Karşıtların yarışı
Ülke, geçtiğimiz hafta iki büyük olay yaşadı. Birincisinde halk Ata’sına koştu; ikincisinde ise İmamoğlu İddianamesi açıklandı. Bu iki olay, bilimsel yöntemin “karşıtların birliği” daha doğrusu yarışı yasasına tam olarak uyuyor.
Ve bilim sonucun ne olacağını söylüyor.
10 KASIM’IN ÇOK ÖTESİ
10 Kasım günü halk, gerçekten her olanağı kullanarak Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha andı. O gün Anıtkabir ziyaretçi sayısı, 1 milyon 219 bin 148 kişi ile önceden görülmedik boyutlara vardı. Benzer biçimde, Milli Eğitim Bakanının 10 Kasımı karne tatili yapmasına karşın, ülkenin her tarafında ve ülke insanının bulunduğu tüm coğrafyalarda da 10 Kasım katılımı, çok çok yoğundu.
10 Kasım’a halk katılımın bu kadar yoğun olmasının “asıl nedeni”, ülkenin Kuruluş değerlerinden her gün biraz daha uzaklaştırılmasıdır. 10 Kasım bağlamında halkın bu yıl daha büyük bir coşku sahiplendiği, gerçekte, kurucunun kişiliğinde simgeleşen bu değerlerdir.
Bu köşede de sıkça Cumhuriyet’in değerleri başlığı altında vurgulanan ve egemenliğin halkın olduğu üzerine yerleşen bu değerler: özetle, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü; kurumlaşma; kadın-erkek eşitliği; laik, bilimsel eğitim; soyadıyla kazanılan kimlik; Türkçeye yeni harflerin kullanımıyla ayrı bir önem verilmesi; dış borçsuz ve enflasyonsuz bir ekonomide yerli üretim ve bu çerçevede sanayileşme; bilimin yol göstericiliği, insanın yaratıcı yeteneklerini geliştiren kültür ve sanat; ulusal bağımsızlık, yurtta ve dünyada barıştır. Bu değerlerin biri birini tamamlar; bir bütündür.
Bu değerlerin “insanının”, en özlü tanımını, 1938-46 yıllarının Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, dilimize kazandırdığı toplam 494 “Dünya Klasiği” için yazdığı Önsözde yapıyor:
“…insana değer veren anlayışla yazılmış; insan aklının dogmalardan kurtulmasını esas alan… nitelikte olmalarıdır.”
Bir kez daha altını çizmeli: Ülke halkının geçen hafta 10 Kasım’da çok büyük bir coşku ile sahiplendiği gerçekte insanı insan yapan bu değerlerdir.
ASIL SALDIRI
Hemen ertesi gün, 11 Kasımda, açıklanan İmamoğlu İddianamesi, yıllardır süregelen Cumhuriyet değerlerini aşındırma uygulamasının en son ve çok ilkel bir biçimidir.
Önce İddianame ülkenin hukuk düzeninin baştan sona tam bir yetki kargaşası içinde olduğu yüksek yargının aynı konuda çok farklı kararlar verdiği bir “hukuksuzluk” ortamında yazılıyor.
İkincisi, iddianame, ülkenin basın-yayınının çok büyük bir çoğunluğuyla iktidarın bağımlısı olduğu, bağımsız basın yayının ise ağır baskı altında tutulduğu, anlatım özgürlüğünün çok çok sınırlı kaldığı bir dönemde yazılıyor. Üçüncüsü, iddianame “Terörsüz Türkiye” diye başlanan kapsamlı sürecin en duyarlı ve belirsizliklerle dolu ortamında ve o sürece hiç aldırmadan, giderek ona zarar verecek özellikte hazırlanıyor.
Kısaca özetlenen bu kolaylaştırıcı yapıda yazılmasına karşın, yaklaşık sekiz ayda hazırlanan binlerce sayfa, İmamoğlu için 2352 yıla varan hapis istemi, 105’i tutuklu 402 sanık gibi “büyük sayılar”, giderek hemen girişinde dört kez “ahtapot” yazılması, kendilerine “ağaç adları” verilen 15 “gizli tanığın” bile söylediklerinin hiçbir somut bilgiye dayanmaması vb. İddianameyi güçlendirmiyor; tersine çok zayıflatıyor.
Ancak, İddianame, İmamoğlu ve CHP’ye çok yönelik ağır suçlamalarıyla, toplumsal yapının var olan ağır yaralarını çok daha derinleştiriyor.
İddianame, CHP’nin kapatılmasını siyasetin gündemine taşıyor. Aylardır, içindeki kimi eski yöneticilerinin de yardımlarıyla CHP, onca Yüksek Seçim Kurulu-YSK ve diğer yargı kararı yok sayılarak, “bir suç örgütü tarafından yönetilmektedir” sonucuna varılıyor ve Yargıtay Başsavcılığına “gereğinin takdir ve ifası” önerilebiliyor.
Böylelikle İddianame, “görünürde” İmamoğlu ve onun kişiliğinde CHP’ye vurmaya çalışıyor. İşin özünde ise bunlarla birlikte yukarıda özetlenen Cumhuriyet değerlerini aşındırma çabalarının yeni bir aşaması oluyor. Ancak, İddianame onca sayfasına karşın “düşünsel içerikten tümüyle” yoksun ve nitelik olarak, çok, ama çok zayıf kalıyor. Çünkü, İddianamenin dayandığı anlayış tamamıyla çağdışıdır.
Özetle, İddianame, Cumhuriyet’in değerleri ile bu değerlere karşı anlayışların geldiği son ve en başarısız aşamayı simgeliyor. On yıllardır süregelen bu yarışı bu ikiliden hangisinin kazanacağı çok açıktır. Ülkemizde de Cumhuriyet’in değerleriyle çok güçlü bir biçimde temellendirilen “insanın bedeni ve aklıyla özgürleşmesi” süreci kısa süreli kesintiler dışında tersine çevrilemiyor.
CHP’nin, 10 Kasım’a ve kendi mitinglerine büyük katılımın gerçek nedeninin bu değerlerin yaşama geçirilmesi isteği olduğu gerçeğini görmesi ve o bilinç gücüne dayanarak, bu değerleri “parti içi demokrasiyle” güçlendirerek bir bütünlük içinde yaşama geçirmesi büyük önem taşıyor.


