Kanon kültürel bir mücadele alanıdır
Oylum Yılmaz, “Ben hem eleştirmen hem de bir yazar olarak işin kavgalı, tartışmalı, rahatsız kısmındayım açık söylemek gerekirse. Hatta biraz daha ileri gidersem burasının benim mücadele alanım olduğunu söyleyebilirim” diyor.

Simge Desen TÜRK
Ödüllü yazar ve eleştirmen Oylum Yılmaz ile edebiyattaki kanonlaşma ve kanon dışı kalan yazarlar hakkında konuştuk.
Türk edebiyatında kanon son yıllarda tekrar gündeme gelen bir olgu. Eserlerinizde ve yazılarınızda bunu sorguluyorsunuz. Kanon dışını konuşmadan önce edebi kanona bakışınızı öğrenmek isterim. Bunu oluşturan etmenler neler? Döneme göre farklılık gösteriyor mu?
Kanon ölçü, kural demek ve etimolojik olarak Sami dillerine, Sümerler’e kadar geri gidiyor. Kavramsal olarak ise onu ilk olarak Aristoteles’in etiğinde görüyoruz. Buradan itibaren sınır koyma, ölçüt ve örnek olma, model olma anlamını üsleniyor kelime. Tarih yazımından müziğe, astronomiden sanata, pek çok alana sızıyor. Derken bugün anladığımız edebiyat kanonu haline, kilisenin önerdiği kitaplar listesi anlamında kullanılmaya başlandığında yaklaşıyor. Dolayısıyla nüvesinde ilk başlardan itibaren dini ve kültürel bir otorite, makbullük var.
Ancak diğer yandan kelime anlamı da, kullanım biçimi de sürekli değişim halinde. Burada Jale Parla’nın kanon için söylediği şu cümleyi hatırlamadan geçmek istemem, “kanon muhafazakârlıkla değişim arasındaki gerilimle yüklüdür.” Kısaca toparlayayım, bir toplumda kutsal kabul edilen, kalıcı olduğu düşünülen, okullarda okutulan ve estetik açıdan üstün bulunan edebi eserleri ve onların yazarlarını kapsar kanon. Edebiyat kanonu devlet otoritesi, akademisyenler, yayıncılar ve eleştirmenler tarafından belirlenir. Kanona girmiş bir eserin geçmişten gelerek günümüzü ve hatta geleceğimizi aydınlatmasını bekleriz. Anlamı, hacmi, beklentisi büyük bir kavram ve bu büyüklükle doğru orantılı olarak da tartışmalı, kavgalı, rahatsız bir alanı var edebiyat kanonunun. Hem bir eleştirmen hem yazar olarak işin kavgalı, tartışmalı, rahatsız kısmındayım açık söylemek gerekirse. Hatta biraz daha ileri gidersem burasının benim mücadele alanım olduğunu söyleyebilirim.
Kadın yazarların kanona girememesi bir eksiklik gibi görülüyor. Sorun gerçekten kadınların kanon dışı kalması mı yoksa kanonun bizzat erkek egemen, dışlayıcı bir yapı olması mı? Kanonlar reddedilebilir mi?
Kadın meselesi evet ama sadece kadın meselesi de değil. İşin içinde otorite ve muhafazakârlık olduğu anda, orası neresi olursa olsun eril ve dışlayıcı bir alan haline geliyor kaçınılmaz olarak. Bir kere her şeyden önce tür edebiyatına kapalı, sadece ana akım edebi üretimlere açık bir alan kanon. Bu sınırlar edebiyatın da yönünü belirler, etkiler. Öyle ki tüm yazarları ana akımda kalmaya yönlendirir her şeyden önce. Bu da biçimsel arayışların, türler arası bağlantıların ve gelinen noktada hayal gücünün önünü keser. Ama işte bir yanda da evrensel, zaman dışı bir edebiyat kurma hayali de çok çekicidir elbette. Kanonu reddetmek işin kolayına kaçmaktır. Bir yazar olarak elbette onu umursamayabilirim ama bir eleştirmen olarak onu değiştirip dönüştürmek, sınırlarını zorlamak, onunla mücadele etmek zorunda hissediyorum kendimi. Çünkü bu bir edebi kültürel miras ve bu mirasın ne olduğuna bizim karar vermemiz gerekiyor. İçerik olarak yazarı kapsayan ama otorite ya da belirleyici olarak yazarı dışlayan bir kanonu kabul etmememiz gerekiyor.
Cumhuriyet öncesi dönemde yazan örneğin Fatma Aliye, Emine Semiye, Suat Derviş gibi kadın edebiyatçılar dönemin toplumsal yapısı içinde nasıl karşılanıyordu? Onların kanon dışında kalmasında asıl belirleyici olan edebi tercihleri mi yoksa toplumsal konumları mıydı?
Toplumsal konumları, sınıfsal olarak değerlendirdiğimizde, oldukça yüksek olan isimler bunlar. Üstelik toplumun kültürel yapısına da yön veriyorlar. Kısacası ne edebi ne toplumsal konumları onları kanon dışında tutamazdı. Kadın olmaları yeterliydi. Ya da şöyle söyleyeyim, erkek olamamaları.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında aşk romanları yazan, 1950’li yıllarda tefrika yazan ve dönemin gündelik hayatını anlatan kadın yazarlar siyasi olmadıkları ve iktidara uzak oldukları için dışlanıyorlar. 90’lı yıllarda da feminist söylem ve popülarite sebebiyle ciddiye alınmayan yazarlarımız var. Bu ayrım kadınların yazdıklarını küçümseyen bir üstten bakış mı? Popüler olmak edebi itibarı düşürür mü?
Edebiyat ve popülarite ilişkisi oldukça tartışmalı bir mesele, onun derinliklerine inmeden şöyle söyleyebilirim: Yukarıda saydığınız hiçbir sebep erkek edebiyatçının gözden düşmesine de, kanon dışında kalmasına da yetmiyor. Ama kadın edebiyatçılar için sebepler ve bahaneler listesini sonsuza dek uzatabiliriz. Erkek olmayan bir edebiyatçı için edebiyatın daima bir mücadele alanı olması da bundan gelir. Üzerine kat kat örtülen görünmezlik battaniyelerini bir bir kaldırmak için zamana karşı yazmak gerekir. Gerçek Hayat’ı yazarken seçtiğim üç hayalet yazar da, Fatma Aliye, Suat Derviş ve Cahit Uçuk küçümsenmenin, yok sayılmanın üç ayrı sebebini temsil ediyordu. Popüler olma, politik olma ya da olmama.
Cumhuriyetle birlikte Latin alfabesine çevrilmeyen ancak önemli eserleri bulunan kadın yazarlarımız var. Günümüzde de baskısı tükendiği için okunamayan ya da ölümlerinden çok sonra tekrar hatırlanan ve gün yüzüne çıkan eserlere rastlıyoruz. Kadın yazarların edebiyat tarihinde unutulması doğal bir süreç mi yoksa bilinçli bir unutturma mı? En çok hangi yazarların unutuluşu sizi etkiliyor?
Öncelikle bu noktada çok büyük kazanımlarımızın olduğunu, kanona karşı hatırlamanın, okumanın, onu tartışmaktan vazgeçmemenin meyvelerini bir parça da olsa almaya başladığımızı düşünüyorum. Suat Derviş de Fatma Aliye de Emine Semiye gibi isimler de bugün literatüre kadın özgürleşme hareketinin de etkisiyle girmiş, sevilen, okunan, üzerlerinde akademik çalışmalar yapılan yazarlar haline gelmişlerdir. Bu başarıdır. Yırtılmaz denilen eril perde yırtıldı çünkü bir kere. Ama elbette yetmez, yetmiyor. Çevrilmemiş öyle çok yazar ve eseri var ki. Bugün hem üretim anlamında hem de politik duruş anlamında Türkiye’de edebiyatın başını kadın yazarların çektiğini düşünüyorum. Dünyanın pek çok bölgesi için de aynı şeyi söyleyebiliriz hatta. Bu uluslararası bir fenomen: Kadınlar daha çok okuyorlar. Haliyle bu daha çok okuma, yazmaya da dönüşüyor. Sözün kısası gelecekte kadınların başını çekeceği yeni bir tür edebi kanonun bizi beklediğini düşünüyorum. Dikey değil yatay gelişen, daha homojen, sınırları daha belirsiz, başına buyruk bir kanon.
2018 yılında Duygu Asena Roman Ödülü’nü kazanan Gerçek Hayat romanınızda bu meseleye dokunuyorsunuz. Bir yazar olarak kanona kendi müdahalenizi yaparken ne düşündünüz? Kanona girmek mi yoksa sabote etmek mi?
İkisi birden! Neden olmasın?! Dediğim gibi geleceğin başına buyruk kanonunun bir taşını olsun ben koyabilirsem ne ala.
Kendinize has bir edebiyat tarzınız var ve kanon dışı kalmanıza neden olsa bile bunu sürdürmek devrimci bir duruş. Kanon dışı kalmak bir yazar için avantaja dönüşebilir mi?
Hayatın hem fiziksel hem de ruhsal olarak hep dezavantajlı kısmındayım. Beni ben yapan da, edebiyatımın temelini, hevesini, dik başlılığını oluşturan da bu dezavantajlı kısımlar. O yüzden avantajlarla ilgilenmiyorum. Ama queer bir yaklaşımın avantajlı konuma geçeceği bir geleceği hayal etmek, onun için uğraşıyor olmak beni teselli ediyor.
Kanon dışını kadın yazarlar özelinde konuştuk ancak türsel olarak da dışlanan eserler mevcut. Örneğin bilimkurgu, fantastik ve bazı polisiye romanlar, queer edebiyat. Kazuo Ishiguro Gömülü Dev’i yazdığında Ursula K. Le Guin ile sert bir tartışma yaşamıştı değersizleştirme üzerine. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu türler için edebi eser diyebilir miyiz?
Evet, başta da söylediğim gibi kanon her şeyden önce türsel edebiyatı dışlayarak işe başlıyor. Çünkü ona göre evrensel edebiyat tür edebiyatıyla sınırlandırılamaz. Haliyle tür edebiyatı de değersizleştirmeyle, görmezden gelinmeyle baş etmek zorunda. Bunu de pek güzel, pekala yapıyor! Hayal gücüne ve dilsel estetiğe sahip her metin edebidir. Bunu hangi türde ve biçimsel yapı içinde kurmuş olduğunuz önemli değildir. Anlatısal sanatların kitleleri etkileyen büyük eserlerinin içinden Yüzüklerin Efendisi’ni, Asimov’un Vakıf Serisi’ni ya da LeGuin’in Yerdeniz Beşlemesi’ni çıkarıp atabilir misiniz? Atamazsınız, bu noktada okur belirleyicidir. Okur elbette ki neyin edebiyat neyin popüler bir tüketim ürünü olduğu konusunda kriter olamıyor. Ama zamanı aşan bir okur ilgisi, işte o her şeyi değiştirir.
Unutulan veya ihmal edilip gözden kaçırılan hangi yazarların hangi metinlerini önerirsiniz?
Nezihe Meriç’in, Füruzan’ın, Leyla Erbil’in, Cahide Birgül’ün ve hatta Pınar Kür’ün yeterince okunmuyor olmaları beni hep şaşırtır ve üzer. Öte yandan Kerime Nadir’in fantastik romanlarının, Suat Derviş’in gotik novellalarının, Cahit Uçuk’un ödüllü çocuk kitaplarının göz ardı edilmesi, belki de hiç bilinmemesi… Çağdaşım edebiyatçılar içinde de, kendi özgün edebi dünyalarını yaratan pek çok kadın edebiyatçı var ve onların da fazlasıyla yok sayıldığını, görmezden gelindiğini biliyorum.


