Google Play Store
App Store

İktidarın “yüzyılın felaketi” dediği 6 Şubat 2023 depreminin üzerinden üç yıl geçti. Çok şey yazıldı, söylendi. Yapılması gerekenlerin ne kadarının yapılmadığı konusunda ise bölünmüş durumdayız.

Sorumlusunun kim olduğunu size bırakıp, biraz bu bölünmüşlük konusuna eğileceğim.

Bir toprak parçası üzerinde birlikte yaşayanlar için “toplum olamamak” en büyük felaket. N. ErdoğanTürkiye bir toplum mu?” diye sormuş, “Türkiye toplumu” denen şeyin tutunumunu sağlayan bir dizi insani (siyasal, ekonomik, kültürel, ahlaki, hukuki vs.) pozitif bağın kalmadığını ve bizi bir arada durduran şeyin “suç ortaklığı” olduğunu söylemişti.

Bu acı saptama “yüzyılın felaketi”yle de test edildi!

6 Şubat depremi, büyüklük açısından dünyanın en büyük 50 depremi arasına bile girmiyor. Bir mega deprem değil. Kaydedilmiş en büyük depremler 9,0-9,5 büyüklüğünde; 1960 Şili, 1964 Alaska, 2004 Sumatra, 2011 Japonya

İlk sırada 9,5’lik 1960 Valdivia (Büyük Şili) depremi var. Büyüklükle insanî ve yıkıcı etki aynı şey değil. 50 bin civarında ölüm, yüz binlerce binada yıkım ve milyonlarca insanın yer değiştirmesiyle 6 Şubat depremi, jeofiziksel olarak değilse de sonuçları bakımından 21. yüzyılın en büyük/ölümcül depremlerinden.

Aletlerle ölçülmüş tarihteki en büyük deprem, 22 Mayıs 1960’da 9,5 büyüklüğü ile Güney Şili’de Valdivia kenti yakınlarında meydana gelen ve 6.000 kadar ölüme yol açan deprem.

Şili depreminde ölümler bizimkiyle kıyaslanamayacak kadar azdı ama jeofizik etkiyle 2 metreye yakın zemin çökmeleri oldu, yeni göller oluştu, Valdivia’nın bir kısmı kalıcı olarak sular altında kaldı, nehir yatakları değişti, liman tesisleri, köprüler, demir yolları ve sanayi ağır hasar aldı.

Böylesi yıkımlarda yeniden inşa 5-10-15 yılı alabilir. Bunu kıyaslamayacağım. Kıyaslamak istediğim, Şili’de ve bizde depreme müdahaledeki “siyaset tarzı”, iktidarın tavrı!

Şili, depremi merkez sağ ve teknokrat bir siyasi olan Jorge Alessandri’nin cumhurbaşkanlığında karşıladı. Zamanın koşullarında güçlü kurumları ve profesyonel bir bürokrasisi vardı. Depremin ilk anından itibaren iktidar, muhalefet, ordu, kilise ve sendikalar tam bir bütünlük içinde acil durum yönetimi sergilediler. Yapılan tartışmalar suçlama değil, lojistik ve kaynaklar konusundaydı. Toplumun her kesiminde devletin krizde tarafsız bir düzenleyici olduğu inancı hakimdi.

Son derece uzlaşmacı bir siyasal iklim ve ulusal birlik havası vardı. Yavaş ama bütünlük içinde ve büyük ölçüde aynı çerçevede haber sunan merkezi bir medya vardı. Bizdeki gibi sosyal medya ve 7/24 haber döngüsü içinde ani öfke ve kutuplaşmaları besleyen parçalı bir medya yoktu.

Şili’de deprem tartışmaları, bizdeki gibi ilk günden değil yıllar sonra, o da bölgesel eşitsizlikler, yeniden inşanın elitleri kayırıp kayırmadığı ve kalkınma politikaları temelinde başladı.

Şili depremi önce ulusal bir trajedi sonra da siyasal bir ders olarak karşıladı. Bizde ise depremin ağır trajedi boyutu siyasal çatışma alanına döndürülmesinin gölgesinde kaldı. Medyanın yapısı, siyasal kutuplaşma, kurumlara olan güven açısından arada dağlar kadar fark vardı. Ne belediyeler ne de ordu ile koordinasyon Şili ile kıyaslanabilirdi.

1960’da Şili’nin bir afet olarak yüzleştiği deprem 2023’te bizde bir siyasal stres testiydi. O stres testinden ne kadar başarılı çıktığımızın, kimin ne yaptığının, iktidar ve muhalefetin sorumluluğunun yanıtı sizde var. Uzun uzun anlatmayayım.

Sonuçtan söz edeyim ama. Şili yeniden inşayı sadece binaları tekrar yapmak olarak değil tüm kentsel alanları yeniden tasarlamak olarak gördü. Depreme dayanıklı yapı yönetmeliklerini köklü biçimde yeniledi. Şimdi deprem güvenliği açısından Japonya ile birlikte dünya birinciliğini paylaşan ülke. Depreme yaklaşımdaki siyaset tarzı sayesinde!

Bizim nerede olduğumuzu ve nedenini biliyorsunuz!