İran, Fahri Doktora
İki konu var değinmek istediğim. Daha ciddi olanı ile başlayalım: İran parası Riyal’ın dolar karşısında değer kaybetmesi ve hiper-enflasyon tehlikesi. Ortalık toz duman. Bir yanda, yedi düvele “saldırabilirim ha, bak, TBMM’ni de arkama aldım” manasına gelen tezkeresi eline tutuşturulmuş AKP. Öte yanda, seçim telaşına düşmüş, ikisi de İran’ın can düşmanı olan ABD ve İsrail. Obama hükümeti 2010’dan beri, İran’ın nükleer programının bomba üretimine dönük olduğu iddiası ile, İran’a ticari ve finansal ambargo uyguluyor. Batılı ülkeleri de arkasına almış vaziyette. AKP ise tam anlamıyla kıvırtıyor. Ambargoyu destekler gibi yaparken enerji ihtiyacını İran’dan karşılamaya devam ediyor. Ödemelerini ise bankalar aracılığı ile dolar bazında değil de altınla yapıyor. Alan memnun, satan memnun. Tabii, ara sıra ABD’nin uyarılarını dikkate almazsak. Nitekim elimizdeki son verilere göre, Ağustos 2012 itibariyle AKP’nin şimdiye kadar çokluk doğrudan İran’a yaptığı altın ödemelerini Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) bankaları aracılığı ile yaptığı anlaşılıyor. Mustafa Sönmez’in belirttiğine göre Ocak-Ağustos arası, yani 7 ay boyunca BAE’ne yapılan toplam altın ihracı 150 milyon dolar iken birden sadece Ağustos ayında 2 milyar dolara yaklaşmış. İran’a doğrudan ödeme sevimsizleşmiş anlaşılan, aniden BAE yolu tercih edilmiş. (Cumhuriyet, 5 Ekim).
ABD ve İsrael ise, Riyal’in sadece Eylül’ün son haftasında dolar karşısında % 40 değer kaybedişini nihayet ambargonun etkisini gösterdiğine bağlıyor. Bu da, tam seçim öncesi her iki ülkenin de tekrar seçilme telaşındaki siyasilerine, destekledikleri bir politikanın nihayet bekleneni(?) ürettiğini söyleyebilme imkanı veriyor. Riyal’in değer kaybedişinin ne kadarının ambargo etkisi yüzünden, ne kadarının iç ve dış spekülatif hareketlilik ya da manipülasyonlar yüzünden olduğunu kestirmek mümkün değil. İran’ın yabancı bankalarda dondurulmuş döviz rezervleri, gıda dahil ithalata bağımlılığı, dolayısıyla Riyal’in değer kaybı yüzünden giderek daha fazla harcama ile ihtiyaçlarını giderebilme durumu ister istemez enflasyonu körükleyecek. Bu mekanizmanın etkisi yüzünden İran’ın nükleer programından vaz geçeceğini ummak naiflik olur. Olan, geliri sabit sıradan İranlı’ya olur. O da ayaklanırsa ne olur, bilinmez. Geçen sefer, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en halk devrimini yapmışlardı.
FAHRİ DOKTOR ERDOĞAN
Daha az ciddi, hatta gayri ciddi olana geçelim. Bu memleketin üniversiteleri acaip, başbakanı ise daha da acaip. Sanki fahri doktora verecek adam/kadın kalmadı, sen kalk Tayyip Erdoğan’a yirmi-bilmem-kaçıncı doktorayı ver. Dünyanın bütün ülkelerine (potansiyel) savaş açma iznini AKP takımına ve gözü dönmüş MHP’ne onaylatışını kutlarcasına. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde, bu son ünvanı kabulü sırasında Erdoğan: “Ben bu şehre aşığım, sevdalıyım. Burada doğdum, büyüdüm….. Bugün kentsel dönüşüm için binaları yıkmaya başlıyoruz” demiş. Doktor ya, bir bildiği vardır, aşık olduğu şeyi kesip biçme hakkını sorgulayacak değiliz.
Konuşma uzun, her iki cümleden biri çerçeveletilecek cinsten. Üniversite eğitim, öğrenim kurumu ya, Erdoğan bu konulardaki engin ufkunu, donuna kadar aranmış, seçilmiş öğrencilerle paylaşmadan edemiyor: “… işte 5,5 yaşında bir çocuk eğitim görebilir mi gibi ifadeler kullanılıyor. Halbuki ben biraz ileri gideceğim, ben biliyorum ki her canlı anne karnında eğitim almaya başlıyor. Beslenme eğitimini orada almaya başlıyor canlı.” Yoruma gerek yok, her şey çok açık, bilmiyorsanız susun, ağzınızı açmayın türü bir “bilgi.”
Gelelim zeka ve 18 yaş meselesine. “Bizim Hans’tan Helga’dan geri kalır ne yanımız var? Biz onları aşabilecek zekaya sahibiz... Bize bakan heyecan bulsun, aşk bulsun, başarmak için her şeye sahibiz. Yeter ki inanalım” Herkesten daha zekiyiz, tek eksiğimiz yeterince inanmamak! Kaldı ki, onların eksikleri saymakla bitmez, al sana en başta geleni: “Birbirinizden asla kopmayın. Batının yıkılışı buradan gelecektir… Çünkü onlar 18 yaşından itibaren iki kardeş aynı evin içerisinde oturmuyor… Ama bizde böyle olmamalı.” Kıssadan hisse, Batı’yı yakalamaya çalışalım, ama dikkatli olalım, oralardan bize cazip gelebilecek her şeyi kapmayalım. Süpermarkete gider gibi yapalım, nasıl iyi deterjan var, kötü deterjan var. Batı’nın da bize uygun yanlarını alalım, gerisi raflarda kalsın. Derin, fahri doktorlara yaraşır bir tavsiye. Doktora verenler düşünsün.


