İmralı ziyareti: Neden kimse Erdoğan’ı konuşmuyor?
CHP’nin İmralı heyetine katılmama kararından önce, sürecin İmralı ziyaretine neden mecbur hale geldiğini konuşmak gerekiyor. Bu ziyaret, neden sürecin bir gereğine dönüştürüldü? Abdullah Öcalan, PKK’ye mektupla bile silah bıraktırıp örgütü feshe kadar götürebilirken, ziyaretin pratikte neye çare olacağı düşünüldü? Bahçeli neden bu kadar ısrarlı şekilde bastırdı ve AKP’ye istediğini yaptırdı?
İmralı’ya gidişin, evrensel demokrasi kriterleri açısından şüphesiz ki anlamlı bir gerekçesi var. Ancak mesele, ziyaretin, süreci kurgulayanların mantığında nasıl bir yere oturduğudur. Cevap basit, süreç yürümüyordu. PKK kendini feshediyor, silah bırakıyor, konuşlu olduğu yerlerden çekiliyor ama bunun karşılığını alamıyor ve sık sık da tıkanıklık halinin aşılamamasından şikâyet ediyordu. İktidar tarafı her ne kadar “pazarlık yok” dese de siyasette hiçbir iş tek taraflı ilerlemez. Devlet adına “bir şey” yapılması, karşı tarafı tatmin edecek bir adım atılması gerekiyordu. Aynı zamanda Öcalan'ı ve onun "tarafsızlık" çizgisini, Kürt hareketinin demokratik kanadının devletçe tanınan "resmi merkez"i haline getirmek için de bundan iyi yol yoktu.
KÜRTLERİN BAKIŞI
Meclis’teki süreç komisyonunun aldığı İmralı’ya ziyaret kararı -DEM Parti’nin iktidar tarafından meşru siyasi aktör olarak görülmesinden sonra- Kürt hareketinin süreçte ilk somut kazanım olarak değerlendirebileceği bir gelişme oldu. Doğal olarak devletin de ilk ciddi ve somut ileri -ya da tersten bakılırsa geri- adımı... Süreç içerisinde söylenen sözlerin yerinde yarın yeller esebilir, siyasiler yine 180 derecelik dönüşlerle sert milliyetçi söylemlere başvurabilir. Türkiye siyasetinde sözün bağlayıcılığı yok, burası maalesef böyle bir ülke. Ancak Meclis’in PKK lideri Öcalan ile görüşmesi, çekmeceye konulur ve orada kalır. Yarın ne yapılırsa yapılsın bu tarihi gerçek değişmez. DEM Parti veya olası ardılları da süreç gelecekte başarısızlığa uğrasa bile, salt bu ziyaretin dahi süreci anlamlı kıldığını söyleyecektir. Velhasıl İmralı ziyareti şu an Kürt hareketi tarafından “kazanım” olarak not edildi.
CHP’NİN KARARI
CHP’nin kararına gelince… Komisyona katılarak, iktidara güvenmese bile Kürt sorununun çözümünü önemsediğini gösteren CHP, sürecin bu aşamasında frene dokunma ihtiyacı hissetti. Peki neden?
Birincisi; ülke demokrasisi süreçten olumlu etkilenmedi. İktidarın mecburen baskıyı gevşeteceğini öne süren safiyane yaklaşımların aksine, sürecin kendiliğinden ülkeyi özgürlükler anlamında ileri götürmediği, tersine sürece rağmen bir abluka atmosferinin yaratılmaya çalışıldığı aradan geçen bir yılda net olarak anlaşıldı. Ne siyasi baskılara ve operasyonlara son verildi ne de kayyumlar geri çekildi. Bir yandan süreç devam ederken diğer yandan iktidarın en büyük rakiplerinin yargı yoluyla tasfiyeleri için müdahaleler gerçekleşti. Bugün İmamoğlu hapiste ve CHP kapatılma tehdidiyle karşı karşıyayken, her şey yolundaymış gibi barış ve demokrasi şarkıları söylemek abestir. Ki İmamoğlu’nu siyasetin dışına atma girişimi, milyonlarca Kürt seçmenin iradesinin de yok sayılması anlamına gelir; bu da Kürt sorununun tartışıldığı günlerde gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husustur.
ERDOĞAN’IN MANTIĞI
İkincisi; Erdoğan’ın sorumluluktan uzak duran tavrı, CHP için ifşa edilmesi ve eleştiri konusu yapılması gereken önemli bir meseledir. Erdoğan aynı anda hem ortağı Bahçeli’nin talebini karşılayıp faydayı kişiselleştirmeye hem de muhalefeti karara ortak ederek riski kolektifleştirmeye çalışıyor(du). Meclis’in giderek etkisizleştiği ve gücün tamamen tepede toplandığı mevcut başkanlık rejiminde, devlet adına verilecek en kritik kararlardan birini Meclis’e, hatta onun içinde kurulmuş 51 üyeli bir komisyona havale etmesinin sebebi tam olarak buydu. Fakat tüm muhalefet aktörleri şu soruları sormalı: Neden Erdoğan siyasi risk almaktan kaçınıp İmralı ziyareti konusundaki açık kararını paylaşmıyor? Neden hiçbir AKP milletvekili kapalı oturumda bile söz alıp bu ziyaretin gerekliliğine ilişkin AKP’nin resmi parti görüşünü açıklamıyor? Bunların altını çizmemek, bir anamuhalefet partisi için eksiklik olurdu.
SÜRECİN VERDİĞİ “GÜVEN”
Bu aynı zamanda sürecin devamlılığı için de hayati bir sorundur. Süreç eğer Türkiye’nin tarihi bir meselesi çözüme kavuşturulacaksa, “Devletin başı hangi saiklerle bu kadar mesafeli duruyor?” sorusu yabana atılamaz. Yürütme gücünün sahibi olan iradenin bu kadar mütereddit kaldığı ve ayak sürüdüğü bir süreç, sorunun demokratik istikamette çözümüne ve gelecekte atılacak geliştirici adımlara dair kime sahici bir umut verebilir? Bu soruların üzerinde durmak da en az CHP’nin tutumunu tartışmak kadar kıymetlidir. Bunun yeterince konuşulmuyor oluşu, özellikle sadece CHP’nin tavrını tartışmaya dönük bir kamuoyu oluşturulma çabası manidardır. CHP’nin İmralı kararı eleştirilirken bile, iktidarın buna yol açan güven zedeleyici davranışlarına bir-iki cümle dokundurulabilirdi oysa. Ancak DEM Parti bunun yerine, Erdoğan’a teşekkür sunmakla sınırlı kalmayı tercih etti.
BAKIRHAN’IN SÖZLERİ
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, İmralı heyetine üye vermeme yönündeki kararı sonrası CHP için, “İktidar karşıtlığını çözüm karşıtlığına dönüştürmeye çalışıyorlar” dedi. Burada şu gözden kaçırılıyor; bu süreci dış konjonktürün zorlamış olması, onu iktidarın kendi düzenin devamlılığı için araçsallaştırmadığı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla esas, Erdoğan’ın kendi iktidarının bekasına fayda sağlamayacak bir çözüme asla yanaşmayacağı ve tehlike gördüğünde her şeyi ateşe atabileceği gerçeği üzerine düşünülmesi gerekiyor. Öte yandan, eğer salt kimlik ve dil talepleri üzerinden düşünülürse, Kürt sorunun tamamen veya şimdilik kısmen çözümü, otoriter bir yönetim altında da mümkündür (dünyada örnekleri var) ve süreç, doğrudan demokratik bir Türkiye’ye ulaşılacağı anlamına gelmez. AKP-MHP iktidarında olabilecek tek “çözüm” de budur. Yani Erdoğan sürece bir yerde nokta koymayacaksa, bu, süreç Türkiye’yi demokrasiye götürdüğü için değil, Erdoğan’ın iktidarına katkı yaptığı için olacaktır.
CHP VE KÜRTLER
Son olarak, CHP’nin tutumunun Kürt seçmenle arasını açıp açmayacağı da elbette tartışılmayı hak eden bir konudur. Hemen ilk anda yapılan “CHP İmralı’ya gitmedi, Kürtleri kaybetti” yorumlarının iyi niyetli ve isabetli eleştiriler olduğunu söylemek zor. Bunun cevabı tek başına İmralı ziyaretine ilişkin verilen kararda değil, devamında yürütülecek politikanın gücünde aranabilir. Halkın büyük çoğunluğu yoksulluğa sürüklenmiş, borçlandırılmış, geleceksizleştirilmiş, hukuku, özgürlükleri tırpanlamış, çocuğunun, torununun yarınından endişe eder hale gelerek kronik kaygı sahibi olmuşken, herhalde Kürt yurttaşların siyasi tercihlerini yaparken tek odaklanacağı konu İmralı ziyareti olmayacaktır. Böylesi bir bakış açısı, bu ülkenin her şeyiyle ayrılmaz bir parçası ve en politik kesimlerinden biri olan Kürt halkını fazlasıyla küçümsemek olur. Dolayısıyla İmralı heyetine üye vermeme kararı, Kürt yurttaşların bir bölümünde olumsuz karşılık bulmuşsa bile, bu CHP açısından telafi edilmeyecek bir kayıp olarak görülemez.


