Kapitalizmin krizi faşizme kapı aralıyor - 2 | Yarın geç olabilir, bugün diren
Neredeyse tüm ülkelerde aşırı sağın yükselişi karşısında güçlü ya da güçsüz bir direnişin boy verdiğini görüyoruz. Faşizmin tırmanışına, onun savaş politikalarına karşı bugün direnmek gerekiyor. Yarın geç olur. Nazi işgaline karşı ünlü Fransız direnişçisi Aubrac’ın dediği gibi, “Direnmek fiili daima şimdiki zaman kipiyle çekilir.”

Enis COŞKUN
Aşırı sağ tanımlanmasının gelişimi yeni bir olgu değil. Daha İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle, ABD kapitalizminin dünyaya dayattığı “pax amerikana”nın somuttaki yansıması Truman politikalarının bir uzantısı olan Marshall planıyla uygulamaya sokuldu. Yardımlar için Amerikan mallarının alınması, anti-sovyetik ve anti-komünist politikaların izlenmesi koşulları dayatıldı.
Bu süreçte Fransız kapitalizmi, ülkenin Nazi Almanyası tarafından işgaline ve işbirlikçileri Fransız faşistlerine duyulan nefreti, kızgınlığı puslandırmak, onları halkın gözünde ve beyninde olağanlaştırmak, “şeytanlıktan çıkarmak” için “aşırı sağ” tanımlamasını tedavüle soktu. Bunu yaparken işgale ve faşizme karşı direnişin bel kemiğini oluşturan, binlerce üyesini kurban vermiş ve halkın “Kurşuna Dizilenler Partisi” olarak andığı Fransız Komünist Partisi’ne duyulan sempatinin de yok edilmesini gündeme aldı.
Savaş sonunda Parlamento’da önemli bir ağırlığı olan, hükümette koalisyona giren ve 5 bakanlığı alan Fransız Komünist Partisi, 4 Mayıs 1947 günü hükümetin ekonomik ve sosyal politikaları, özellikle Fransa’nın Vietnam savaşı somutunda sömürgeci politikaları ve Sovyetler Birliği ile var olan savaş arkadaşlığına aykırı anti-sovyetik eğilimleri nedeniyle parlamentodaki güven oylamasında olumsuz oy verdi. Hemen ertesi günü, yani 5 Mayıs 1947 tarihinde, komünist Bakanların “alafranga!” bir darbeyle, hükümetten çıkarılışı politik tarihin sayfalarında yer almıştır. Bu darbede muhafazakâr Hristiyan Demokrat Parti ile Sosyalist Parti birlikte hareket ettiler. Darbenin arka planında Sosyalist Leon Blum ile Amerikalı Dışişleri Bakanı Byrnes arasındaki Marshall planının yaşama geçirilmesi için yürütülen görüşmelerde kararlaştırdıkları iki önemli nokta vardır; komünizm ile mücadele ve bu çerçevede komünist bakanların hükümetten çıkarılması ile antisovyetik bir dış politikanın izlenmesi.
EMPERYALİZMİN APARATI
Yalnız Fransa değil diğer Avrupa ülkelerinde de Pax Amerikana’nın aynı plan ve programı uygulandı. Türkiye de bu plandan nasibini aldı. Marshall Planıyla birlikte dış politikada Sovyetler ile kurtuluş ve kuruluş dönemlerinin sıcak dostluk bağlarının kırılma süreci derinleşti. İç politikada Komünizmle Mücadele Dernekleri kuruldu. ABD’deki McCarthycilik ile eş zamanlı olarak ülkenin aydınlık insanları arasında 1951 tutuklamalarıyla somutlaşan komünist avı başlatıldı. Köy Enstitüleri’nin kapatılması, imam hatip okullarının yaygınlaştırılması hep aynı dönemin uygulamaları. Sol kanadı kırık çok partili düzene geçiş de öyle. Barışseverler tutuklanmış, Kore’ye ABD emrinde savaşmak üzere asker gönderilmiş, NATO’ya üye olunarak Kurtuluş Savaşı’nda ret edilen mandacılık, fiili olarak yürürlüğe sokuldu. Sonuç; bizim de politik terminolojimize “ana akım” ya da “merkez partileri” ile “aşırı sağ” ve “aşırı sol partiler” kavramları girdi. Politik yaşam bu temelde biçimlendirildi.
Savaş emperyalizm ve onun politik aygıtı faşizmin can suyudur. Ulusal ya da uluslararası olsun tüm karışıklıkların, çatışmaların, savaşların arkasında onun varlığını keşfetmek mümkün. Dün böyleydi, bugün de öyle. Bunu dünya en kanlı biçimiyle yaşadı, bugün de yaşıyor.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle de atom bombasının gölgesinde, Pax Amerikana Marshal Planıyla, ardından 1949’da gelen NATO’su ile askeri üs ve tesisleriyle dünyada egemen olmaya başladı. Ne ki, Vietnam ve Afganistan askersel yenilgileri, Avrupa Birliği’nin göreceli de olsa otonom bir güç haline gelmesi, Sovyetlerin yerini alan kapitalist Rusya’nın ekonomik, teknolojik ve askersel gücünü sürdürmesi, en önemlisi de Çin’in dünyaya açılarak ABD’ye rakip bir konum kazanması bu egemenliğin de sonunun geldiğinin işaretlerini vermekte. Ne ki Fransız eski Başbakanlarından Dominique de Villepen’nin de dediği gibi; dünyayı kendi imajına göre yeniden şekillendiren ABD, Pax Amerikana sona ererken gezegenimizi de bir kargaşa içinde bırakıyor.
Dünya her sabah Gazze’de İsrail’in öldürdüğü yüzlerce kadın çocuk ve yaşlıların ekranlara yansıyan görüntüleriyle uyanıyor. İsrail’in modern çağdaki bu barbarlığının bütün şiddetiyle sürdüğüne tanık oluyor. İsrail’in soykırıma varan savaşını ABD ile birlikte yürüttüğü açıkça ortada. Bu ikilinin asıl hedefleri Doğu Akdeniz, özellikle de Gazze açıklarındaki doğal gaz kaynaklarıyla İran petrolü. Son ABD seçimlerini kazanan Trump’un izlediği dışarıda şahin, içerde atmaca politik çizgisi yangına körükle giden bir politikadır. Kanada’yı eyalet yapmak, Gröndland’ı Danimarka’dan satın almak, Panama Kanalı’nı istemek söylemlerini dile getirmesi, İsrail’in önce Filistin’deki vahşeti, derken İran saldırısının ardı sıra gerektiğinde İsrail’i savunacaklarını açıklamaları, üçüncü dünya savaşı tehditleri ve nihayet İran’ı, nükleer tesislerini yok etme adı altında, bombalayıp açıktan savaşa girmesi çok tehlikeli bir gidişin göstergesi.
Suriye’de Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) El Kaide’nin uzantısı olarak Şam’da yönetime gelene kadar BM’nin ve elbette Türkiye’nin terör örgütleri listesinde yer almaktaydı. Dünya medyasında örgütün Suriye sınırını aşıp Şam’a kadar ilerleyişinde Türkiye’nin izi olduğu yazıldı. İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında Suriye hava sahasını kullandığı doğruysa, bu rejimin niteliğini ve kimlerle birlikte olduğunu da ortaya koyuyor.
ABD’nin yarın Türkiye’den de İsrail için hava sahasını açmasını istemesi ya da benzeri her hangi bir isteğe, Irak savaşı sırasında TBMM’den istenen ve fakat ret edilen tezkere olayında olduğu gibi, uyumlu bir yaklaşımın gösterilmesi, çok büyük ve tehlikeli sonuçlara yol açacaktır. Böylesi bir gelişme yıkıma, ölümlere yol açabilir.
HALKLAR DİRENİYOR
Neredeyse tüm ülkelerde aşırı sağın yükselişi karşısında sert ya da yumuşak bir direnişin boy verdiğine tanıklık ediyoruz. Birçok ülkenin sokaklarında işçiler, emekçiler, barışçılar ve demokratlar yürüyüşler düzenliyorlar. Onların çağrılarına ses veren on binler sokakları, meydanları dolduruyorlar.
Sömürgeciliğin tarihsel mirasına sahip İngiltere’de tırnakları ve dişleri sökülmüş aslan misali, adından öte sınıfsal bir bağı kalmamış, İşçi Partisi’nin 15 yıl aradan sonra iktidar olması, halktaki değişim arzusunu ve bunu gerçekleştirebilme yetkinliğini göstermesi açısından önem taşıyor. Ne ki, sol olmayan bu soldan halkın umduğunu bulamaması halinde muhafazakârların iktidara tekrar gelmesi ve hatta aşırı sağın yükselmesi mukadder olacaktır.
İngiltere’nin ardından Almanya’da da tüm yabancı kökenlileri sınır dışı etmekten söz eden yeni Nazilere karşı 2 milyon insan sokaklara indi. Daha bir dizi Avrupa ülkesinde de benzeri etkinlikler gerçekleşti.
Yeni Halk Cephesi’nde bir araya gelen unsurların faşizme karşı demokratik direnişlerini sergilemek, “cephe”nin ekonomik ve sosyal haklar programını desteklemek için örgütledikleri yürüyüşe Paris’te yüzbinler, Fransa bütününde ise milyonlar katıldı.
İran’da da durum farklı değil. Her ne kadar sistem gereği son söz dini lider Ayetullah’ta ise de son seçimlerdeki sonuç, halktaki değişim arzusunu ve bunu gerçekleştirme iradesini gösteriyor.
Fransa ve Yunanistan’da liman işçilerinin İsrail’e silah ve askeri malzeme götürecek gemilere yükleme yapmayı ret etmeleri, ülkemiz de içinde hükümetlerin sert kınamalarının ötesinde, tüm ülkelere örnek olacak somut eylemler.
Tüm bu sıraladığım küresel çatışmalar, özgün somut hedef ve konumlarının ötesinde, aslında sınıfsal bir çatışmanın göstergeleri. Ama bu sürecin sonunda elbet kaybeden gene egemen sınıflar olacaktır. Bunda kuşku yok. Tarih halkların, emek, özgürlük ve barış istemleri için yürüttükleri direnişlerin, inişli çıkışlı da olsa, utkularıyla doludur. Bu doğrudur ama Bertolt Brecht’in, Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’nin sonsözünde yazdığı gibi; “Halk kazandı, ama zafer şarkılarını söylememeliyiz, henüz çok erken: Pis canavarın çıktığı rahim hâlâ verimli.”
Nazım Hikmet de bir şiirinde şöyle sesleniyor: “Daha gün o gün değil, Derlenip dürülmesin bayraklar. Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır. Safları sıklaştırın çocuklar, Bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.”
Faşizmin tırmanışına, onun savaş politikalarına karşı, barışı kurmak ve korumak için, demokrasi ve özgürlükler için birlikte ve fakat tam da bu gün direnmek gerekiyor. Yarın çok geç olur. Nazi işgaline karşı ünlü Fransız direnişçisi Lucie Aubrac’ın dediği gibi, “Direnmek fiili daima şimdiki zaman kipiyle çekilir.”
BİTTİ.


