Siya Siyabend grubundan Bizon Murat’ın sesiyle açılıyor film, “Konfüçyüs der ki: ‘Bir kenti anlamak için o kentin müziğini dinleyin’”. İstanbul Hatırası bu sözü kendisine şiar ediniyor.

İstanbul Hatırası: Yeniden!

Berkay Şatır - Arş. Gör. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi, Yönetmen

Fatih Akın’ın 2005 tarihli kent-müzik belgeseli İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek, yaklaşan 20. yılına özel restore edilmiş 4K kopyası ile Başka Çarşamba kapsamında 5 Haziran’da Türkiye’nin çeşitli salonlarında gösterimdeydi. Ben de İstanbul Hatırası’nın kendisine merkez aldığı Beyoğlu’nda o akşam gösterildiği tek salonda, Hope Alkazar’da izleme fırsatı buldum. Büyülendim.

Uzun zamandır özlediğim o sinemanın çarpan etkisini elle tutulur kadar somut hissettim. İstiklal’de yürüdüm, Mis Sokak’ta bir bira içtim. Filmdeki suretiyle karşılaştırıldığında neredeyse tanınmaz hale gelmiş bu semtle neredeyse barıştım. Fatih Akın, İstanbul Hatırası ile toplumsal hafızamıza çok büyük bir iz bırakmış. Değişmiş, büyük markaların göz yakan led ışıklı dükkanları, baklavacılar ve Maraş dondurmacıları ile bezenmiş bir semtin ve şehrinin geçmiş suretini müziğin yardımıyla gözler önüne seriyor. 

Siya Siyabend grubundan Bizon Murat’ın sesiyle açılıyor film, “Konfüçyüs der ki: ‘Bir kenti anlamak için o kentin müziğini dinleyin’”. İstanbul Hatırası bu sözü kendisine şiar ediniyor. Akın’ın Duvara Karşı’da da birlikte çalıştığı Alexandre Hacke İstanbul’a geliyor ve bu kentin seslerini keşfe dair bir yolculuğa çıkıyor. Kentin müziği kulaklarımızda yankılandıkça İstanbul’un bin bir rengi de gözler önüne seriliyor. Bu kent ne batı ne doğu, ne Avrupalı ne Asyalı. Yüzyıllar boyunca savaşlar ve göçlerle katman katman kurulmuş bir yapı. Hacke filmi kapatırken ancak yüzeyini keşfedebildiğini söylüyor; doğrudur, ancak bu kentin sinema tarihinde İstanbul Hatırası kadar çok sesli bir İstanbul tasviri gördüğümü söyleyemeyeceğim. Sinemasal aracın tüm imkânlarını sonuna kadar zorlayarak bir serim gerçekleştiriyor bu film. 

İstanbul Hatırası’nı ilk kez 2008’de Bakırköy’de bir korsan DVD’ciden aldığım kopyasıyla izlemiştim. O dönemden beri en büyük iki tutkum olan müzik ve sinemayı bir potada inanılmaz bir sokak ruhuyla eritebilmesi heyecanlı ergen zihnime “Bunu ben de yaparım!” dedirtmişti ve ilk kez kamerayı elime alıp Bakırköy hakkında bir müzik belgeseli yapmaya karar vermiştim. O belgesel yıllar sonra bitti ve ilk filmim Bakırköy Underground ortaya çıktı. Lisans yıllarımda üniversitede veya yurtdışında tanıştığım tüm yabancılara Türkiye101 hızlandırılmış eğitimi niteliğinde 240p online bir kopyasını izletmiştim İstanbul Hatırası’nın. Şimdi ise akademiyle haşır neşir zihnim bu filmi ister istemez teorik bir yerden okumaya yelteniyor. Onlarca kez izledikten sonra fark ediyorum ki bu film bir Cinema Verite. Alexandre Hacke filmde bir kolaylaştırıcı rolünde, biz onu takip ederek kentin farklı noktalarında yoğunlaşmış farklı müzisyenleri ve müzik tarzlarını keşfediyoruz. Hacke tanıştığı müzisyenleri kayıt altına almak istiyor, dolayısıyla kontrollü kayıt ortamları kuruyor. Bu kontrollü ortamlar içerisinde performanslarını gerçekleştiren müzisyenleri kayıt altına alarak stilize bir gerçekliğe ulaşıyor. Performanslar, tamamen spontane olduğu apaçık belli olan anlarla iç içe geçiyor ve son katman olarak röportajlar geliyor. Dolayısıyla İstanbul müzik kültürü üç tip anlatım katmanında gerçekleşiyor: Kontrollü performanslar aracılığıyla eylem, röportajlar aracılığıyla söylem ve spontane anlarla ânındalık.  

Filmin spontane ânındalığı belki de ona en güçlü kozunu veren niteliği. Her ne kadar Hacke bizim ekrandaki kolaylaştırıcımız olsa da biz tüm film boyunca Fatih Akın’ın hemen o kameranın arkasındaki varlığını buram buram hissedebiliyoruz. Fatih Akın orada, müzisyenlerle iç içe vakit geçiriyor ve kamera çalışıyor. Filmin çekildiği 2004 yılının dijital sinema için oldukça erken bir yıl olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Filmin 4K restore edilmiş kopyasında, artık alıştığımız pırıl pırıl restore 4K görüntüyle karşılaşamamızın sebebi dijital video kamera tercihi. Bu tercih restorasyon uygulamalarının başarılı olamamasına sebep olsa dahi filme çok önemli bir katkıda bulunuyor. Her yere giren çıkan, sürekli orada olan, kaydeden, uçan bir kamera. Özneyle arasına bir sınır koymayan bu kamera kullanımı, bizi tüm aksiyonun tüm anların içine, tam ortasına çekmeye başarıyor. Dinamik bir kurguyla birleşen bu görüntü yönetimi İstanbul’un kaotik karmaşasını yansıtmak için ideal bir anlatım kuruyor. 

Akın bu filmi için “yaptığım filmler arasında en sevdiğim” diyor. Ben bu sayfanın bana verdiği özgürlükle şunu diye bilirim ki, “yapılmış tüm filmler arasında en sevdiğim filmlerden biri” veya “en sevdiğim müzik belgeseli”. Bir eleştirinin en büyük günahı “çok beğendim” demektir ancak kimi filmler öyle bir şey yaratır ki sizde, açıklanamaz bir duygusal ağırlık ile ağzınızdan çıkabilen tek şey “çok beğendim” olur. Bu filme karşı duruşum ne tarafsız ne de hakkıyla eleştirel. Ağzımızdan düşmeyen özlediğimiz eski İstanbul’un bir portresini, aradan geçen yirmi yıla rağmen kulaklarımızdan eksilmeyen müzikler eşliğinde çizen bir filme karşı mesafeler yok oluyor.  

Hope Alkazar’ın kapısından İstiklal’e çıktığımda benimle birlikte çıkan kişilerden birinden şu cümleyi duyuyorum: “Güzeldi ama belgesel gibi değildi.” O sırada gülüp geçtiğim bu yorumu şimdi anlamlandırabiliyorum. İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek, İstanbul’un sokaklarına yazılmış bir güzelleme, merakı dinmeyen bir keşif rotası, müzikal haritasının bir dökümü. Aradan geçen yirmi yıla rağmen klasik “belgesel” anlayışımızın dışında kalan bir doğrudanlığa sahip. İstanbul Hatırası’nın kendisi İstanbul’un geçmişiyle diyalog kuran romantik bir nostalji barındırsa da ve biz bugün yirmi yıl öncesinin İstanbul’unu izlerken bir nostaljiye kapılsak da, hâlâ taptaze capcanlı hissettiren bir anlatı. 

Bu yazıyı yazmamın asıl sebebi ise bir müjdeli haber. Belki kapısı Beyoğlu’na açılan nadir kalan sinemalardan birinde izlemekle eşdeğer değil ama İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek çok yakında Mubi’de gösterime girecek. Artık başka çocuklar da bu filmi izleyip film yapmaya heveslenebilecek, özlediğimiz İstanbul’un özetini geçmemiz gerektiğinde kolayca başvurabileceğimiz bir kaynak olacak, belgesel sinema derslerinde nasıl Jean Rouch’tan daha iyi Cinema Verite yapılır diye gösterilecek.