Karışma!
Bir konser yasağı üzerinden memleketimizde nasıl bir iklimde yaşadığımızı bir kez daha gördük. Beşiktaş Kaymakamlığı 10 Şubat’ta yayımladığı bir basın açıklamasıyla, Slaughter to Prevail ve Behemoth konserlerinin “toplumsal değerlerle bağdaşmadığı” ve “çeşitli kesimlerin tepkisine yol açtığı” gerekçesiyle yasaklandığını duyurdu. Yetmedi, o performans sanatları merkezindeki tüm etkinlikler iki gün süreyle iptal edildi.
İçimiz rahatladı doğrusu; neyi dinlersek toplumsal değerlerimize uygun düşeceğini bizim yerimize düşünen bir makamımız varmış! Demek ki artık tercihlerimizi yapmadan önce “toplumsal değer filtresinden” geçip geçmediğini sormamız gerekecek, halk için ne büyük kolaylık. Kabul edelim, ne de büyük bir sorumluluk üstlenmişsiniz; biz yetişkin yurttaşların hangi müziği dinleyip hangisine kulak tıkayacağına da artık siz karar veriyorsunuz.
‘TOPLUMSAL DEĞERLERİ’ KİM TAYİN EDİYOR?
Bir konsere gitmek ya da gitmemek kişisel bir tercihtir. Kimseyi zorla o salona sokmuyorlar. Bilet alırsınız, gidersiniz. Beğenmezseniz gitmezsiniz. Tepki duyarsanız eleştirirsiniz. Ama “Ben sevmiyorum” ya da “Bazı kesimler rahatsız oluyor” gerekçesiyle bir etkinliği yasaklamak, o etkinliğe gitmek isteyenlerin hayatına doğrudan müdahaledir.
“Toplumsal değerlerimizle bağdaşmıyor” deniyor. Peki, bu toplumsal değeri kim tanımlıyor? “Tespit edilmiştir”i kim tespit ediyor? Hangi ölçüte göre “tespit edilmiştir” deniyor? Bu tespiti kim yaptı? Hangi veriye, hangi somut tehlikeye dayanarak?
Bir kamu makamı, toplumun tamamını temsil ettiği iddiasıyla bazı yetişkin bireylerin ne dinleyeceğine, hangi konsere gideceğine karar veriyorsa, burada artık bir idari işlemden değil, hayat tarzına müdahaleden söz ediyoruz. Üstelik söylenen şu: Tepki olabilir. Eee? Tepki ihtimali özgürlüğün düşmanı haline geldiğinde, özgürlük zaten fiilen askıya alınmış demektir.
Pandemi döneminde başlayan ve giderek sıradanlaşan bir pratik var. Valilik ya da kaymakamlık kararıyla temel hakların geniş ve kategorik biçimde sınırlandırılması! Önce güvenlik, sonra sağlık, şimdi “toplumsal değerler” deniyor. Gerekçeler değişiyor ama sonuç değişmiyor. Sonuç hep aynı yere çıkıyor: Yasak.
Üstelik Beşiktaş Kaymakamlığı yalnızca iki konseri iptal etmedi; o mekândaki tüm etkinlikler iki günlüğüne durduruldu. Konser, festival, biletli program… Hepsi!
Siyasal iktidar bizim adımıza hangi müziği dinlememizin uygun olup olmadığına karar verebilir mi? Bizim değerlerimizle bağdaşan ya da bağdaşmayan şeyi belirleme yetkisini kimden alır? Reşit bireyler olarak tercihlerimizin sorumluluğunu taşıyamayacak durumda mıyız?
Hukuk, çoğunluğun hoşuna giden hayat tarzını korumak için değil; farklılıkların bir arada yaşayabilmesini sağlamak için var. Bir kesimin rahatsızlığı, başka bir kesimin özgürlüğünü ortadan kaldırmaya yetiyorsa, orada çoğulculuktan söz edebilir miyiz?
Bugün mesele bir metal konseri olabilir, yarın bir tiyatro oyunu, bir sergi, bir film gösterimi, hatta bir kitap imza günü… Sınırın nerede çizileceğini bilmiyoruz. Siyasal iktidarın “toplumsal değer” gibi muğlak ifadelerle çizdiği bir çerçeve bu, her an genişletebilir.
Yaşam şekli, bireyin en mahrem alanlarından biridir. Ne dinlediğimiz ne giydiğimiz, nereye gittiğimiz, hangi etkinliğe katıldığımız… bizi ilgilendirir. Ve kamusal düzeni açık ve somut biçimde tehdit etmediği sürece devletin müdahale alanı değildir.
Siyasal iktidarın görevi bizi “terbiye etmek” değil, özgürlük alanımızı güvence altına almaktır. Hiç kimse yetişkin yurttaşların yerine geçip onların nasıl yaşayacağına karar veremez. Ülkemiz, birkaç kişinin beğenisine göre değil, hepimizin özgürlüğü üzerine kurulu. Özgürlük biraz da hoşlanmadığımız şeyin başkasına yasaklanmamasını kabullenmek değil midir? Toplumsal değer dediğiniz şey, farklılıkla birlikte yaşama olgunluğunu da içerir. Yoksa geriye yalnızca sessizlik kalır.
Ve biz buna alışmayacağız. Bunu “onlar” da biliyor.


