Innuendo
Hayatımı değiştiren motivasyon konuşmasını kız arkadaşım yapmıştı. 1984 yılıydı, okul çıkışı hava yeni yeni kararırken, Atatürk Caddesi’nden dönüp İnönü Caddesi’nde yürürken, Kayhan’ı geçer geçmez. “Ne anlatıyorsun?” demişti kız. “Bir ima mı yapıyorsun? Bu sözleri kime söylüyorsun? Anlamıyorum…”
Kızın sözleri beni Papazçeşme’deki sokağımdan çekti ve bedenimin olduğu yere getirdi. Tophane’den beri konuşuyordum, ben konuşuyordum o dinliyordu ama ben aslında ona konuşmuyordum. O zamanlarda on üç yaşındaki oğlan çocuklarının pek sevgilisi olmazdı. Olsa da oğlan çocuğunun aklı başka yerde olurdu. Benim de bir kızla sevgili olmak umurumda değildi ama mahalledeki abilere “Bir sevgilisi olacak kadar büyümüş görünmek”, işte umurumda olan tek şey buydu. O nedenle aslında kızla değil, mahalledeki abilerle konuşuyordum. Tek hayalim kızı bir an evvel sepetleyip mahalle kahvesine koşmak ve orada beni dört gözle bekleyen abilere “kıza böyle böyle dedim” diye hava atmaktı. Eminim ki bunları anlattığımda Osman, Kemal, hatta belki Nejat ve hatta olur a, belki de Şaban, Ayhan Abiler’den biri omuzuma vuracak “Vay be kerata, sen de büyüdün ha artık. Aramıza hoş geldin” diyeceklerdi.
Ama kız dişli çıkıp beni azarlayınca bu rüyadan uyanıp kalabalık caddede ona ne yanıt vereceğimi bilemeden dururken buldum kendimi. Bir şey ima etmiyordum, sadece “hedef kitle”m o değildi. Hatalı “targeting”, bir “positioning” skandalına yol açmıştı. Marketing’in ilk kuralını ihlal etmiştim. Tüm bunlardan ders çıkartır ve bir on yıl daha okul sıralarında dirsek çürütürsem, başarılı bir reklamcı olabilirdim.
∗∗∗
O kızın attığı tokatla otuz yıl ekmeğimi kazandım. Ödül törenlerinde ödülü kaldırırken içimden (bazen de dışımdan) hep ona teşekkür ettim. Büyükler kulübüne girdim ve bir gün öyle büyüdüm ki, o kulüpten emekli oldum. Pandemi başlayınca ofisi iki haftalığına kapattık ve bir daha açmadık. Zaman algım ve mekanla ilişkim bir anda değişti. 2020-2022 arası hiç patlamayan kocaman bir balon gibi beynime doldu. Tüm bunlar geçtiğinde dünyaya eskisi gibi bakamadığımı anladım ve “No Country For Old Men” filmi, 2001 Space Odyssey’deki kara taş gibi karşıma dikildi. Ya dünya değişmişti ya gözlerim veya hepsi.
BirGün’e portakalda vitamin olduğu günlerden beri emek veriyorum. Gazete ilk çıktığında kıymet ve önem dengesi oturana kadar uzak durmuştum. Sonra “Günışığı” köşesinin ilk yazıları çıkmaya başladı. O zaman hedef kitlem netti: Yaşlılara değil gençlere seslenecektim. Tekrara düşmekten korkmayacak, diyaloğun, şefkatin, sevginin tohumlarını, hiç sürülmemiş tarlalara ekecektim. Bu takdir edilesi bir hedefti ama sürdürülebilir değildi. Eski gençler hızla büyürken, yeni gençlerle aram açılıyordu. Eski gençlere tutunursam yazılarımı, yeni gençlere sesleneceksem üslubumu değiştirmem gerekiyordu, onlarla “abi” olarak konuşmazdım, çünkü artık “amca” olmuştum. Daha dün Kemal Gökhan’ın “Şu benim 35 yaşım” köşesini, “Bir gün ben de o yaşa gelecek miyim?” diye okurken, bir anda ve nasılsa 55 oluvermiştim.
Solculuk belasından bir türlü profesörlüğü onaylanmayan bir arkadaşım, “Aslında bu fena da değil.” demişti. “Çünkü böylece öğrencilerle hala yatay ilişki kurabiliyorum. Profesör olduğun anda apoletlerin ağırlığından çökmüş omuzlarla ahkam kesen korunaklı ve zavallı bir tür haline geliyorsun.”
∗∗∗
Eskiden Hürriyet Gazetesi yazarlarını “Acaba Aydın Doğan bu ara kime düşman, kimle ittifak halinde?” diyerek okurdum. Mevkilerini beyinlerine değil burunlarına borçlu bu zevat, paragraflara döşedikleri imalarıyla ortaokuldaki kız arkadaşım gibi insanların hemen anlayacağı ipuçları saçarlardı. Bir yazar arkadaşım ne zaman aşk acısı yaşasa, bunu politika soslu imalarla köşesine taşırdı. Saf bir okur onun AKP’ye çaktığını düşünür ama yakın arkadaşları olarak bizler tüm derdinin Perihan olduğunu bilirdik.
Pandemi bitince kendimi bir anda bir profesör olarak buldum ve bu hiç hoşuma gitmedi. Gençler, yani insanların çoğunluğu, onlarla eşit düzlemde yaptığım konuşmaları ya bir ima ya da bir hadsizlik olarak görmeye başladılar. Bir profesör olarak hayali bir kürsüye çıkıp kendi konumda veya herhangi bir konuda İlber Ortaylı tadında tepeden, didaktik, hatta sarkastik konuşabilirdim ama kürsüyü tekmeleyip “onlarla onlar gibi” konuşmaya hakkım yoktu. Axl Rose’a kulak verip yeni imajıma alışmaya çalıştım, paraya kıyıp Markus T gözlük bile aldım ama olmadı, yakışmadı. Telefonda “Bugün orada hava nasıl?” diye sorduğum biri “Politik iklimden mi bahsediyorsunuz?” diye yanıt verdi.
Queen 1991’de Innuendo adlı bir şarkı ve aynı adlı bir albüm çıkardı. Bu albüm çıktığında Freddie Mercury’nin hastalığı son evreye girmişti. Innuendo’nun klibi MTV’de oynamaya başladıktan kısa süre sonra da kara haber geldi. Şarkıda “innuendo” sözü sadece bir kez geçiyordu. Oysa aynı şarkıda her biri şarkı adı olabilecek, Mercury’nin vedasına yakışır, haykıra haykıra söylenen üç cümle vardı: “Be free, in your tempo” (Kendi ritminde, özgür ol), “We’ll keep on tryin” (denemeye, çabalamaya devam edeceğiz), “Till the end of time” (zamanın sonuna kadar)… Bu üç nakarat cümlesinden herhangi biri kullanılsa, albüm satışı iki kat fazla olabilirdi. Ama Mercury’nin ısrarıyla şarkının ve albümün adı “Innuendo” oldu.
Innuendo, melodik rock gibi başlar, sonra operaya dönüşür, bir ara hard rock olur ve bir ara gitarlar davullar susar ve flemanko dinlemeye başlarız. Tüm bunlar 400 saniyeden az sürede duyulur. Mercury 1,77 boyla elli kilonun altına düşmüşken, en yüksek perdeden vokalleri canının son damlalarıyla söyler. O şimdi tüm dünyanın ortak kabulüyle müziğin profesörüdür ve yeryüzünün en grotesk kürsüsünden bizlere seslenir: “Irka, renge, dinlere göre yaşıyor, saf bencillikle ve kör delilikle yönetiliyoruz. Eğer tanrı veya herhangi bir adalet varsa, yaşamamızın ya da ölmemizin bir amacı varsa, sormaya mecbur hissettiğimiz soruların bir yanıtı varsa, göster kendini, korkuları yok et, maskeni çıkar ve özgür ol… Denemeye devam edeceğiz, zamanın sonuna kadar.”
Innuendo “ima” demek. Freddy Mercury, hayata veda ederken insanlığa sunmak istediği ve tek bir ima içermeyen bu son sözlerine neden “ima” adını vermiş? Mercury neyi ima ediyor?
Ve kime konuşuyor?


