Biz sizi balkonda da, sinemada da gördük Faruk Bey. Bu satırları kentsel dönüşüm sebebiyle yanı başımda yıkılmakta olan bir binanın tozu dumanı içinde, dayanılmaz bir gürültü eşliğinde yazıyorum. Bu anlatılan bizim hikâyemiz.

Kafamda Kentsel Dönüşümler, sinemalarda Faruk

Ece Vitrinel - Doç. Dr.

Yaklaşık bir sene öncesine kadar “Nerede oturuyorsun?” diye soranın varsaydığım sosyoekonomik beklentisine göre Teşvikiye’de ya da Beşiktaş’ta diye cevap verebileceğim bir mahallede yaşıyordum. Eski ev arkadaşımın tabiriyle “Üstü kokoş, altı varoş”, her daim hoş Muradiye’de.

Fulya’dan Nişantaşı’na arabayla çıkarken Teneke Mahallesi’nin içinden geçtikten sonra köşeyi dönmenizle sınıf atladığınız o arafta, bitişik nizam apartmanlardan birinde. Çöp atmaya çıktığınızda hızınızı alamayıp biraz fazla yürüseniz, gündüz ışıl ışıl vitrinleri süsleyen düşlerin gece pul pul kaldırımlara döküldüğü tekstil cennetinde bulurdunuz kendinizi.

Akşamları ıssız, fakat abiye kumaşlardan yerlere saçılmış simlerle parıldayan Osmanbey sokaklarını “Bu ışıltılı hayatı ben seçmedim” diyerek adımlayabilirdiniz. Yanı başınızda kıpır kıpır, iniş çıkış Kurtuluş...  

Bu ışıltılı mahalleyi ben seçmiştim. Doğma büyüme Anadolu yakalıydım oysa. Ama gökyüzümüzü çalan tektip binalarla sokakları tanınmaz, pek çok Kadıköy mahallesini birbirinden ayırt edilemez hale getiren kentsel dönüşümle zorunlu mesaimden sonra bana ilaç gibi gelmişti önce şüpheyle yaklaştığım Muradiye. Bu ara dere mahallede birbirine paralel sokakların aralarının da bahçe olduğunu, önden sokağı gören evlerin arkadan bu huzurlu bahçelere baktıklarını bilmezdim, taşınınca öğrendim. Hemen aşağıda Beşiktaş Çarşısı mahşer yeri gibi uzanırken sokaklarda kimsenin olmadığını, İstanbul’un mucizevi bir biçimde boş kaldığını sanabilirdiniz arka balkonda otururken. Bahçelerin tepesinden Boğaz’la da buluştuğu için çokça doğa olayı, sayısız gökkuşağı ve pembenin elli tonunu gördüğüm o balkonda, beni berbat bir şair, gözlemcilikte mahir ve giderek de fakir yapan o çatı katında tam sekiz nefis yıl geçirdim. Sonra, iyi ve düzenli bir iş sahibi, üstelik çoluğu çocuğu, kedisi, köpeği, bakmakla yükümlü olduğu kimsesi de olmayan 40’lı yaşlarının başında biri olarak kendimi yıllardır oturduğum evin talep edilen kirasını veremez ve çocukluğumun geçtiği mahallede ya da sonradan taşındıklarımda artık yeni bir ev de tutamaz halde buldum. Korkusuz gazetesinin “Doçent Bile Ev Kirasını Ödeyemiyor” manşetli 10 Ekim 2022 tarihli sayısını (Bu doçent de kimmiş? Aa benmişim...) bana göndermeyen arkadaşım kalmadı.  

Ferah Asansörlü 2+1 

2+1 ile başlayıp kapısında kilit olan mutfağı stüdyo daire diye kabullenme noktasına kadar düştüğüm uzun ve sancılı ev arama sürecimde bol anı ve sayısız ekran görüntüsü biriktirdim. Banyonun bir duşakabinin içine sığdırıldığı (evet tuvaletle beraber) 1+ “gerçekten” 0’lardan klozetin “şimdilik” salonda durduğu (serbest gezen tuvalet) evlere, son moda “anerükan mutfaklı”lardan yalnızca “kariyerli bekâra ve aileye kiralık” dairelere (aile olunca kariyer yapmak zorunda kalmamanız büyük rahatlık) neler gördüm... Bir kere ilanlarda asla virgül kullanılmıyordu. “Aydınlık Ulaşım Yakın Daire” diyordu mesela bir ilan. “Aydınlık ulaşım”la yeraltı değil yerüstü toplu taşıma kastediliyor olabilir mi, daire nereye yakın anlayamıyordunuz. “Ferah Asansörlü 2+1” diyordu bir diğeri, eve girince cam açar filan halleder insan, asansörün ferah olması mühim diye seviniyordunuz. “3. kat kurumsal firmalarda çalışan evli çiftler için” düşünülen daireyi, gerçekten de kurumsal bir firmanın 3. katında çalışırken tanışıp hasbelkader evlenmiş bir çift tutabildi mi acaba diye meraktan ölüyordunuz... Bir zamanlar emlak piyasasının gözdesi, mükemmel kiracı adayı “kariyerli bekâr bayan devlet memuru” ya da “bayan kariyerli devlet memuru bekâr” olarak pabucumuz dama atılmıştı (gerçi çok şükür kefil olarak hâlâ talep görüyoruz).  

Hep evsizlerin, depremde evleri üzerine çökenlerin, evsiz kalanların ya da şimdilerde sığındığı çadırda bombalananların utancıyla içimi daha da daraltan mağduriyetimde hiçbir zaman yalnız olmadım. Etrafımdaki herkes aynı durumdaydı, barınma sorunlarımızdan bahsetmeden nasıl sosyalleştiğimizi unuttuk. 6 Şubat depremlerinden sonra üniversiteler yine uzaktan eğitime geçtiğinde ve İstanbul dışında yaşayan aileler çocuklarını yanlarına çağırdığında Beşiktaş’ın meşhur arzın merkezine uzanan bodrum katlarından birinde yaşayan öğrencimizin sözlerini hatırlıyorum: “Benim için endişelenmeyin, fay hattı benim evin üzerinden geçiyor, depremde bir şey olmaz bana...” Yıllardır çalışan, iş güç sahibi bizler bu haldeyken öğrenciler, işsiz kalanlar, asgari ücretliler, emekliler, çocuklular, hastası olanlar ne yapacak diye dertlendiğimiz arkadaş grubumuzda kişi başına bir buçuk emlak davası düşüyor, aileden kalan bir eve sahip olmak bile ya içindeki kiracı çıkamadığından ya da kentsel dönüşüm belasından kurtarmıyor. 2014’ten beri yapılan her seçimde görev ala ala seçim mevzuatını hatmettikten sonra (zorunda mıyız?), kiracı haklarını, rayiç bedel davası açma koşullarını, hangi tip davanın ne zaman açılabileceğini ve harç ve gider hesaplama yöntemlerini ezbere bilen kuşak da biz olduk. Ve CHP eski genel başkan yardımcısı Hurşit Güneş’in bir zamanlar önerdiği gibi üçgen biçiminde birbirimize takıyoruz.  

Ev sahibinin kiracıyı, kiracının ev sahibini ve dolayısıyla bir başka kiracıyı mağdur ettiği bu ortamda sahibinden kalbim gibi temiz, sıfıra yakın bir daire bulma ümidimi tamamen kaybettiğimde eşyalarımı depoya koyup geçici bir süreliğine ailemin yanına, kentsel dönüşüm cenneti Anadolu yakasına taşınmaya karar verdim. Bu yaşta ve çıktıktan 15 sene sonra aile evine dönmenin yaşattığı özgüvensizlik, başaramamışlık, regresyon hissini (Merkür’den bile daha çok retro yaptığım o yıl) şimdi burada yazmaya cesaret edebiliyorsam eğer, bunun iki sebebi var. Öncelikle pek çok kişinin sahip olmadığı ve bu yüzden utanmak durumunda olduğum bir şans (artı sabır ve hukuk mücadelesi) sayesinde mağduriyetim tam da bu hafta sonlanıyor. İkinci olarak da başka bir kişisel hikâye, Berlinale’de açılışını yaptıktan sonra 43. İstanbul Film Festivali’nde izleme şansına eriştiğimiz, bu ara farklı şehirlerde özel gösterimleri yapılan Faruk Bey’in hikâyesi bu satırlara ilham veriyor. 

Size de biraz spor olacak Faruk Bey... 

90’lı yaşlarındaki Faruk Bey’e biraz spor olacak şey, yıllardır yalnız yaşadığı evi kentsel dönüşüm sebebiyle yıkılacağı için bakmak zorunda kaldığı asansörsüz yeni dairenin üç-dört kat merdiveni. Faruk filmine adını veren Faruk Bey, bu yıl 43. İstanbul Film Festivali’nde yine Türkiye’ye özgü kişisel bir hikâyeyi, Nehir Tuna’nın Yurt filmini ödüllendiren ulusal jürinin başkanı Aslı Özge’nin babası. Dolayısıyla Faruk Bey’in kendini oynadığı ve yalnızca kentsel dönüşümün farklı yaş gruplarının hayatlarında yaptığı tahribatı değil uzak mesafe bir baba-kız ilişkisinin kaçınılmaz zorluklarını da anlatan Faruk, hem Faruk Bey’in hem de yönetmen Aslı Özge’nin kişisel hikâyesi.  

Aslı Özge Faruk’ta, sahte ya da yalancı belgesel diye Türkçeleştirilen ve kurmaca bir hikâyenin belgesel formatında, gerçekmiş gibi anlatıldığı mockumentary’nin tersini yapıyor ve yaşanmış ya da kısmen yaşanmış bir hikâyeyi, gerçek mekânlarda, çoğu gerçek karakterlerle bir kurmaca olarak yeniden çekiyor. Bu anlamda Faruk, oyuncu Ayça Damgacı’nın kendisini canlandırdığı, gerçek bir aşk öyküsüne dayanan Hüseyin Karabey’in Gitmek: Benim Marlon ve Brandom’unu getiriyor aklıma. Fakat Gitmek’ten farklı olarak özdüşünümsel bir katman da devreye giriyor Faruk’ta. Filmin çekim süreci de filme dahil ediliyor, yaşananlar yaşanmamışlarla harmanlanıyor. Filmin başlarındaki bu film içinde film haliyle varlığını hissettiren, Faruk Bey’e “baba” diye seslenen Aslı Özge hikâye ilerledikçe çekiliyor, bizi Faruk karakteri ile yalnız bırakıyor. Bu noktadan sonra kurmacanın gerçekten daha gerçek kabul edilme gücünü bilerek ve sürprizlerine inanarak, evlat olarak kendisinden şüphe edilmesi pahasına hikâyeciliğini ve yönetmenliğini konuşturuyor Aslı Özge. Kentsel dönüşümün aşamalarına, bitmek bilmeyen apartman toplantılarına, çılgın müteahhit tekliflerine, her imza öncesi alınması gereken akıl sağlığı yerindedir raporlarına, pandemi süresince daha da yalnızlaştırılan bir yaş grubunun teknolojiyle ilişkisine, noter çilesine, ranta, rüşvete, yangın güvenlik holü olarak projelendirilip iskân alındıktan sonra ebeveyn banyosuna dönüştürülecek alanlar gibi herkesin bildiği sırlara, “ben sizi hiç balkonda otururken görmedim valla” diyerek balkonsuz projede ısrar eden komşunun hoyratlığına tanıklık ederken mizahı oldukça kuvvetli, iyi bir hikâye izliyoruz. Ali Vatansever’in Saf’ından sonra kentsel dönüşümü bambaşka ve bireysel bir perspektiften ele alan böyle bir filme kavuştuğumuz için seviniyoruz.  

Biz sizi balkonda da, sinemada da gördük Faruk Bey. Bu satırları kentsel dönüşüm sebebiyle yanı başımda yıkılmakta olan bir binanın tozu dumanı içinde, dayanılmaz bir gürültü eşliğinde yazıyorum. Bu anlatılan bizim hikâyemiz.  

NOT: Yazının başlığında geçen “Kafamda Kentsel Dönüşümler” İkiye On Kala’nın bir şarkısı. Yazıda bahsi geçen kentsel dönüşümle alakası olmayan şarkı bir kere dinlediğinizde kira vermeden kafanızda yaşamaya başladığı için uyarmayı görev bilirim.