Google Play Store
App Store

Şimdi Hrant'ın öldürülmesinden çok cenaze töreni konuşulur oldu. Cenaze töreninin ana sloganı olan "Hepimiz Ermeniyiz" sloganı doğru mu yanlış mı? Koca koca gazeteler anket düzenliyor! Öldürülen insana sahip çıkmanın, onun farklı aidiyetleri yüzünden uğradığı saldırılara ve öldürülmesine karşı çıkmanın bir ifadesi olan ve Türk, Ermeni, Kürt veya Laz olmanın değil insan olarak birilikte yaşamayı savunmanın önemini vurgulayan bir ifade neredeyse Türklüğe küçük düşürme sayılacak! Başbakan bu sloganın atılmasını sakıncalı bulmuş, çünkü bazılarının hassasiyetlerini rahatsız edebilirmiş!

Zaten böyle hassasiyet diye diye buralara gelinmedi mi?

Tören üzerine yapılan değerlendirmelerde üzerinde durulan konulardan biri de korteji oluşturan kalabalığın siyasi profiliydi. Hırant'ın öldürüldüğü andan itibaren direniş hareketinin fitilini ateşleyenlerin siyasi aidiyetleri bilinmesine rağmen (tıpkı Hrant'ın köşe yazarı olduğu, "küçük tirajlı" denilerek geçilen BirGün den hiç söz edilmediği gibi) hiç değinilmedi. Tarhan Erdem bu konuda yaptığı analizde törene ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu dışında hiç bir parti başkanının katılmamış olmasından hareket ederek o büyük topluluğun siyasi bir mensubiyeti bulunmadığını ifade etti ve bu alanda ciddi bir siyasi boşluk olduğunu yazdı.

Cenaze törenine İstanbul'da katılabilen ve Türkiye'nin her yanında eylemler yürüyüşler düzenleyerek o duyguyu paylaşan büyük bir kitle olmasına karşın bu potansiyelin siyaset düzleminde gerçekleşmediği bir gerçek.

Öyle olunca ortaya kaonulan o büyük tepki bile ( yarattığı büyük demokratik atmasferi unutmadan söylüyorum) neredeyse bu günkü Türkiyenin hiç de haketmediği dış itibarına yaptığı katkı üzerinde değer kazanabiliyor.

Burada ciddi bir mesele olduğu oratadadır. Önemli bir neden olmasına karşın bunu yalnızca seçim barajlarına veya solun birliği meselesine bağlamak doğru değildir. Bu konuda üzerinde durulması gereken bir değil belki bir çok sorun vardır ve belki bizim en önemli meselemiz de budur.

Ben bu konuda karşı karşıya olduğumuz en önemli meselenin daha önce de bir çok kere ifade ettiğim gibi, bir inanış sorunu olarak ideolojide yattığını düşünüyorum.

***

İnanç kavramının bilimsel olmayan metafizik bir tınısı var. Ahmet Oktay bir makalesinde çok güzel ifade etmişti:

"En bilimsel bilginin bile dinsel ve metafizik olmayan bir inanca gereksinimi olduğunu söylemek gerekir. Siyasal mücadelenin ise inanca her zaman ihtiyacı vardır. Her zaman olacaktır. İnançsızlık postmodernizmin alamet-i farikası-dır. Yarın umudunu ve inancını yok saymaya yönelik her düşünce, istesin istemesin, reel bugünü olumlar ve politik/ideolojik bağlamda emekçi sınıfları teslim olmaya ya da zaten teslim olmuşluklarını kabule çağırır." (Ahmet Oktay. Posmodemist Tahayyüllere İtirazlar, s.137.)

En önemli meselemizin hakikaten burada yattığını düşünüyorum.

Postmodern olduğu söylenen çağın, insanlığın postunu dağlamasına ve harap etmesine hep birlikte tanık olduğumuz günümüzde, kendinden ve bir de güçlülerden yana olmak güçlü bir eğilim olarak toplumu sarmış durumda.

Artık, 'iyi ve kötü' ya da 'haklı ve haksız' gibi kıstaslar değil, 'çıkarcılık' ve 'bir koyup üç almak' zihniyeti adeta yeni dünyanın temel yaşam felsefesi haline geldi.

Ortalığı ırkçı ve dinci hareketlerin sardığı ve bu gerici dalga karşısında biryenilmişlikve çaresizlik duygusunun geliştiği bu ortamda kendine ve kendisi gibi olanlara güvensizlikle birlikte aslında ülkenin ve dünyanın geleceğine dair bir kayıtsızlık ve inançsızlık da yaygınlık kazanıyor.

Geçmişte, yaşanan anla ve yaşanan hayatın somut gerçekleriyle bağını koparmış bir gelecek tahayyülünün yanlışlığı üzerinde çok durmuştuk; Bugün gelinen yer ise bir bakıma onun tam tam tersidir. Milliyetçiliğin ve dinci inancın bir fırtına gibi ortalığı sarıp toplumun ruhuna işlediği günümüzde, bir gelecek tahayyülüne dair bir tür inançsızlık ve inancı küçümseme eğilimi yaygınlık kazanmış, moda haline getirilmiş durumda.

Sürekli bu günü vurgulayan ve gündelik yarar duygusunu kutsayan postmodern tahayyüller bir tüketici kültürünün uzantısı olarak karşımıza geliyor ve aslında ortak bir yarın inancının, bir yarın tahayyülünün yadsınmasını da üzeri örtük biçimde beraberinde getiriyor.

Hrant Dink'in cenazesinde yükselen o büyük sesin Türkiye'nin kaderinde söz sahibi olan bir büyük devrimci siyasi güce dönüşmesi için ihtiyacımız olan en önemli şey de o değil mi?

Ben Hrant Dink'in öldürülmesini de, ona karşı gösterilen o büyük tepkiyi de, bu inanç kardeşliğine çağrı için atılmış bir çığlık olarak anladım.