İlkay Öz ile söyleşi: Özelleştirme küçük çiftçiler için yıkım büyük şirketler için yüksek kar yarattı

Özge Güneş
Türkiye’de tarım ve hayvancılık politikaları, 1980’lerden bu yana hızlanan özelleştirmeler ve piyasa merkezli dönüşümün etkisiyle yeniden tartışma konusu. Kamu kurumlarının tasfiyesiyle birlikte üretici üzerindeki maliyet baskısı artarken, fiyat dengesi ve gıda arzında kırılganlık derinleşti.
Tarımda özelleştirmelerin sonuçlarını ve hayvancılıkta yaşanan yapısal krizi İlkay Öz ile konuştuk.
Türkiye’de tarım özelindeki özelleştirme uygulamaları, kamu tasarrufundaki işletmelerin verimlilik artışı iddiasıyla elden çıkarıldığı ancak sonuçta piyasada derin bir istikrarsızlığın tetiklendiği bir süreci ifade etmektedir. Bu tabloya bakınca KİT’lerin özelleştirilmesinin ne gibi riskler barındırdığı da berraklaşıyor. Bugün geriye dönüp baktığımızda bu kurumların tasfiyesinin daha ziyade üretici lehine işleyen fiyat dengeleyici mekanizmaların çöküşüne yol açtığını görüyoruz. Bu kurumların piyasadan çekilmesinin küçük üretici üzerindeki etkisini nasıl okumalıyız; tarımsal üretimde iddia edildiği gibi bir etkinlik yarattı mı?
1980’lerin ortalarında başlayan özelleştirme sürecinde en çok darbe yiyen alanlardan biri tarımdı. YEM-SAN, Türkiye Zirai Donatım Kurumu ve Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu gibi üreticiye düşük girdi sağlayan, özel şirketlerin kendince fiyat yükseltmesine mâni olan, üreticinin ürününü görece yüksek fiyatlarla elinden alan kurumlar bir bir özelleştirildi. Kamu varlığı olmayınca serbest piyasa o kadar rahatladı ki yem sanayicisi de süt sanayicisi de zincir market de tekel kurup istedikleri fiyatları üreticilere dayatacak güce eriştiler.
Süt hayvancılığının gelişimi ve üreticinin desteklenmesi, tüketicinin süt ürünlerine erişiminin sağlanması amacıyla kurulan TSEK’e yöneltilen eleştirilerden başında düşük kapasite kullanımı ve verimsizlik gelmekteydi. Oysa TSEK Batı illerindeki üretim tesislerinde çok yüksek kapasitelerle çalışıyordu ve Doğu illerinde ise amaç karlılıktan ziyade bölge hayvancılığının gelişimi, çiftçinin sütü için pazar yaratılması, bölgenin ekonomik kalkınmasıydı. Dolayısıyla Batı’daki verimlilik ve kapasite kullanımından farklı sosyal bir sorumluluk da üstlenmişti. Ancak gelen eleştirilere baktığımızda örneğin Türkiye burjuvazinin baş temsilcisi TÜSİAD’a göre TSEK’in özellikle Doğu illerinde düşük kapasiteyle çalışması verimlilik açısından büyük sorundu. Öte yandan TSEK’in üreticilere yüksek fiyat verip halka düşük fiyatlı ürün satarken kâr etmemesi de neoliberal kar-zarar mantığıyla eleştirilerin odağındaydı. Halbuki kurumun edeceği kâr üreticinin cebine girecek parada kesinti tüketicinin cebinden çıkacak parada artış demektir. Tıpkı şu anda zincir marketler ve süt sanayicisinin bu şekilde yüksek kâr elde ederken olduğu gibi.
Öte yandan bugün süt çiftliğinin en büyük maliyet kalemini oluşturan yemde de yem sanayicisinin fiyatları dilediği gibi artırabilmesinin altında YEMSAN gibi bir kamu kurumunun özelleştirilmesi yatmaktadır. Maliyetler haricinde de süt fiyatında artış gerçekleştiğinde yem sanayicisi de yemin fiyatını artırıyor. Böylece çiğ süt-yem paritesi yine düşüyor, çiftçinin cebindeki para yem sanayicisine gidiyor. Çünkü tam rekabetin olduğu, alıcının ve satıcının fiyatları anlaşmayla belirlediği “serbest piyasa” mitten başka bir şey değil. Gerçekte olan iki elin parmaklarını geçmeyen şirketlerin kurdukları oligopolistik yapı. Tarım-gıda alanında kamu lehine bir güç yokken fiyatları belirlemeye muktedir olanlar da işte bu şirketler. Dolayısıyla özelleştirme küçük çiftçiler, üreticiler ve halk için yıkım büyük şirketler için yüksek kâr ortamı yarattı.
TÜRKİYE HAYVANCILIĞI AÇMAZDA
Günümüzde girdi maliyetlerinin baskılanamaması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan ‘ithalat yoluyla fiyat dengeleme’ stratejisi hayvancılığı sürdürülemez bir döngüye soktu. Bu tablo ışığında piyasanın bütünüyle özel sektör ve ithalat odaklı bir yapıya evrildiği bu yeni düzende Et ve Süt Kurumunun güncel işlevini nasıl tarif edersiniz?
Et ve Süt Kurumu şu anki haliyle piyasada arz-talep dengesizliklerine ithalat ve müdahale alımları yoluyla yanıt vermeye çabalayan bir yapıdan ibaret. Biraz önce bahsettiğim devletin kapasite kaybının ve müdahale araçlarının yetersizliğinin ifadesi bu. ESK’nin süt arzında oluşan fazlayı sütleri işleyip süttozu ihracatı gerçekleştirmek dışında süt hayvanı yetiştiricisine katkı sağladığını söylemek mümkün değil. Et kombinaları aracılığıyla çiftçiden canlı hayvanı satın alıp kesim sonrası bunları işleyerek satışa sunuyor ancak bu da yetersiz. Piyasada zaten yeteri kadar hayvan yok öte yandan mevcut hayvan ticaretinde de devlet kapasitesinin yetersizliğiyle aracı, tüccar, cambaz ve şirketler yüksek kârlar sağlıyorlar. Süt üretiminde ise ESK’nin yanılmıyorsam yalnızca bir işletmesi süt ürünleri işliyor dolayısıyla SEK’le kıyaslanamaz derecede etkisiz bir yapı.
Devletin süt sektörüne bir diğer etkisiz müdahale aracı da Ulusal Süt Konseyi. USK süt fiyatına dair referans fiyat açıklıyorsa da bu fiyatın kesin bir bağlayıcılığı yok. Buna rağmen enflasyonu süt ürünleri üzerinden baskılama stratejisi nedeniyle USK yıllardır maliyetlerin ya altında ya da maliyete yakın süt fiyatı açıklayıp hayvancılık krizini derinleştiriyor. Bu noktada artık Et ve Süt Kurumunun piyasaya müdahalesi neredeyse iki pratikle sınırlı. İçerden karşılanamayan et talebini hayvan ithalatıyla dengelemeye çalışmak ve piyasada süt fazlası oluştuğu durumda ise üreticiden çiğ sütü toplattırarak kendi adına süttozu üretimi yaptırıp ihraç etmek. Ancak ithalata dayalı müdahale yerli hayvancılığa büyük bir darbe. Bakanlık 2026 yılı için planlanan besilik sığır ithalatı miktarını 500 bin baş olarak açıklamıştı. Bununla birlikte geçtiğimiz gün duyurusu yapılan 400.000 baş canlı besilik sığır ihalesiyle daha yılın ilk yarısında bu limitlere yaklaşılacak. CHP milletvekili Gürer’in açıkladığı rakamlara göre geçtiğimiz yıl 739 bin baş hayvan ithal edilmiş, bunun sonucunda 1 milyar 191 milyon dolar döviz kaybı yaşanmıştı. Bu senenin de geçtiğimiz yıla yakın bir seyir izleyeceğini söylemek mümkün. 2018’de yüzbinlerce çiftçiyi zora sokan ve hayvancılıktan uzaklaştıran hayvan ithalatı rekorundan sonra geçen yılki rakamlar en yüksek düzeydi.
Şu anda Türkiye hayvancılığı bir açmazda, kendini gittikçe tüketen kısır bir döngüde. Ama bu döngünün başlangıç noktasında süt hayvancılığı var. Devasa süt sanayicilerinin ve zincir marketlerin hakimiyetine bırakılan süt sektöründe bu iki aktörün çiğ süte doğrudan ve dolaylı yoldan düşük fiyat biçmesi, çiftlikten çıkan sütün başta yem girdisi olmak üzere uzun yıllardır maliyetin altında fiyatlardan alınması yüzbinlerce süt hayvanının kesime yollanmasına neden olmaktadır. Besi fiyatları görece yüksekken süt hayvancılığından zarar etmek istemeyen çiftçi hayvanı kesime gönderdiğinde buradan bir miktar kazanç sağlamakta ancak kesime giden hayvanın yavrusu dünyaya gelmediğinde ertesi yıldan başlayarak et ve/veya süt arzı düşmektedir. Devlet de süt ve ette arz düştüğünde devreye girip hayvan ithalatı, süttozu ithalatı, süt ürünleri ithalatı yaparak talebi karşılamaya çalışıyor. Yurtdışında sübvanse edilen hayvansal ürünün düşük fiyatı karşısında rekabet etme adına çiftlikten çıkan sütün fiyatı düşüyor. Ama yine de marketteki etin, sütün ve süt ürünlerinin fiyatı artmaya devam ediyor. Bu noktada da üretici mağdur edildiği için bu sefer yine üretimden kopmalar yaşanıyor. Sonraki yıllarda et ve süt arzı kaçınılmaz şekilde düşüyor. Bu tekrar edip duruyor. Böylece iktidarın ithalatı çözüm yolu görmesi de hem süt hayvanı yetiştiricisini hem besiciyi hem de süt ürünleri imalatçısının mağduriyetine yol açıyor. Tüketici de bu ürünlere her defasında daha zor erişiyor.
KAMUCU BİR MODEL KURULMAZSA HALK TOPYEKÛN DAHA DA KAYBEDER
Meraların daralması, gıda enflasyonu ve üretimden kopuş gibi kronikleşen sorunlar hesaba katıldığında Türkiye’nin 1980 sonrası benimsediği ‘piyasa merkezli hayvancılık’ paradigmasıyla devam etmesi ne kadar gerçekçi?
Türkiye hayvancılığının bu kısır döngüden çıkması için yapısal bir dönüşüm şart. Bu dönüşüm ancak ve ancak kamucu bir modelle mümkün, dolayısıyla piyasacı anlayışın ters yüz edilmesi gerekli. Devletin yeniden yapılandırılması, devlet kapasitesinin artırılması gerekiyor. Ancak bu noktadan sonra tarım-gıda alanında şirketlerin hakimiyetine son vererek küçük çiftçi, üretici ve tüketiciler lehine bir çizgi izlenebilir. Böyle bir yapılandırılma da IMF-DB-ABD-AB çizgisinden, çokuluslu ve yerli şirketlerin kârlarını önceleyen anlayıştan kopuşu, antiemperyalist ve antikapitalist bir mantığı gerektirir. Bu çerçevede üretim ve pazar ayağında hakimiyet oluşturacak KİT’ler kurulmalı. Çiftçinin girdilerini karşılayacak, pazara bağımlılığını ortadan kaldıracak bu KİT’lerin kurulması yanında bitki ıslahı, mera ıslahı, hayvan ıslahını, veterinerlik hizmetlerini, sulama ve kırsal altyapı-üstyapı hizmetlerini kamu eliyle etkin şekilde gerçekleştirecek kurumlar oluşturmalı. Bu süreç ormanları, sulak alanları, meraları, dereleri sermayenin talanından koruyacak politik çerçeveyle desteklenmeli. Dolayısıyla böyle bir kamucu bir model kurulmazsa biz hayvancılık krizine çok defa şahit oluruz. Her hayvancılık krizi daha çok küçük çiftçiliğin ortadan kalkmasına yol açar ve her bir krizde halk topyekûn daha da kaybeder.


