Kapitalizm krizi faşizme kapı aralıyor - 1 | Aşırı sağ yayılıyor
Aşırı sağ Avrupa’nın yanı sıra dünya çapında güç kazanıyor. Çatışma ortamının beslediği bu sağcılaşmanın arkasında, kapitalizmin küresel buhranından en az zararla çıkmak isteyen büyük sermaye bulunuyor.

Enis COŞKUN
Avrupa ülkelerinde “aşırı sağ” diye adlandırılan siyasi partilerin oy oranları son dönemde hiç olmadığı kadar yükseldi. Dahası kimi ülkelerde yerel ve ulusal iktidarları ele geçirdiler, ya da koalisyonlar kurdular ve en azından parlamentolarda gruplar oluşturdular. Avrupa Birliği Parlamentosu (AP) seçimleri sonucunda da aynı çizgi yaşandı.
Bu tırmanış şimdilik çoğunluğa ulaşamamış olsa da büyük bir tehlikenin işareti. Aşırı sağ partilerin Avrupa Birliği (AB) Bakanlar Konseyi ile AB Komisyonu’nu anti-sosyal, ırkçı ve yabancı düşmanı politikalarıyla etkileyebilecekleri öngörülüyordu. Seçim sonuçları, bu öngörüleri hem tek tek üye ülkeler özelinde ve hem de AB genelinde doğruladı.
AP’DE İKİNCİ GÜÇ OLDULAR
AP seçimleri, aşırı sağın AB’de zemin kazanmasını sağladı. Fransa’nın Ulusal Birlik (RN), İtalya’nın Fratelli d’Italia (FdI) ve Almanya’nın Almanya için Alternatif (AfD) gibi aşırı sağcı partileri, önceki meclise kıyasla birlikte daha fazla koltuk kazandılar. AP’deki 188 sandalye ile birinci sırada yer alan sosyal demokrat “Avrupa Halkları”(EPP) grubunun hemen ardından, toplam 187 sandalye ile ikinci güç oldular. Bu sonuçla Bakanlar Konseyi ve Komisyonu’nu anti-sosyal, ırkçı ve yabancı düşmanı politikalarıyla etkileyebilecekleri bir güce ulaştılar.
Aslında bu gelişmelere şaşırmamak gerek. 1991 yılında SSCB’nin dağılmasından sonra bir Alman Adalet Bakanı, “Artık özgürlük sayfası, güvenlik yararına kesin olarak kapanmıştır” diyerek bu günlerin işaret fişeğini yakmıştı. Fransa’da aşırı sağcı İçişleri Bakanı Bruno Retailleau, 29 Eylül 2024’te Journal du Dimanche gazetesine verdiği demeçte aynı zihniyette olduğunu şu sözleriyle göstermişti: “Hukukun üstünlüğü, ne soyut, ne de kutsaldır.” Bu yaklaşım hukuk devletinin yerine kanun devletini koyan faşist zihniyettir. Hitler’in Almanya’sında da kanunlar vardı; ama asla bir hukuk devleti değildi.
Görünen o ki, Avrupa halkları 1930’lar Almanya’sında yaşananların benzeri bir gelişmeyi yaşıyorlar.
KÜRESEL BİR SORUN
Soruna Avrupa’dan başladık ama aslında salt Avrupa ya da AB çerçevesinde bakmak doğru değil. Bu eşik aşıldı ve artık küresel bir boyuta erişildi. Derinleşen sosyo-ekonomik bunalımın ardından Arjantin’deki ABD somutunda emperyalizm destekli seçimlerde aşırı sağcı Javier Milei iktidara geldi. Ortadoğu’da özellikle İsrail’deki gelişmeler bu tangoda Arjantin’in yalnız olmadığını gösteriyor.
Ukranya, Rusya ve Brezilya, öte yandan Hindistan, Endonezya, kimi Afrika ülkeleri vb. derken baş aktör; ABD’nin kendisi de, hele de Trump’ın zaferiyle birlikte daha bir şevkle pistte yerini aldı. Bu ülkeler ya bir savaşın içinde ya da hazırlığında ama mutlaka antidemokratik, baskıcı ve yabancı düşmanlığı temelli politikalar sergiliyorlar.
SAVAŞ HAZIRLIĞI
Almanya 5 yıla kadar Rusya ile bir savaşın olacağını, bu nedenle de savaşa hazırlanmak, savaş bütçesini artırmak gerektiğini söylüyor. Fransa da savaştan yana bir çizgi izlemeye başladı. Öteki Avrupa devletleri gibi ulusal savunma bütçesini yükseltiyor. Daha da ileriye giderek özgün nükleer silahlarla donatılacak bir Avrupa ordusunun bayraktarlığına soyunduğunu dillendirdi. Elbette bütün bu açıklamaların arka planında, daha fazla kazanç ve kapitalizmin yaşanan küresel buhranından en az zararla çıkmak isteyen genel olarak bir avuç holding ve özel olarak silah sanayisi patronları bulunuyor. Onlar daha fazla kâr için savaştan yana ellerini ovuşturuyorlar. Bu da eskilerin deyişiyle “eşyanın tabiatına uygun.” Çünkü biliyoruz ki savaş, esas olarak kapitalizmin, özel olarak da faşizmin can suyudur.
SERMAYE DESTEKLİYOR
Nitekim bir kısım kapitalistlerin derinleşen kapitalist kriz karşısında aşırı sağcı partilerin iktidar yolunu açmaktan yana girişimler içinde oldukları biliniyor. Tipik örneği, Fransa’da birçok işletmenin sahibi, önde gelen kapitalistlerden Pierre-Édouard Stérin’in 2023 yılı sonbaharında Le Pen’in partisini aşamalı olarak iktidara taşıma amacıyla Perikles adını verdiği projeleri gerçekleştirmek için büyük finansal destek sağladığı açıkça dillendiriliyor.
ABD’de Trump’ın seçim kampanyasını milyar dolarlarla aktif olarak ve açıkça destekleyen dünyanın en zenginlerinden Elon Musk’ın Almanya seçimlerinde de desteklediği AfD Almanya’nın ikinci partisi oldu, Mecliste 151 koltuğu ele geçirdi. Bu sonuç geçen seçime göre oylarını %100 artırmış olduğunu gösteriyor. Partinin eşbaşkanı Alice Weidel Berlin’de Parti merkezinde yaptığı açıklamada “savaş sonrası (2. Dünya Savaşı) ulusal olarak hiçbir zaman bu kadar güçlü olmadıklarını, ilk kez böylesi ‘tarihi’ sonuçlar kazanmış oldukları” yorumunu yaptı.
9 Haziran 2024 AB seçim sonuçları Fransa’da da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron için büyük bir yenilgiyle sonuçlandı. Bunun üzerine erken seçim kararı almak, bazılarına göre de “bu kumarı” oynamak durumuyla karşı karşıya kaldı.
İki turlu yapılan milletvekilleri seçimleri sonunda Fransa’da yaşananlar, politik yaşamda herkes için ders alınması gereken önemde. Birinci tur seçimlerin galibi aşırı sağcı RN oldu. Aşırı sağın bu yükselişi sol partiler arasında “Yeni Halk Cephesi” (Nouveau Front Populaire) adıyla bir uzlaşmayı beraberinde getirdi, bu cephe ikinci turdan birinci olarak çıktı. Aşırı sağın tırmanışının önünde fiilen bir baraj oluşturdu. Bu sonuç halkların bir araya gelebilen sol ve ilerici partilere destek verdiğini kanıtladı.
DOĞRU TANIMLAMA MI?
“Boğayı boynuzundan yakalamak” diye bir söz vardır. Lafı evirip çevirmeye gerek yok. Genellikle “aşırı sağ” partiler denilse de kendi aralarındaki derecelenmeye sadık kalarak bu partilere “totaliter”, “faşizan” hatta “faşist partiler” demek daha doğru.
Ayrıntılarına girmeden söylemeliyim ki, faşizm hep sanıldığının ya da söylendiğinin aksine, salt ırkçı ve milliyetçi temelde değil, bazen ülkelerin din vb. özgün değerleri üzerinden de inşa edilir. Örneğin Afganistan, İran, Pakistan ve Endonezya gibi dinsel duyarlıklı ülkelerde din temelli de olabilir. Ya da Türkiye örneğinde olduğu gibi “Türk-İslam Sentezi” temelinde yükselebilir.
Faşizm, aslında kapitalizmin özellikle yaşadığı buhranların derinleşmesi üzerine gündeme gelen bir yönetim biçimidir. Bunun yakın tarihte yaşanmışlığı Almanya, İtalya, İspanya ve Portekiz’de bu partilerin farklı tarihlerde olsa da iktidara uzanmaları, 1929 “Büyük Buhran” döneminde, onun etkileşiminde gerçekleşmişti. Egemen sınıfların çıkarlarını korumak için iktidara yürüyen, yürütülen o faşist partiler genellikle de Hitler, Mussolini, Franko ve Salazar gibi tek adam ile simgelenir. Bu kriz ve yarattığı politik hava başka ülkelerde de en azından otoriter rejimlerin tetikleyicisi olmuştur.
DEMOKRATLARIN PAYI
Berlin duvarının düşmesinin ardından “üçüncü yol” işlevini kaybeden sosyal demokrat hareket, sistemin gittikçe zayıflayan, ne zaman tekrar yükseleceği bilinmeyen bir halkasına dönüştü.
Gelişmelere bakıldığında sosyal demokrat partilerin kimi ülkelerde ve zaman zaman uyguladıkları politikalar nedeniyle aşırı sağın yükselişinde kolaylaştırıcı rolleri olduğu görülüyor. Kabul etmeseler de yaşamın gerçeği ve siyaset tarihi bunun böyle olduğunu gösteriyor. Sol partilerden uzaklaşıp sağ partilerle yakınlaşmaları, aralarındaki farkların giderek erimesi ve bazen de onların acı politikalarını bala bulayıp halklara sunmaları, düş kırıklığı yaşatıyor; “bunların hepsi birbirlerinin aynı” denilmesine yol açıyor. Halkların “bir de bunu deneyelim” ruh haline kapılıp oylarını aşırı sağ partilere vermelerine neden oluyor.
Yüreklerinin derinliklerinde istemeseler de pasifleşen seçmenler, direnmek yerine Papaz Martin Niemöller gibi susmayı tercih ediyorlar. Kimi yerlerde tevekkül kültürünün surlarını aşamamaktan ya da zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olduğuna inandırıldıklarından, “Tek başıma ben ne yapabilirim ki” ya da “Vîrân olası hânede evlad u ayâl var” demekten kurtulamıyorlar. Bu tutumu ve sonuçlarını Nazım Hikmet de “Akrep gibisin kardeşim” şiirinde dile getirir.
SOLDA BİRLİĞİN ÖNEMİ
Sosyal demokrat ve sol partilerin faşizme karşı mücadelede birlik olmak yerine kendi kendileriyle yarışmaları olgusu da aşırı sağın yükselişinde önemli bir neden. Türkiye’ye bugünleri yaşatan bir örnek; 1994 İstanbul Belediye Başkanı seçimleri sürecinde görülür. Üç sosyal demokrat parti İstanbul Belediye Başkanlığı için seçimlerde birlikte olmak yerine yarışmayı tercih etti. Sosyal Demokrat Halkçı Parti, Demokratik Sol Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi oyları toplamda % 34,08 oluyordu. Bu bölünme Refah Partisi’nin adayı olarak seçimlere giren ve ancak % 25,14 oy alarak sosyal demokratların toplam oylarının altında kalan Recep Tayyip Erdoğan’ın aradan sıyrılıp İstanbul Belediye Başkanı olmasına ve bugünlerin yolunu açacak maddi ve siyasal güç kazanmasına yaradı.
Bir de bazı örneklerin gösterdiği üzere, sol partilerin, komünist ve sosyalist partilerin politikalarında zaman zaman çizdikleri zikzaklar, teoride kalıp pratik çözümler üretmemeleri halklarda güven erimesi, onlardan uzaklaşma sonucunu doğurmuştur. Müellifleriyle değil mütercimleri üzerinden yönetilen partiler, hem kendilerini sönümlendirir ve hem de faşist partilerin yükselmesine fırsat ve imkân verirler. Ülkemizde bu da yaşandı ve ders alınmamış ki hâlâ yaşanıyor.
Ne diyelim? Nazım Hikmet gibi “Kabahatin çoğu, sizlerin canım kardeşlerim!” de mi demeyelim?


