Google Play Store
App Store

Netanyahu, savaş ihtimalini kendi dar siyasi çıkarları için kullanabilecek kadar da menfaatçi bir isim. Ancak saldırının arkasındaki asıl motivasyon İran hükümetini güç kullanarak yıkabileceğine dair bir fırsatın kokusunu almış olması. İsrail’in ABD ve AB desteği ile İran’a saldırısı uluslararası hukuku çiğnemenin yanı sıra nükleer anlaşmalar noktasında taviz verdiği halde İran’ın egemenliğini baltalayarak bölgesel hegemonya kurmayı hedefliyor.

İsrail bugüne nasıl geldi?
Fotoğraf: AA

Vijay PRASHAD

İsrail’in 2023’ten bu yana İran’a devamlı süren saldırılarının tamamı hukuk dışı, Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmelerine aykırı. İran BM üye ülkesi ve bu sebeple de uluslararası hukukta egemen bir ülke olarak tanımlanıyor. Eğer İsrail’in İran ile bir sorunu vardıysa, uluslararası hukuk düzlemi içerisinde şikayetlerini iletebileceği birçok mekanizma bulunuyor.

Bu zamana kadar tüm bu İsrail uluslararası düzlemleri reddetti çünkü İran’a karşı açacak bir davası olmadığı açık. ABD, Avrupa Birliği (AB) ve İsrail tarafından düzenli olarak ortaya atılan İran’ın nükleer silah yaptığı iddiaları, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) tarafından en ince detayına kadar soruşturuldu ve hiçbir kanıt bulunamadı. İran’ın IAEA kuralları ve sınırları içerisinde bir nükleer enerji programı olduğu kesinlikle doğru, keza İran’ın ruhani kurumunun nükleer silah üretimine karşı bir fetva verdiği de aynı şekilde doğru. IAEA’nın bulgularına ve bu fetvaya rağmen İsrail tarafından kışkırtılan Batı, İran’ın nükleer silah ürettiği ve bu sebeple de uluslararası düzen için bir tehdit oluşturduğuna dair bu mantıksız fikri kabul etti. Hatta İran’a yönelik hukuk dışı ve zamanlaması son derece kritik bu saldırılarıyla İsrail uluslararası düzen için bir tehdit.

İKİYÜZLÜ PLAN

On yıllardır, İran bir Ortadoğu Nükleersiz Bölgesi’nin kurulması için çağrı yapıyor. Nükleer silah yapmak istemekle suçlanan bir ülke için garip bir fikir. Ancak bu nükleersiz bölge fikri batı tarafından, büyük oranda da hukuk dışı bir biçimde nükleer silah programına sahip İsrail’i korumak amacıyla reddedildi. İsrail Ortadoğu’da nükleer silahı olan tek ülke, ancak bugüne kadar ne kamuya açık bir şekilde denemesi yapıldı ne de varlığı kabul edildi. Eğer İsrail herhangi bir nükleer tehdidi ortadan kaldırmaya bu kadar hevesliyse, bu nükleersiz bölge teklifini yürekten kabul etmeliydi.

Sıklıkla uluslararası hukukun mutlak savunucusu pozlarına bürünen Avrupalılar da BM liderliği de İsrail’in bu fikri benimsemesi için baskı yapmadı. Çünkü bu İran’ın değil İsrail’in nükleersizleşmesini gerektirirdi. Bu da öyle imkânsız bir durum ki ne Batı’dan ne de uluslararası kuruluşlardan bu fikri alıp, geliştirip, Ortadoğu’yu nükleersiz bölge haline getirme yönünde ortaklaşma sağlama niyetinde herhangi bir adım da atılmadı.

İsrail bölgede nükleersiz alan kurmak istemiyor. İsrail’in arzusu bölgedeki tek nükleer güç olabilmek, hatta adını doğru koyalım; dünyada geniş bir sivil nüfusa ev sahipliği eden en büyük Amerikan askeri üssü olabilmek. Ancak egemen bir devlet olma hırslarını da Filistinlilere yaptıklarından görebiliyoruz. İsrail’in egemenlikle herhangi bir sorunu yok, ancak bölgede kendisini Filistin kurtuluşuna adayan tüm devletlerle sorunu var. Eğer İran İsrail ile ilişkilerini normalleştirse ve bölgede Amerikan hegemonyasına karşı tutumunu bıraksa, muhtemelen İsrail de İran’a düşmanlığını bırakır.

ABD YOLU AÇTI

2020’nin Ocak ayında ABD, Irak’ın Bağdat Havaalanı’nda yasadışı bir operasyon düzenleyerek İslami Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü lideri General Kasım Süleymani’yi katletti. Süleymani Kudüs Gücü üzerinden İran için İsrail’in kendilerine olası saldırılarına karşı bir sigorta işlevi görüyordu. Kudüs Gücü İran’ın ülke sınırları dışındaki askeri operasyonlarından sorumluydu, “Direniş Aksı” denilen İran destekçisi yönetimler ve devlet dışı askeri güçlerin birliği de buna dahildi. Bu güçler: Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de yerel milislerle ortak hareket eden çeşitli Devrim Muhafızı grupları, Beşar Esad Hükümeti, işgal altındaki Filistin’de çeşitli Filistinli gruplar ve Yemen’de Ensarullah hükümetini içeriyor. Kendi nükleer caydırıcılığına sahip olmayan İran’ın ABD ve İsrail’in askeri üstünlüğünü dengelemek için bir yönteme ihtiyacı vardı. Bu caydırıcılık da “Direniş Aksı” ile yaratıldı, bu sayede İran İsrail’e eğer kendisine bir saldırı düzenlenirse, bu grupların karşılık olarak Tel Aviv’e füze yağdıracağını göstermiş oluyordu.

Süleymani suikastı ABD, İsrail ve Avrupalı müttefikleri tarafından İran’ı zayıflatmak için hedefe odaklı yeni bir askeri ve siyasi girişimi başlattı. Tahran’ın bu ileri hamlesini ve İsrail karşıtı Suriyeli ve Iraklı milis güçlerinin özgüvenini kırabilmek için İsrail ABD, İran’ın Suriye ve Irak’taki lojistik üslerine sürekli saldırılarda bulundu. İsrail Suriye, İran ve Irak’ta Devrim Muhafızları askeri liderlerini öldürmeye başladı, bu suikastlar dizisi hem Devrim Muhafızları hem de Kudüs Güçleri’ni oldukça zayıflattı.

Gazze’de Filistinlilere yönelik soykırımcı savaşını fırsat bilen İsrail, ABD ve Avrupa’nın tam desteği ile İran’ın sigortası olan “Direniş Aksı’na” zarar vermeye başladı. İsrail savaşı Lübnan’a taşıyarak, 27 Eylül 2024’te Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın da öldürüleceği vahşi bir bombardımana girişti. Bu saldırılar her ne kadar Hizbullah’ı tamamen yıkmasa da zayıflattığı kesin. Tüm bunlar olurken İsrail Suriye’de Şam’da ve Kuzey’de İdlib’e giden hattaki askeri konumları da bombalamaya başladı. ABD askeri ve istihbarat servisleri ile koordineli olarak yürütülen bu bombardıman eski El Kaide savaşçılarının Şam’a girerek 8 Aralık 2024’te Esad hükümetini yıkmalarının yolunu açmak için düşünülmüştü. Esad hükümetinin düşmesi İran’ın Levant boyunca (Türkiye sınırından işgal altındaki Filistin’e kadar) ve Güney Suriye’den İran sınırlarına kadar Tahran’ın gücünü ciddi oranda zayıflattı. ABD’nin sürekli olarak Yemen’deki askeri konumları bombalaması da Ensarullah’ın İsrail için tehdit oluşturan uzun menzilli füzeler dâhil ağır teçhizatlarını kaybetmesine sebep oldu.

2025’in henüz başları için tüm bu yaşananların anlamı, İran’ın İsrail’e karşı geliştirdiği sigortasının çökmesi oldu.

SİGORTA ÇÖKTÜ

İsrail savaş yürüyüşüne başladı, İran’a saldırının yakın olduğunu birçok kez belirtti. İsrail başbakanı Netanyahu bu türden bir saldırının kendisine içeride kendi temsil ettikleri topluluklar için askeri muafiyet isteyen aşırı Ortodoks partilerle girdiği mücadeleyi kazanmak için avantaj sağlayacağı ve hükümetini düşmekten kurtaracağını biliyordu. Netanyahu soykırımı ve İran ile korkunç bir savaş ihtimalini kendi dar siyasi çıkarları için kullanabilecek kadar da menfaatçi bir isim. Ancak saldırının arkasındaki asıl motivasyon bu değil. Bu saldırının ana motivasyonu, İsrail’in İran hükümetini güç kullanarak yıkabileceğine dair bir fırsatın kokusunu almış olması.

İran böyle bir saldırıyı önlemek için IAEA’nın hazırladığı anlaşma müzakerelerine dönmüştü. Tahran İsrail gibi yasa tanımayan bir devletin İran’a saldırısını hiçbir şeyin durdurmayacağının farkındaydı. Keza durdurmadı da. İran’ın hala müzakere masasında oturduğu gerçeği de dahil. İsrail İran’ın anlık zayıflığını avantaja çevirerek bu saldırıyı yaptı. Ve yaşananlar, çok daha büyük bir tırmanmayı tetikleyebilir.

Kaynak: peoplesdispatch.org

Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ