Katledilişinin 30. Yılında Metin Göktepe: Bir emek muhabiri

“Kan madalyadır onlara,
katliam kahramanlık gösterisi.
İstediğin dünya bu mu tanrım?”
Victor Jara
OKAN TOYGAR
8 Ocak 1996, Pazartesi, saat 23.00, Avcılar…1
Yine Metin düştü aklına. Emek Su’yu uyutmuş, evin kalan işlerini toparlamıştı. Gün ne zaman sakinleşse, gece ne zaman sessizleşse, Meryem’in düşünceleri hep kardeşinde toplanırdı.
Telefona uzandı; ahizeyi alıp ağabeyinin ev numarasını çevirdi. Annesi, kardeşleri Metin ve Aziz de oradaydı; Esenler, Oruçreis mahallesinde birlikte yaşıyorlardı. Metin’le konuşacak, son sınıftan kalan derslerini verip okulunu artık bitirmesi gerektiğini söyleyecekti. Öğrenimi boyunca hem okumuş hem çalışmış, yapmadığı iş kalmamıştı. Dershanedeki başarısıyla İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’nü kazanmış; kardeşi Aziz’in dershane kaydı da bu sayede ücretsiz yapılmıştı. Geçimini yaklaşık dört yıldır muhabirlik yaparak sağlıyordu. Metin’in sesi çoğu zaman türkülere karışırdı; “Kırmızı Gül Demet Demet”, “Dağlara Küstüm Ali”, “Ela Gözlüm Ben Bu Elden Gidersem”, “Bahar Gözlüm”, “Koçero” ve Cemo’da, sevdanın, yoksulluğun, direncin ve insan kalma inadının izleri vardı. Orhan Kemal’den Yaşar Kemal’e, Vedat Türkali’den Gorki, Jack London ve Steinbeck’e uzanan bir okuma dünyası içinde, Ruhi Su’nun türküleri, memleketlisi Hasan Hüseyin’in şiirleriyle yoğrulan bu duyarlık, onu hem hayata hem de sevgiden, eşitlikten, barıştan yana bir duruşa sıkıca bağlamıştı.
Telefonu iki üç kez çaldırdıktan sonra, “uyumuşlardır, yarın nasılsa konuşurum” düşüncesiyle ahizeyi yerine bıraktı. Kızının üstünün açık kalmadığından emin olduktan sonra aklı Metin’de, uyuya kaldı.
Sabah, “bir şeyi kaybolmuş” hissiyle uyandığında gördüğü rüya geldi aklına. Balıkların içinde dans ettiği, şırıl şırıl akan bir derenin kenarındaydı. Elini uzatıp balıkları tutmaya çalıştığında avucu kıpır kıpır oynaşan balıklarla dolmuştu ama ötekilerden daha küçük, kara bir balık parmaklarının arasından kayarak kaçıp gitmişti. Sanki içini acıtan bir şey olmuştu o küçük kara balığın gidişinde; bir burukluk hissetti Meryem.
Her zamanki gibi erkenden evden çıktı. İşyerine ulaştığında, geceden kalma huzursuzluğu sürüyordu; sabah ilerledikçe odasına sığamaz oldu. Telefonlar çalıyor, notlar bırakılıyor, “sakın bir yere ayrılmasın” deniliyordu. Olağanüstü bir gün olduğunu sezdi; yine de aklına gelen düşünceyi kovdu. Metin’e bir şey olamazdı. Öğleye doğru, eski bir arkadaşının ısrarıyla işyerinden çıktı. Söylenenler muğlaktı; yarım cümleler, kaçamak bakışlar… Sonra, yaralı olduğuna dair bir şey söylendi. Birden, bir gün önce Ümraniye Cezaevinde öldürülen mahkûmların cenazelerinin kalkacağını hatırladı. “Çapa’da Metin” dediler önce; ancak hastaneye götürüldüğünü sandığı yol, Cerrahpaşa Adli Tıp Kurumu’nun önünde bitti. Arabanın durduğu yer, söylenenlerle uyuşmuyordu. Hastane değil, Adli Tıp’tı burası. Gerçek, artık saklanamıyordu. Adli Tıp’ın önü tıklım tıklımdı. Ağabeyi İbrahim’i gördüğünde, sesi titreyerek yalnızca şunu sorabildi: “Metin’e ne oldu?” Cevap bir süre gelmedi. Sonra, insanın içini paramparça eden o sessizlik ve ağabeyinin “Anla artık” cevabı…
Metin ölmüştü…
Oracıkta bayıldı. Metin bir başkaydı onun için. Yoksul bir ailenin sekiz çocuğunun altıncısı Meryem, yedincisi Metin idi. Aralarında tüm çocuklarda olduğu gibi iki yaş vardı. Birlikte büyümüşlerdi; biraz da o nedenle hem arkadaş hem yoldaş hem de kardeşten öte candılar. Ona ait ilk anısı, Gürün’ün2 Çipil köyündeki evlerinde, neredeyse yirmi beş yıl öncesine aitti:
Kimsenin gönlünün olmadığı bir meseleyle yüz yüze kalındığı o gün, ev baştan aşağı bir telaşın içindeydi; herkes sağa sola koşturuyor, ne yaptığını ne yapacağını bilmeden, çırpınıyordu. Dört-beş yaşlarındaki Meryem, mutfak kapısının eşiğinde çömelmiş, boynu bükük, şaşkın gözlerle olup biteni anlamaya çalışırken, bakışları iki-iki buçuk yaşlarında, kömür karası gözleriyle sevimli bir oğlan çocuğu olan kardeşi Metin’e takılmıştı. Metin, o hengâmede sanki yardımcı olabileceği tek şeyin o olduğunu sezmişçesine ağlayan kardeşi Aziz’i susturmak için canhıraş onun beşiğini sallamaya çalışıyor, onu susturamadıkça kendisi de ağlayıp burnunu çekiyor, koluna siliyordu. Bu, Metin’in hayatı boyunca hiç değişmeyecek bir hâliydi; öncelik hep başkalarındaydı.
***
Ayıldığında gülen polisleri gördü. Polislerin, sanki bir karışıklık çıkması ve otopsiyi oldubittiye getirme yönünde çabaları vardı. Önce avukatın otopsiye girmesi engellendi. Yalnızca aileden birini alabilecekleri söylenince Meryem, “Ben girerim” diyerek atıldı. Sağlıklı bir rapor yazılsın, cinayet aydınlansın diye yasını bile ötelemişti. Tavırlarından oradakilerin amiri olduğu anlaşılan biri “Dayanabilecek misin?” diye sordu, gülerek.
Meryem’in bu çıkışını tahmin etmeyen polisler, karar değiştirip avukatı almayı kabul ettiler. İçerde aynı soruyu bu kez savcı avukata sordu: “Bana bak, dayanabilecek misin?” Bir yerlerden verilen talimatla olayın üstü kapatılmak isteniyordu sanki. Otopsiden yemyeşil bir yüzle çıkan avukat, kendinden geçmiş hâlde sabit bir noktaya bakıyor, “Bir insan bir insana bu vahşeti nasıl yapabilir?” diye mırıldanıyor ve soruyordu: “Peki ama Metin neden gülüyordu?’
***
Metin, bir gün önce Ümraniye Cezaevi’nde öldürülen mahkûmların cenazesini izlemek için Alibeyköy’e gitmişti. Polis, bölgeyi kuşatmıştı. Üstünde “Evrensel” gazetesi kimliği vardı. Buna rağmen gözaltına alındı ve Eyüp Spor Salonu’na götürüldü. Tarih adeta kendini tekrar ediyordu. Metin’den yirmi üç yıl önce Şili'de, özgürlük savaşçısı Victor Jara da, cunta güçleri tarafından bir stadyuma götürülüp, öldürülmüştü. Onu gözlemleyen Pravda muhabiri Vladimir Çernisev, Jara’nın son hallerini şöyle anlatıyordu: “Onu gitarıyla birlikte stadyuma getirdiler… Sonra bir subayın emriyle ellerini kırdılar. Artık gitar çalamıyordu ama zayıf sesle şarkı söylemeyi sürdürdü. Sonra dipçikle kafasını parçaladılar.” Metin de kâğıdı, kalemi, fotoğraf makinesiyle götürüldüğü spor salonunda darp edilerek öldürüldü; ardından, düşüp öldüğü izlenimi yaratacak şekilde, bedeni bir büfenin önüne bırakıldı.
***
İki gün sonra, soğuğa ve hafta içi bir güne rağmen, yirmi beş bin kişi Yenibosna’dan Kemer Mezarlığı’na uzanan sekiz saatlik bir yürüyüşle Metin’i son yolculuğuna uğurladı.
Sonrası mı?
Resmî ağız önce “Metin Göktepe gözaltına alınanlar arasında yok” dedi. Sonra “Metin duvardan düşerek öldü!” dedi, Eyüp stadyumunun yakınındaki bir cami hocasının “tanıklığı”nı da gerekçe göstererek. Ailesi ve Evrensel Gazetesi onun dövülerek öldürüldüğünü kanıtlamaya çalıştı. Baskı altına alınmak istendiler. İlk duruşmadan bir hafta önce, bir gece yarısı Meryem gözaltına alındı. İşkence gören erkek sesi dinletilip, “Bak kardeşin de böyle öldürüldü!” diye gülerek fısıldandı kulağına. Ama ne Meryem ne Fadime Ana ne ailesi ne de yoldaşları yılmadı. Fadime Ana, desteği kırmak amacıyla İstanbul’dan Afyon’a alınan duruşmada, kısa süre önce geçirdiği trafik kazasının izleriyle; başı sarılı, tekerlekli sandalyede salona girerek herkese direncin bedenle değil iradeyle ölçüldüğünü göstermişti. Gorki’nin Rus Devrimi’nin eşiğinde yazdığı romanı Ana’da, Pelageya yaşına rağmen verilen her görevin altından başarıyla kalkarak, nasıl adım adım mücadelenin bir parçası hâline geldiyse ve oğlu Pavel tutuklandığında, onun yerine bildiri dağıtıp eşitlik, özgürlük ve adalet hareketini sırtlayanlardan biri olduysa, Fadime Ana da birebir aynı süreçten geçmişti. Pelageya'nın yalnızca Pavel’in değil, tüm devrimcilerin anası olduğu gibi Fadime Ana da öyle olmuş; bir direniş simgesine dönüşmüştü.
***
Onca tehdide ve baskıya rağmen korkuya boyun eğmeyip tanıklık edenler sayesinde Metin’in katilleri ortaya çıkarıldı. Öyle ki dönemin siyasetçileri dahi bu öldürümü kabul etmek zorunda kaldı. O tanıklıklar olmasa Metin Göktepe cinayeti de ötekiler gibi “faili meçhul” olarak kalacaktı.
***
Meryem’in siyah gözlü küçük kara balığıydı Metin. Aras Nehri'nde boğularak öldürüldüğünde kendisi gibi yirmi sekiz yaşında olan İran’lı yazar Samed Behrengi’nin3 “Küçük Kara Balık”4,5 adlı alegorik hikâyesindeki gibi küçük denizlerden okyanuslara açılmak, özgürlüğün ne olduğunu anlamak istemişti hep. İlk gençliğinde emeğin kutsallığını, özgürlüğün sevdalı bilincini kavramış; bu duyguyu anlatma çabasına girişmişti. Ona artık kelimeler, fotoğraflar yetmiyor, tertemiz bir coğrafya, adaletli ve ilkeli yönetim hayali ile yaşıyordu. Sınıfsız, sömürüsüz, barışçıl bir “okyanus”a ulaşma çabasıydı onunki. Behrengi ve Metin Göktepe; iki ayrı coğrafyada, farklı zamanlarda, aynı düşü paylaşan iki halk çocuğu… her ikisi de toplumunu sevmekteydi. Bu sorumluluk bilinciyle toplumun içinde bulunduğu güçlüklerden uzak duramadıkları için aynı yaşta öldürüldüler.
Metin, dürüstlüğü, iyiliği, çalışkanlığı, kavrayışı ve yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesiyle herkesin belleğinde ve yüreğinde yer etmişti. Gazetecilikte dört yıllık tecrübesiyle, boynunda fotoğraf makinesi, her habere koşuyordu. Tam bir emek muhabiri, kitle eylemleri gazetecisiydi. İmzası olan haberler bunun kanıtıydı. Öldürülmeden hemen önce yaptığı haberler onun korkusuz gazeteciliğinin kanıtı olduğu kadar kim bilir belki de ortadan kaldırılmak istenmesinin de gerekçesiydi. 9 Ocak 1996 tarihli Evrensel Gazetesi’nde, Rıza Boydaş ve Orhan Özen’in Alibeyköy’deki olaylı cenazesinin, “Polis cenazeyi kaçırdı” başlığıyla verildiği haberde, olayları görüntülemek isteyen Metin Göktepe’nin de gözaltına alındığı yazıyordu. Metin o gün görevli değildi; o soğuk havada büroda oturup, çayını içerek zaten bir haftadır yakından takip ettiği olayı haberleştirebilirdi. Ancak o, bir gün öncesinden tören yasağı getiren İstanbul Emniyet Müdürü’nün emrindeki polislerin ailelere ve halka yapacağı zulmü görüntülemek istemişti. Ve halkına gerçekleri aktarma çabasını hayatıyla ödedi.
***
Ardında direnç anıtı gibi kadınlar bıraktı Metin. Tüm acılara rağmen insana inanan tertemiz gülüşüyle Fadime Ana ve bitmeyen adalet arayışı ve emekten yana duruşuyla Meryem Göktepe…
Ariel Dorfman, “Dullar (Kayıplar)” oyununu6 sanki Pinochet diktatörlüğü döneminde gizli servis tarafından kaçırılan erkeklerin ve onlardan haber alamayan kadınlarından esinlenerek değil de, Fadime Ana’nın, Meryem’in, Emine Ocak’ın, Gül Erdost’un, Emel Korkmaz’ın yas ve direnişle örülü öykülerinden esinlenerek yazmıştı. Çünkü faşizm insanlık tarihi boyunca dünyanın her yerinde aynı yolu izliyor ve diktatörler, dünyanın her köşesinde, aynı zihniyetin farklı yüzleri olarak karşımıza çıkıyordu. Oyunda, devlet eliyle işlenen suçların üzeri ne kadar örtülmeye çalışılsa da, zamanı geldiğinde kanıtların mutlaka ortaya çıkacağını gösterir, Dorfman. Bu kimi zaman bir nehrin sularının getirdiği cesetlerle, kimi zaman başka biçimlerde gerçekleşir.
***
Bugün doksan beş yaşında Fadime Ana.
Oğlu ise hala yirmi sekiz.
Yaşlanmıyor artık Metin.
Bir fotoğraftan gülümsüyor.
Ve bu ülkedeki gaddarlar onun gülüşünün yeni küçük kara balıklar doğurduğunu henüz bilmiyor!
Dipnotlar / Kaynaklar:
1. Bu yazıdaki bilgiler, 27.12.2025 tarihinde Fadime ve Meryem Göktepe ile yapılan söyleşiye ve “Metin Göktepe; gazeteciyim” (Evrensel Basım Yayın. 6. Basım, Ağustos 1997) adlı kitaptaki anlatı ve belgelere dayanmaktadır. Röportaj yapma isteğimi kabul eden ve sorularımı sabırla ve içtenlikle yanıtlayan Metin Göktepe’nin, acısı onurla yoğrulmuş değerli ailesine teşekkür ve saygıyla...
2. Sivas’ın Çipi Köyü, önceleri Gürün ilçesine bağlıyken, 16 Nisan 1994 tarihinde Kangal ilçesine bağlandı.
3. Samed Behrengi’nin (1939-1967) yüzerken boğulduğu söylense de yazdığı masallarla, ülkesinin başına çöreklenmiş Şahlık düzenini açıkça eleştirdiği, her türlü baskı yönetimine karşı çıktığı için dönemin İran istihbarat teşkilatı olan SAVAK tarafından öldürüldüğü düşünülmektedir.
4. Samed Behrengi. Küçük Kara Balık. Kırmızıkedi Çocuk, 2012.
5. Türkyılmaz M. Alegorik Bir Öykü Olarak Küçük Kara Balık Üzerine Değerlendirmeler. IBAD Sosyal Bilimler Dergisi. 2020; (8): 51-62.
6. Ariel Dorfman. Dullar. Can Yayınları, 1993.


