 tarihli RoboCop’unun başarısından sonra bilimkurgu filmlerinde görmeye alıştığımız türde bir siborg olmasa da bir biyoteknoloji ürünüdür. Bedeni kötü sürprizlere açık bir laboratuvar ortamıdır. Dökülen dişler benim gibi kâbuslarının ayrılmaz bir parçası olanlar, Elisabeth’in iki beden arasındaki denge kayboldukça korkunçlaşan dönüşümünü yansıtmak için yaklaşık 21.000 litre sahte kanın kullanıldığı The Substance’ı izlemekten, illa izlemek isteyenler de yazının geri kalanını okumaktan geri durabilir.

KÂBUSA DÖNÜŞEN DÖNÜŞÜM

RoboCop’un yanı sıra Terminatör (Cameron, 1984), Blade Runner (Scott, 1982) gibi örneklerden yola çıkan Carrasco (2006), erkek siborg bedenin erkekliğe dair eski temsil kalıplarını sorgulamaya açmaktansa bu bilindik kalıpları takip ettiğini öne sürer. Oysa Donna Haraway’in 1984 yılında kaleme aldığı Bir Siborg Manifestosu’nda siborg bedene farklı imkânlar atfettiği, onu sadece toplumsal cinsiyete değil, birbirine karşıtlık üzerinden tanımlanan tüm kimliklere (genç ve yaşlı da dahil) karşı bir mit olarak sunduğu hatırlandığında bir kadın olarak Elisabeth’in dönüşümü imkânlar skalasının neresinde konumlandırılabilir?

Elisabeth’in başına gelenler Avatar (2009) filminde, Na’vi görünümündeki avatarıyla Pandora gezegeninde özgürce koşabilen felçli asker Jake Sully’nin yaşadığının da tersidir. Sully gerçeğe dönüşmüş bir rüyayı yaşarken Elisabeth’in dönüşümü kâbusa dönüşmüş geri döndürülemez bir gerçeklik halini alır. Genç versiyonu ondan zaman çaldıkça insan içine çıkamaz hale gelir. Bu noktada Elisabeth’in durumunu açıklamak için Kristeva’nın “iğrenç” kavramına başvurulabilir. Bedeni ikiliklere dayanan semiyotik bir sistem olarak adlandıran Kristeva’ya göre iğrenç; kendi olmayandır, Özne-ben’in karşıtıdır, dolayısıyla ötekidir, muğlak ve karışmış olan, sınırlara, konumlara ve kurallara saygı göstermeyen, toplumu tehdit edendir. Yaşadığı dönüşüm, buruşan parmağı, işler kontrolden çıktıkça kamburlaşmaya başlayan sırtı Elisabeth için önce iğrençtir. Bedeninin önü alınamaz yaşlanmasının ileri aşamalarında genç halini de içinde barındıran bir ucubeye, filmin adlandırmasıyla bir canavara dönüştüğünde ise sanki huzura erişir. Reddettiği bedenini olabilecek “en kötü versiyonuyla” kabullenir. Melezlik, empatinin, kendi kendisiyle barışmasının anahtarı olur.

The Substance’ın kalça şovuyla, eril bakışa hitap eden kamera kullanımıyla bizzat eleştirdiği şeyin kendisi olduğu çokça söylendi. Fakat filmin karakterlerini derinleştirmekte, kendini ciddiye almaktaki gönülsüzlüğü, dozunu giderek artıran absürtlüğü, izleyiciye görmek istediğini vermek konusundaki bonkörlüğü (memeyse meme, kalçaysa kalça) bu eleştiriyi boşa düşürmüyor mu? Yönetmen Fargeat bence iyi bir fikri olduğundan emin ama ilginç bir şey anlatmadığının da farkında. Evet önemli olan iç güzelliği ve cevher içimizde... Bunları zaten biliyorduk, aydınlanmadık, filmi izleyip de dönüşmedik. Ama o tek tel kalmış saçına maşasını yapıp partiye gülümseyerek gidiyor ya canavar, yüzümüz ekşirken içimizin yağları eriyor. Lynch’den De Palma’ya çok sayıda referansıyla birlikte arthouse ile B filmi melezi bir film, kendi kendinin melezi bir karakter aracılığıyla, insanın verili bedeninin ötesinde ne olduğu ve ne olabileceği sorusunu soran body horror’a şimdiye kadar erişemediği bir popülerlik kazandırıyor. Pazarlaması çok iyi yapılan, platform ve sinema salonlarında eşzamanlı gösterilmesiyle dağıtım açısından da yenilikçi bu film, kendimize reva gördüklerimizi biraz abartıp kana bulayarak üzerimize kusuyor.

İlk botoksum için (sanırım) geç, “asla yaptırmayacağım” demek için (umarım) erken bir yaştayım. The Substance’ı oldukça zorlanarak izledikten sonra enjeksiyon konusu benim için tamamen kapanmıştır dedim ama kim bilir... Neticede hepimiz Elisabeth Sparkle’ın sarı paltosundan çıkmadık mı?

NOT: Ghost (1990) filmindeki çocukluğumun ikonik seramik sahnesinden sonra sırf Cevher’deki tavuk pişirme sahnesi için bile gönlümüzün Oscar’ı senin Demi Moore.