İki şiirim var, çok da kedim
Kemal Burkay “Bir kedim bile yok” demişti, çoğu insanın ilk kez Sezen Aksu’nun müziğiyle dinlediği “GÜLÜMSE” şiirinde. Öyle bir güç atfetmişti ki o gülümsemeye; bulutları dağıtacaktı. Karnı aç olsa, annesine küsmüş olsa, hatta ona küskün olsa bütün şehir ve bir kedisi bile olmasa, o beklediği gülümseme iklimi değiştirecek, Akdeniz yapacaktı!
Bizim her zaman kedimiz oldu, hem birden de fazla. Şimdilerde beş, sabah akşam gelip karınlarını doyuran, sonra keyiflerince dolaşan bahçede.
Şükür, artık şiirim de var! Şiirlerim. Yılın sonuna doğru geldiler. Ekim ve Kasım aylarında yayınlanan iki şiir kitabının içinden ve ODTÜ’lü iki arkadaşımın yüreklerinden süzülerek.
Biliyorum, bu köşeler babamızın malı değil ama bırakın biraz keyfini çıkarayım “iki şiirli arkadaşlık dağı” gibi.
Önce Mustafa Eroğlu’nun Öteki Yayınevi’nden çıkan “UÇURUM TERBİYESİ” kitabı çaldı kapıyı, kargocu arkadaşın elinde. Sonra Haydar
Ergülen’in Kırmızı Kedi’den çıkan “cömert Gül”ü.
Bir kedisi bile olmayanlar haline yansın; kedilerim vardı benim, şimdi iki de şiirim oldu.
CEHENNEMİN HERKÜL SÜTUNLARI’na -L. Doğan Tılıç için- diye yazmış Mustafa:
(…)
ona kalsa, buruk bir şakaydı dünyaya karşı ölmek. gitmeden
önce demişti ki! bir ikindi
avlusundaki sürgün cemiyetimize
demişti ki: “son Tanrı gelecek. o geç usta! büyük değirmeni
susunca zamanın, sıraya sokacak hepinizi! bir maskeli baloyu
soyan gözlerinizi, hizaya… işte o gün, haramileri sevmekten
utandığınız o gün… cehennemin herkül sütunlarına yazılacak
adınız!
(…)
Mustafa’yla Haydar’la aynı “bir başka dünya” hayalinin peşinden koşuyorduk ODTÜ’de. Haydar’la aynı sınıftaydık. Yazı kariyerimize birlikte başladık; ellerimizde fırça Ankara’nın duvarlarında! Ben buraya kadar gelebildim. O, aldı başını gitti, şiirleri birçok dile çevrilen şaire!
Aslında ben de şiir yazdım. İlkokulda yazdığım ilk şiirin ilk iki dizesi hâlâ aklımda: “Ey Türk / Giymeden dondurucu soğukta kürk”. O zaman şiir sadece kafiye idi benim için. Ortaokulda hem aşk şiirleri hem de toplumcu şiirler yazdım. Biri baştan sonra aklımda:
Karga karga gak dedi,
Çık şu dala bak dedi.
Fakat okumuş artık,
Karga da La Fontaine’i.
Ne yapacak tilkiler,
Şimdi ne yiyecekler?
Arkadaşlık dağı şiirinde -Sevgili Doğan Tılıç’a, Devrimci Yoldaşıma- diyerek onurlandırmış beni Haydar.
Mustafa’nın, kendinin, benim ve biz yaşlardaki daha nice arkadaşın -kimini sonsuzluğa uğurladığımız- “mücadele Ankara”sını anlatmış Haydar; “Bana bir varmış de / Bir varmış bir yokmuş deme / İçime dokunuyor” diyen Can Baba gibi düşünerek:
Niye “bir zamanlar” diyelim her şey bitmiş gibi,
diriyken inancımız, çarparken yüreğimiz, büyürken umudumuz,
bana “bir zamanlar ODTÜ’de” demesin kimse
ne yaptıysak ne idiysek ne içinsek
arkadaşlık üzereydik hep yaz gibiydik
postallarımız, yeşil parkalarımız gençlik icabı
birbirine benzemenin güzel olduğu günlerde
birbirimize benzemekten mutlanırdık
(…)
Çankaya sırtlarından bildiriler uçuşuyor, uykulu polisler
karakolda, uyuyun siz de diyor, duvar yazıları uyanıyor,
onlara yetişmeye çalışıyoruz aldırmadan “günlerin
bugün getirdiği”ne, Şalap, Oğuz, Forta, Melek Mustafa,
adıgüzel arkadaşlığımız Kızılay, Tandoğan, Karşıyaka’da,
Ülkü Tamer şiiri okuyacağız sanki birazdan,
arkadaşlık diyeceğiz önce, horonda halayda, omuz omuza,
arkadaşlık en yüce dağıdır Anadolu’nun,
(…)
78 kuşağıyız biz. Bizden önceki kuşağın düşünün peşinden gittik. Çok şey yitirdiğimizi söyleyenler olacaktır, en başta yitirdiklerimiz. Ama öyle çok şey kazandık ki, tüm servetlere bedel. Dağ gibi arkadaşlıklarımız işte…
Büyük oğlum, 3 yaşında falandı, bir gün annesine dönüp; “Babamın ne çok arkadaşı var, anne!” dedi. Anımsadıkça hâlâ tüylerim diken diken olur.
Haydar, “Bir turneye çıkalım seninle” diyor, “Arkadaşlık ve şiir üzerine bir sohbet turnesine.”
“Ihbala” derdi babaannem, kısmetse olur.


