Google Play Store
App Store

İstanbul’u ülkemizin kültür başkenti yapanların başında tiyatrocuların geldiğini söylesem diğer sanat alanlarının emekçileri kızar mı bilmem ama gerçek bu. İstanbullular da sanatçılarını yalnız bırakmıyor.

Kadınların kaleminden
Kadın Oyun Yazarları Tiyatro Festivali’nden Kolombiya oyunu ‘Kuş Kafesi’.

On günde onu aşkın oyun izleme şansım oldu İstanbul’da. Mutsuz çıktığım oyun olmadı diyebilirim. Kamu sahnelerinden özel tiyatrolara hangi tiyatroya gitsem salonlar doluydu. Buna karşılık, tiyatrocu dostlar hiç de memnun gözükmüyor. Yüklü bilet fiyatlarına karşın özel toplulukların ayakta durmakta zorlandığını söylüyorlar. Salon kiraları ve diğer maliyetler bellerini büküyor, ama seyirci ile buluşmanın verdiği tatmin her şeye değiyor.

Eski günlerin özel tiyatrolarından varlığını sürdürebilenlerin sayısı çok azaldı. Oyun Atölyesi, Moda Sahnesi, Tiyatro Kare, Ali Poyrazoğlu, Müjdat Gezen, Ortaoyuncular, Ankara’da AST, Ekin Sahne, belki birkaç topluluk daha… ‘Prodüksiyon tiyatroları’nın sayısı ise her geçen gün artıyor. Yani oyun başına derlenip, bittiğinde dağılan ekipler… Bir zamanların ekip ruhunu, takım oyunculuğunu ara ki bulasın. Tabii ki istisnaları da var bu durumun. Üniversitelerimizin tiyatro bölümlerinden mezun gençlerin kurdukları topluluklar cesur işlere soyunuyor, deneysel çalışmalara imza atıyor. Ama bu toplulukların sürdürülebilirliğini sağlamak kolay değil. Bu olumsuz koşullara karşın tiyatro yaşamı hareketli; geçimini televizyon dizilerinden sağlayan oyuncular ayda birkaç kez de olsa (kimi ‘prodüksiyon tiyatroları’nda, kimi bağımsız topluluklarda) sahneye çıkıp, seyirciyle bağını kopartmıyor.

Tiyatroda yapımcının ve de kimi zaman yapıma ortak olan Zorlu PSM gibi salon sahiplerinin rolünün giderek öne çıktığı bir dönem yaşıyoruz. Yapımcılar da, usta oyunculara ya da televizyon dizileriyle tanınan oyunculara yaslanan, ışık-dekor-kostüm zenginliği ile öne çıkan yapımlara bel bağlıyor. Bazıları seyirciyi eğlendirmekten öte bir hedefi olmayan içi boş yapımlar, bazıları ise dünya sahnelerindeki düzeyi aratmayan nitelikli ürünler. Elbette, bu yapımlar ciddi bir sermaye desteği ile hayata geçebiliyor. Yani kapitalizmin kuralları tıkır tıkır işliyor…

Sonuçta, seyircinin cebini zorlasa da zevkle izlenen yapımlar ortaya çıkıyorsa ve alıcısını buluyorsa, söyleyecek fazla bir şey kalmıyor. Salon sahibi olan az sayıdaki tiyatro dışındaki bağımsız topluluklar ise farklı mekanlarda oyunlarını sergilemeye çabalayan gezici kumpanyalar halinde. Varlıklarını sürdürebilmeleri Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan gelecek desteklere bağlı büyük ölçüde. Kamu kurumlarının sahnelerinden yararlanabilseler koşulları biraz daha iyi olabilecek, ama olmuyor işte. Üniversitelerin sahnelerinde bile oyunlarını sahneleyemiyorlar, çünkü kiralar çok yüksek. Anadolu’daki özel tiyatrolar ise İstanbul’dakilerden de zor koşullar altında varlıklarını sürdürüyor.

KAMU TİYATROLARI

Bu ortamda kamu tiyatrolarının işlevi önem kazanıyor. Alım gücü yüksek olmayan çalışanları, gençleri, emeklileri tiyatro sanatı ile buluşturan Devlet ve Şehir Tiyatrolarının repertuvarlarını bu bilinçle oluşturmaları gerekiyor. Kamu tiyatroları da günümüz koşullarında bilet fiyatlarını artırma yoluna gitti ama özel yapımlara oranla çok makul rakamlar... İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları şu sıralar Harbiye Muhsin Ertuğrul, Üsküdar Musahipzade Celal, Kerem Yılmazer, Ümraniye ve Kadıköy Gazhane sahnelerinde perde açıyor. Fatih Reşat Nuri ve Kadıköy Haldun Taner sahneleri ise yeniden inşa sürecinde.

İBBŞT’da sahnelenen onlarca oyun arasında Yaşar Kemal’in ‘Ağrı Dağı Efsanesi’, Haldun Taner’in ‘Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım’, Bilgesu Erenus’un ‘Yaftalı Tabut’, Macit Koper’in ‘Geçmişin Gölgesi’, Nazım Hikmet’in ‘Sevdalı Bulut’, Moliere’in ‘Tartuffe’, Ibsen’in ‘Halk Düşmanı’, Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’, Arthur Miller’in ‘Cadı Kazanı’,  Bulatovic’in ‘Godot Geldi’, L. Kirkwood’un ‘Sivrisinekler’, A. Gregory’nin ‘Ben Medea Değilim’, D. Margulies’in ‘Öylece Durur Zaman’, R. Cooney-G.Stone’un ‘Kahvaltıya Kalsana’ öne çıkıyor. En son izlediğim N. Whitby’ın ‘Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi?’ adlı Lubitsch (To Be or Not To Be) uyarlaması da Nazi döneminde tiyatro dünyasını konu alan önemli bir oyun ama üslup tutarsızlıkları ile hak ettiği başarıya ulaşamıyor. Türkiye genelinde, Bakırköy, Eskişehir, Kocaeli Belediyelerinin kadrolu sanatçılara sahip Şehir Tiyatroları var. İzmir, Antalya, Adana ve daha pek çok ilimizdeki Belediye tiyatroları ise sanatçıları işçi statüsünde çalıştıran, DT yasasına tabi olmayan kuruluşlar. Gene de, hiç yoktan iyidir diyelim…

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Devlet Tiyatrolarının 12 kentimizde sahnesi var. Bu tiyatrolar çevre kentlere de turneler düzenliyor. Şu sıralar İstanbul’un repertuvarında Goethe’nin ‘Faust’u, Gogol’ün ‘Ölü Canlar’ı, Ionesco’nun ‘Gergedan’ı, Dürrenmatt’ın ‘Büyük Romulus’u gibi klasiklerle, günümüz tiyatrosunun yerli ve yabancı yazarlarının oyunları yer alıyor. Çoğunu izleme şansım olmadığı için değerlendirme yapamıyorum (İzmir’de güzel oyunlar izledim. Onlar bir başka yazıya konu olacak) ama Devlet Tiyatroları’nın bu ay içinde İstanbul’da düzenlediği 4. Uluslararası Kadın Oyun Yazarları Tiyatro Festivali’nde izleyebildiğim oyunlardan söz etmek istiyorum.

KADINLARIN KALEMİNDEN

Devlet Tiyatroları’nın 9 kentimizde düzenlediği tematik festivallerden önceki bir yazımda söz etmiştim. En yenileri, bu yıl 6-15 Şubat tarihleri arasında düzenlenen ‘Uluslararası Kadın Oyun Yazarları Tiyatro Festivali’. Programda 9 ülkeden gelen oyunların yanı sıra 6 Devlet Tiyatrosunun ve 4 bağımsız tiyatronun yapımları yardı. Bunlardan üçünü izleyebildim. Üçü de çağdaş tiyatronun olanaklarından yararlanan özgün işlerdi. Yazarları kadın-erkek diye ayırmanın doğru olmadığına inansam da, bunu ‘pozitif ayrımcılık’ olarak değerlendirmenin ve kadın yazarların yapıtlarını öne çıkarmanın yararını yadsıyamam.

Festivalde sergilenen yapıtlar arasında, Ayşe Kulin’in ‘Sevdalinka’, Ayla Kutlu’nun ‘Sen de Gitme Triyandafilis’ adlı yapıtlarının uyarlamaları, Ayşegül Çelik’in  ‘Öteki’, Özlem Aktaş’ın ‘Pasaklı Kontes’, Hatice Meryem’in ‘Yetim’, Simge Günsan’ın ‘3’ü 1 Arada Shakespeare’ oyunları ve Alan Antakya Dans Topluluğu’ndan Didem Koban Demirkol’un tasarlayıp, sahnelediği ‘Bellek’ yer alıyordu (Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu gibi isimleri de görmek isterdik bu listede; umarım gelecek yıllarda onları da görürüz). Devlet Tiyatrolarımız arasında yabancı kadın yazarların oyunlarını tercih edenler vardı. Peru, Tunus, Kazakistan, Gürcistan, Kuzey Makedonya, İspanya, Rusya, Macaristan, Kolombiya’dan gelen tiyatro ekiplerinin sahnelediği kadın oyunları arasında üçünü izleme olanağı buldum.

Rusya Federasyonu’ndan Arkhangelsk Dram Tiyatrosu Elena Ilyina’nın ‘Ayı’ adlı oyunu ile gelmişti İstanbul’a. Ukrayna savaşından bir kahramanlık öyküsü içeren bu belgesel tiyatro oyunu yönetim, sahne tasarımı ve oyunculuk ögelerindeki başarısı ile seyircinin beğenisini kazanırken, Macaristan Maladype Tiyatrosunun sahnelediği Macaristan-Kuzey Makedonya-Polonya ortak yapımı  ‘Penelopya’, Homeros’un ‘Odissea’ destanının bir naziresi niteliğindeydi. Feminist yazar Margaret Atwood’un öyküyü İthaka Kraliçesi, kadın sadakatinin sembolü Penelope’nin bakış açısından anlattığı oyunda Penelope’nin yanı sıra, güzeller güzeli (Truvalı) Helen ve tanrıların 12 hizmetkârını temsil eden bir oyuncu yer alıyordu. Erkek egemen dünyanın eleştirisini hareket unsuruna pek az yer vererek söz ve müziğin gücüyle aktaran ‘Penelopya’ festivalin temasına yakışan bir oyundu.

Festivalin kapanış oyunu olarak da Latin Amerika’da (Arjantin, Meksika ve Kolombiya’da)kadının yazgısını vurgulayan ‘Kuş Kafesi’, ‘Ateşin Kadınları Tiyatro Kolektifi’ adlı Kolombiya topluluğu tarafından sunuldu. Çağımızın direnen kadınlarını (oyunu izlerken ‘Cumartesi Anneleri’ni anımsamamak olanaksızdı) sözden çok harekete, görselliğe dayanan bir anlatımla sergileyen iki kadın oyuncunun üstün performansını, son derece ekonomik ama çarpıcı sahne tasarımını vurgulamadan geçemem. Metni yazan, aynı zamanda yöneten ve oyundaki iki rolden birini üstlenen Ariane Denault Lauzier’i ve bu oyunu seçen festival yönetimini kutluyorum. Oyunların tümünün sonunda sanatçıların seyirci ile gerçekleştirdiği söyleşiler ve tiyatronun farklı ögelerine ilişkin atölyeler Kadın Oyun Yazarları Festivali’nin başarısını pekiştiriyordu. Haftaya özel tiyatrolarımızdan izlediğim oyunlardan söz ederiz.