Google Play Store
App Store

Özcan Alper’in 'Erken Kış'ı vizyona girdi. Az sayıda salonda gösterilmesine rağmen, uzun süredir hissetmediğim o yoğun sinema duygusunu geri getirdi. Taşıyıcı annelik gibi karmaşık bir meseleyi yalnızca etik bir tartışma olarak değil, vicdan, kimlik ve aidiyet üçgeninde gezinen bir varoluş sorusu olarak ele alıyor.

Bir arabanın içinde yolculuğa çıkan erkek ve kadın, sessizce radyo dinliyorlar. Ferhat ve Lia’nın arasındaki konuşulmamışlık, radyodan geçen Ukrayna işgal haberleriyle yan yana gelince, ilk sahnede bile şu soru beliriyor: Bir insan başka bir insan için ne kadar yer açabilir? Winnicott’ın anneliği biyolojik bir görevden çok, dünyayı bir süreliğine çocuğun yerine taşıyan bir “ortam” olarak tarif edişi, filmdeki atmosferin politik zeminini de kuruyor. Filmde sorulan o temel soru –gerçek anne kimdir? Yumurtayı veren mi, yoksa çocuğa dokuz ay boyunca bir dünya sağlayan mı?– film ilerledikçe, Timuçin Esen'in canlandırdığı Ferhat'ın ya da Leyla Tanlar'ın canlandırdığı taşıyıcı anne olan Lia'nın gerçekte oldukları kişiyi taşıyıp taşımadıklarına evriliyor. Ferhat’ın da, Lia’nın da yalnızlığı ve çaresizliği, hayatlarını sürdürüş biçimlerindeki yabancılaşma aynı ağırlığı taşıyor.

TUTMA

Film, Winnicott’ın “holding” dediği şeyin sınırlarında geziniyor sürekli, "tutma" ile "bırakma" arasındaki o ara bölgede... Winnicott’ın tarif ettiği o kırılgan eşik, film boyunca Lia’nın yüzünde gezinen hüzünle görünür hâle geliyor. Ferhat, İstanbul'da bırakıp gittiği hayatıyla, evliliğiyle, vicdanıyla, ölmüş annesiyle aynı anda hesaplaşmak zorunda kalırken Lia'ya tutunmaya çalışıyor. Lia da, savaş altındaki yuvasına doğru, doğurduğu çocuğu geride bırakıp giderken Ferhat'a tutunmaya çalışıyor. İmkânsız bir çaba...

İlginçtir, Özcan Alper'in sinematografisinde annelik ve sınırlar sık sık karşımıza çıkan temalar. Karakterlerinin çoğu, Adorno'nun 'Ev bitmiştir' sözüne inat, eve, yuvaya, imkânsız bir uğraş olduklarını bilseler de dönmeye çalışır. 'Erken Kış'ta da radyoda arka arkaya geçen savaş haberleri bu duyguyu genişletiyor. Yuva yalnızca dönülen yer değildir; insanın kendi içinde kurabildiği, çoğu zaman kuramadığı bir mekândır. Lia’nın savaşın içindeki ülkesine dönebileceği bir yuvası var mı? Ferhat’ın yuvası İstanbul mu, yoksa annesinin artık olmadığı Karadeniz’deki o eski ev mi?

Karadeniz’in gri göğü, dağların ve ormanların sonbahardan kışa evrilen tonları, her daim sisle kaplanan yollar, kapanan geçitler, yalnızca bir fon değil; karakterlerin çaresizlik duygusunun dışavurumu.

BIRAKMA

Ferhat’ın bir sahnede söylediği “İnsan sadece fiziksel olarak intihar etmez, başka yolları da varmış”– filmdeki asıl çatlağı açıyor. Çünkü Winnicott’ın "sahte kendilik" dediği korunma kabuğu, bazen hayatı sürdürmenin tek yolu hâline gelir; tıpkı Ferhat’ın kabuğunu kıramayan sesi gibi. İki karakter de birbirine temas ettikçe, aslında kendi varoluş ihtimallerine, kabuklarının birbirine çarpmasından dolayı gerçek kendiliklerine dokunuyor.

Filmin belki de en yoğun sahnesi, yeni doğum yapmış Lia’nın mecburen sütünü sağıp atması. Winnicott’ın erken anne-çocuk ilişkisi için kullandığı “gereksiz hale gelen fazlayı atabilme” metaforu burada cinsel bir gerilime değil, bir ilişkiye dönüşemeyecek yakınlığın yasını resmediyor.

Filmin ilerleyen sahnelerinde öylesine derin metaforlar, diyaloglar var ki, izleyecek olanlar için sürprizi bozmak istemiyorum. Yoksa film, katman katman pek çok meseleyi, bütünüyle doğal ve içten bir şekilde, mesaj kaygısı duymadan şiirsel görüntüler eşliğinde aktarıyor. Coğrafyanın gölgesinde, yasın ve arzunun arasında sıkışmış bu iki insanın hikâyesi, insanı çok derinden bir yerden yakalıyor, hüzünlü ve sahici...