Google Play Store
App Store
İçindeki yorgunlukla yüzleşme cesareti
AYLARDAN KASIM GÜNLERDEN PERŞEMBE, Ayşe Kulin, Everest Yayınları, 2025

Bahar Ekin OKSU

Ayşe Kulin’in 2025’in son çeyreğinde Everest Yayınları’ndan çıkan yeni ve şimdilik son romanı “Aylardan Kasım Günlerden Perşembe”, yazarın uzun soluklu edebiyat yolculuğunda hem kişisel bir hesaplaşmayı hem de tarihsel bir yüzleşmeyi barındıran bir durak. Adını Atatürk’ün vefat gününden alan roman, onun yaşamının son dönemini, insanî zaafları, aşklarını ve yalnızlığını merkezine alıyor. Kulin, bu kitapla birlikte “iyi asker ve kurucu devlet adamı” Atatürk’ün ötesinde, “çocuk Mustafa’nın, delikanlı Mustafa Kemal’in, dost, âşık, evli, boşanmış ve sonunda hasta ama her dem yalnız bir adamın iç dünyasına” odaklandığını dile getiriyor.

Romanın omurgasını oluşturan anlatı, Atatürk’ün kendi sesinden kaleme alınmış bir iç monolog izlenimi yaratıyor. Kulin, tarihsel kaynaklardan (örneğin Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam” üçlemesi, İpek Çalışlar’ın “Latife Hanım” biyografisi, Lord Kinross’un “Atatürk”ü gibi eserlerden) yararlanarak bir tarihî kurgu meydana getirirken, belgelerin soğukluğuna düşmeden bir içsel sıcaklık yaratmayı başarıyor. Bu, yazarın anlatı tekniğindeki belirgin bir olgunluk göstergesi: Tarihsel kişilikleri biyografik doğrulukla resmetmekle yetinmiyor, onların ruh hâllerini sezgisel bir dille yakalıyor.

Romanın merkezinde bir “yalnızlık teması” var. “Ömrümü hep kesif bir ormanın içinde tek başına bir ağaç gibi sürdürdüm,” cümlesi, Atatürk’ün kendi iç dünyasındaki izolasyonu ve görev bilinciyle arasındaki çatışmayı özetliyor. Kulin, bu yalnızlığı tarihsel bağlamdan koparmadan, duygusal bir katman olarak işliyor. Romandaki kadın karakterler -Fikriye ve Latife- bu yalnızlığın aynaları gibi; hem sevgi hem suçluluk duygularının taşıyıcıları işlevi görüyorlar.

Roman, esasen Mustafa Kemal’in Atatürk’le “hesaplaşması” niteliği taşıyor: Kulin, ulusal bir simgenin ardındaki bireyi anlamaya, onu insana dönüştürmeye çalışıyor. Yazar, Atatürk’ü yalnızca bir tarih figürü olarak değil, kendi iç çatışmaları, pişmanlıkları ve arzularıyla yaşayan bir insan olarak anlatıyor. Böylece okur, tanıdığını sandığı bir şahsiyetin kapalı kapılar ardındaki kırılganlığını görme fırsatı buluyor. Roman boyunca Atatürk, bir “büyük anlatı figürü” olmaktan çıkarak, kendi vicdanıyla hesaplaşan bir insana dönüşüyor. “Hem gencecik bir kadının hayallerini paramparça etmiştim, hem de eğer liderlerin eşleri ülke kadınlarına örnek olabiliyorsa, boşanarak ben ülkemi çok değerli bir örnekten mahrum kılmıştım,” satırlarında da görüldüğü üzere, bu hesaplaşmanın hem kişisel hem de tarihsel bir yanı var.

Anlatım tekniği, bir çeşit “ölüm döşeği monoloğu” biçiminde ilerliyor. Atatürk, artık ömrünün son aylarını yaşadığını bilerek, “ömrümde ayların kaldığını söyleyen doktorumun bana iltimas geçtiğini anlamayacak kadar saf değilim,” derken, hem ölümün serinkanlı bir kabulünü hem de geçmişle hesaplaşmanın bilgece tonunu yakalıyor. En nihayet, “Odam birden nereden geldiğini bilemediğim bir ışığa boğuldu… Günlerden Perşembe’ydi,” cümleleriyle roman, hem tarihî hem de metafizik bir kapanışa ulaşıyor. Bu sahne, yalnızca bir ölüm anını değil, bir ulusun hafızasına kazınmış bir vedayı temsil ediyor.

Ayşe Kulin’in “Aylardan Kasım Günlerden Perşembe”’si, uzun kariyerinde sıkça işlediği “insan hikâyeleri” temasını bu kez bir kurucu figür üzerinden yeniden kuruyor. “Adı: Aylin”, “Füreya”, “Veda” ve “Türkan” gibi biyografik anlatılarında olduğu gibi, tarihsel kişiliklere empatiyle yaklaşan yazar, bu romanında kişisel bir dille ulusal belleğe sesleniyor. Everest Yayınları’ndan çıkan bu roman, Kulin’in edebiyatındaki duygu ve tarih dengesi açısından bir doruk noktası sayılabilir: Ne bir kahraman anlatısı, ne de bir mitin yıkımı. Daha çok, bir insanın içindeki yorgunlukla yüzleşme cesaretinin romanı.