Karşılaştırmalar
“On yılda ne büyük değişimler yaşadık” diyorsanız, bir de yüz yıl öncesine gidin. Anne tarafım on yıl içinde Osmanlı, Yunanistan, Bulgaristan ve ardından yine Yunanistan olan bir bölgede doğmuş. Bir kısmı Türkiye’ye, Gemlik, Mudanya, Mihaliç hattına göç ederken, bir kısmı da güneylerindeki Türklerin çoğunlukta olduğu Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç’a yerleşmiş.. O on yıl içinde Mihaliç’in adı değişmiş ve Karacabey olmuş, Dedeağaç’ın adı da Aleksandrapoli olmuş.
Lozan Anlaşması’ndan bahsedilirken genellikle “adalar”a odaklanılır. Türkiye sınırının dibindeki Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç’dan pek bahsedilmez. Burası o tarihte yüzde 65’'inin Türk olduğu, kalan azınlığın da sadece Yunan değil, hemen hemen Yunan nüfusu kadar da Bulgar’dan oluştuğu bir bölge. Türkiye bir referandumla birleşmek adına bu bölgenin özerk olması için epey uğraşıyor ama başarılı olamıyor. Meriç Nehri kesin sınır olarak belirleniyor. Ama şöyle bir kazanım oluyor, bu bölgedeki Türkler mübadele kapsamına alınmıyor ve orada kalıyorlar. Tek bir şartla: Türk azınlık değil, Müslüman azınlık diye adlandırılacaklar.
Karacabey, Trilye, Mudanya hattındaki Rumlar ağırlıkla Kilkis’e yerleşiyor ama bunların da bir kısmı daha sonra yakındaki Dedeağaç’a göç ediyor. Neden? Çünkü Kilkis’te onlar “Türko”, yerleşik Yunan nüfus için yabancılar ve çoğu Türkçeyi Rumcadan daha iyi konuşuyor. Bu nedenle ilk fırsatta, Türkiye’ye en benzeyen yer olarak gördükleri Dedeağaç’a taşınıyorlar. Dedeağaç o tarihte Gümülcine’den küçük bir yer olmasına rağmen, bu iç göçün de etkisiyle en kalabalık yer haline geliyor.
*****
Lise yıllarında “karşılaştırma” diye bir oyun oynardık. O sıralar popüler olan, hatta okul idaresi tarafından düzenlenen “münazara”lara benzeyen bir oyundu. Münazarada örneğin “Nükleer enerji yararlı mı, zararlı mı?” diye bir soru seçilir ve iki farklı görüş iki farklı ekip tarafından savunulurdu. ‘Karşılaştırma”da ise iki kavram, iki kişi, iki film vs seçilir ve birbirleriyle karşılaştırılırdı. “Barış Manço ve Cem Karaca” örneğin veya “basketbol ve voleybol”...
En popüler karşılaştırmalardan biri “Doğu ve Batı”ydı. İlhan Selçuk, Çetin Altan, Kemal Tahir ve Cemil Meriç ezberleriyle önce “soytarı ve dalkavuk” örneği verilirdi. Soytarı Batı’da, dalkavuk Doğu’da olurdu. Soytarı herkesten çok kralı iğneler, kral bu hicivlere tahammül gösterdiği oranda saygı görürdü. Dalkavuk ise sultanı usul usul yağlayan bir şerefsizdi... Doğu Batı karşılaştırmasına bir başka klişe örnek “pusu ve düello”ydu. Batı’da hasımlar birbirlerini düelloya davet ederler, Doğu’da ise sessizce bir pusuda bekleyip sırttan vururlardı. Bu örneklerin ne kadar indirgemeci, ne kadar objektif olduğu ayrı tartışmalar doğurur ve karşılaştırmalardan yeni münazara konuları çıkardı.
Yıllar sonra bir arkadaşım Doğu Batı karşılaştırmasına The Sopranos ve Kurtlar Vadisi ile katıldı. “The Sopranos’daki mafya lideri Tony, bizzat yaratıcısı David Chase’in anlatımıyla: “İğrenç bir herif”. Karmaşık ama bir yandan da dümdüz, kendi içinde adil ama aslında bencil, kuralları uygulayan ve hiçe sayan, hırsız, arsız, katil... Kurtlar Vadisi yaratıcıları aynı sözleri Polat Alemdar için söyleyebilir mi? Söylemeyi, düşünmeyi bırak, izleyiciye bile bu şans verilmez. Sadece Sopranos değil, bütün mafya filmlerinde suçluya üstten bakan, ona hayranlık duymayan, onu övmeyen bir anlatım varken, Kurtlar Vadisi suçun pornosu gibidir. Bir süre sonra “haklılık” bile anlamını yitirir, müzik “güçlülük” anlarında yükselir. Hele de o alttan çekim, slow motion görüntüler yok mu? Bu ülkeye egemen olan kültür hakkında nefret ettiğin her nota Kurtlar Vadisi müziğinde gizlidir. Batı’da bir sanatçının, bir yazarın, bir şarkıcının yüceltildiği videolar üretilir ki onlar bile sorgu içerir. Doğu ise Kurtlar Vadisi’ndeki güce tapınma ayinidir.” Doğru mu söylüyordu, yoksa bu da mı indirgemeci bir bakıştı? “En azından emeğe saygı göster” filan diyecek oldum, sustum.
Ben bir örnek versem Dedeağaç ve Mihaliç’i seçebilirim. Bu iki kentin yüz yıllık evrimi ve sonuç karşılaştırması. Dedeağaç denize kıyısı olan bir kent ve bu açıdan Mudanya ve Gemlik daha iyi bir karşılaştırma olabilir ama onlar Bursa’yla birleşmiş, Bursa’nın bir mahallesi haline gelmiş yerler. Karacabey otoyola rağmen hala mesafesini koruyor ve aslında Karacabey Mudanya’dan bile daha uzun deniz kıyısına sahip.
Aleksandrapoli güzel ama her yeri güzel bir ülkenin içinde “az güzel” yerlerden biri sayılabilir. Ege’nin en kuzeyinde, Yunanistan’ın en doğusunda. Türk ve Bulgar turistler geliyor ama bu açıdan bile Yunanistan’ın diğer yerlerine nazaran geride, üstelik diğer yerlere çok daha zengin Avrupalı turistler akıyor. Sanayisi yok. Nüfusu 70 bin... Ve bu kentte bizdeki İstiklal Caddesi gibi bir cadde var. Yirmi civarı tasarımcı dükkanı var, en şık giyim ve makyaj malzemesi mağazaları var, çoğunluğuna yerel halkın gittiği yüz civarı restoran ve bar var. Türkiye sınırından 30 dakika uzakta, Aleksandrapoliler, bu sakin ve düzenli kentte, barış ve bolluk içinde yaşıyorlar.
Karacabey’in nüfusu 90 bin. Bu ilçe Türkiye’nin en bereketli tarım arazilerinden birine sahip. Muhteşem bir longoz ormanının selamladığı Patara plajından kat kat uzun kumsalı var. Karacabey’de Nestle, Sütaş, Tat, Matlı gibi yüz milyonluk Türkiye pazarına üretim yapan entegre fabrikalar var. Türkiye’nin en büyük harası var... Ve bu varlık şehrinde iki kebapçı, sadece erkeklerin gidebildiği iki izbe birahane, iki köfteci ve üç pastaneden başka hiçbir şey yok. Bu şehirde 550 yıldır ayakta olan eşsiz bir Ulucami vardı, AKP’li taşeron firma üç aylık restorasyonda yaktı bitirdi. Cadde ortasında çok güzel ağaçlar vardı, kesip plastik palmiye koydular. Şehrin merkezinde üç beş kuyumcu fabrikasyon ürünler satıyor ve “tasarım” adına alınacak bir iğne bile bulamazsınız. O verimli tarlalarda çalışanlar, o dev fabrikaların işçileri ve yöneticileri nerede yaşıyor? Hadi bir kısmı Bursa’da yaşıyor varsayalım, hepsi mi Bursa’da yaşıyor? Karacabey’de kalanlar neden evlerinden dışarı çıkamıyorlar? O kadar az mı maaş alıyorlar?
Aynı tarihsel geçmişten gelen iki kentin yüz yıllık hikayesi. Diyeceksin ki Yunanistan’a Avrupa Birliği para basıyor, hiç deme, sen Türkiye’sin büyük düşün... Gerçekte memleketin her yerinde olduğu gibi Karacabey’de de orta sınıf yok, işten çıkınca evine koşup çekirdek çıtlayıp ömür tüketmekten başka hiçbir şansı olmayan yoksullar var... Doksan bin kişinin adil biçimde bölüşüp, mutluluk içinde yaşayacağı onca varlık, lıkır lıkır sömürülüp yukarı taşınıyor. Her yerde olduğu gibi burada da hem yorgun hem gergin insanlar ve pusuya yatmış bekleşen dalkavuklar var. Bir de ne var? Kurtlar Vadisi müziği eşliğinde, alttan çekim slow motion görüntüler var. Peh peh peh, oh oh oh... Al sana Doğu Batı karşılaştırması.


