Kavanozdaki beyinler neyi bilebilir?
Bu yazı kafa karıştırır ama toplama sözü vermez. Bilgi felsefesine, bilginin imkânı ve kuşkuculuğun tarihine düşünce deneyleriyle kısa bir gezintidir sadece.

Bekir Demir - Editör
Baştan uyaralım, bu yazı kafa karıştırır ama toplama sözü vermez. Bilgi felsefesine, bilginin imkânı ve kuşkuculuğun tarihine düşünce deneyleriyle kısa bir gezintidir sadece.
KESİN BİLGİ Mİ? KUŞKUCULUK
Bildiğiniz her şeyden kuşku duyma fikri ilk başta epey ürkütücü gelebilir, gerçi muhtemelen son kertede de öyledir. Bildiğinizden adınız gibi emin olduğunuz en basit olguyu düşünün. Misal şu an bu gazeteyi okuyor olduğunuzdan eminseniz kuşkucu tekrar düşünmenizi isteyecektir. Tam şu an güzel bir pazar kahvaltısı sonrası (haftasonu çalışmayan ve peynir alabilecek şanslı kişilerdenseniz) koltuğunuzda uyukluyor olabilirsiniz. Rüyada olmadığınızdan emin misiniz? Geleneksel cimcik yöntemi denenebilir belki, ama uyandığınız yer yeni bir rüya olamaz mı?
(Tam Nolan’lık sahne!) Şeylerin bize göründükleri gibi olduklarından emin olmanın bir yolu var mı? Temelde asli herhangi bir bilgiye erişemeyeceğimize dair bu düşünce örüntüsü “kuşkucular”ın esas şiarı olmuştur. Bir kısmı (Akademik kuşkucular) bu şiar temelinde bilginin imkansız olduğu sonucuna varırken, bir kısmı da (Pyrrhoncu kuşkucular) bilginin imkânı sorusu da dahil tüm sorulara dair yargıların askıya alınması gerektiğini savunmuşlardır.
KÖTÜ CİNİN SAHNEYE ÇIKIŞI; RENÉ DESCARTES
Kuşkucu Sextus Empiricus’un eserlerinin yeniden keşfi, Pyrrhoncu şüphenin dönemin Montaigne (1533-92) gibi düşünürlerine musallat oluşu ve bilim devrimi yeni bir kuşkuculuk çağını açar. Modern felsefenin başlangıcı sayılan René Descartes (1596-1650) rüya ve yanılsamalar üzerine bildik argümanların yanında, yeni kuşkucu argümanlar sunar. Descartes kuşkucu bir sahne kurarak okurunu bu sahnenin orta yerine koyuverir: Kendini insanı (belki de zombileri de) her fırsatta aldatmaya adayan, bize yanıltıcı duyusal izlenimler gönderen bir kötü cin düşlememizi söyler. Öyleki bu kötü cin aritmetik gibi en basit hesap işlemlerinde bile hınzırlığını yapar. Descartes Tanrı’nın böyle bir kötü cine izin vermeyecek kadar hayırsever olduğunu iddia etse de, yarattığı bulmaca felsefe tarihinin tatlı belalarından olmayı sürdürür.
İŞTE SANA BİR EL; MOORE
Kuşkuculuk tarihinin en kısa ve yalın çürütmesi İngiliz filozof G. E. Moore (1873-1958) tarafından ilginç bir şekilde ileri sürülür: Dış dünyanın gerçekliğini ispat etmek için Moore’un tek yaptığı bir konferans sırasında ellerini havaya kaldırarak “İşte sana bir el ve işte bir tane daha” demek olur. Moore bunun epey tatmin edici bir ispat olduğunu düşünür. Moore ellerinin var olduğunu bildiğini savunurken bunu ispatlamakla uğraşmaz bile. Ona göre böyle bir durumda ispat yükü kuşkucuya aittir. Moore’a göre rüya görmediğinizi ispatlayamamanız rüya görmediğinizi bilmenize engel değildir. Kısacası Moore’un delinin birinin -hadi birkaçının diyelim- attığı taşın (varsayımsal o “eğer”in) ardına düşmez. Moore da bilir ki eğer rüya görüyorsam yalnızca bakarak ellerime sahip olduğumu bilemem. Ancak Moore’a göre bunu ispatlayabilsin veya ispatlayamasın fark etmeksizin, rüya görmediğini bilen kişi için kuşkucunun endişeleri bir anlam taşımamalıdır.
BOZUK SAAT BİLE; GETTIER
İstasyonda dolanırken saate şöyle bir bakış atıyorsunuz ve saatin tam da gerçek saat olan 19:17 olduğunu görüyorsunuz. Saatin kaç olduğunu bildiğinizi düşünüyorsanız acele etmeyin. Çünkü garın saati sürekli şovenist işler peşinde koştuğundan olacak ki belediye başkanının ihmali sonucu bir süredir bozuktur. Saatin gerçekten de 19:17 olması yalnızca bir tesadüftür. Russell bozuk saat hikâyesini bilgi sayılmayan doğru inancın örneği olarak anlatır.
Bilgi felsefesinin geleneksel bilgi anlayışında büyük bir gedik açan olay 1963 yılında Amerikalı filozof Edmund Gettier’in yayımladığı kısacık makaledir. Gettier böylece bilginin gerekçelendirilmiş doğru inanç tanımına meydan okuyordu. Artık bir şeye bilgi denebilmesi için gerekçelendirilmiş doğru inançların dahi yetersiz olabileceği serimleniyordu. Bozuk saate bakan kişi bilgi olmaksızın doğru inancını gerekçelendiriyorsa, klasik bilgi analizinin gerçekten de gözden kaçırdığı bir şeyler var demektir.

YUMURTALI PİDELER; GOLDMAN
İftara yakın kuyruğa girmeden önce fırının camında dizili pideleri görüp bir oh çekiyorsunuz. Oysa bilmediğiniz şey pidelerin gerçeklerine tıpatıp benzer plastik pideler olmasıdır. Ancak fırında tezgâh altında gerçekten de birkaç pide bulunur. Peki ama vitrine bakarak, fırından o gün çıkmış pidelerin olduğunu biliyor musunuz? Burada, gerekçelendirmenizin kaynağı (plastik pideler) ile inancınızı doğru yapan olgu (tezgâh altındaki pideler) arasında bir boşluk vardır. Nagel, Goldman’ın nedensel bilgi teorisinin, deneyim-temelli bilgi, bilenin olgu ile nedensel olarak uygun biçimde bağlantılı olmasını gerektirdiğini söyler. Bu teoriye göre pideler hakkındaki doğru yargınızda yanlış olan şey, sahte pideleri görmeniz nedeniyledir. Kısacası “fırında hâlâ pide olmasına inanmanıza neden olan şey, fırında halen pide olması olgusu değildir” esasında.
KAVANOZDAKİ BEYİNLER; PUTNAM
Rüya ve gerçeklik deyince sanırım hemen herkesin aklına Matrix’teki kazılı o malum sahne gelir (hayır göbek deliğini zorlayan yaratık değil diğeri): Filmin bir noktasında anlarız ki esasında insanlık çoktan kaybedilmiş bir savaşın tutsakları, hatta daha ötesinde enerji kaynağı olarak küvözlerde "gerçek" bir yaşam sürerken, kendilerini yazılımların "sanal" dünyasının “özgür” bireyleri olarak düşünürler (veya böyle “bilirler”). Putnam’ın düşünce deneyi de buna benzer bir argümantasyon içerir: Ya kavanozlardaki beyinlerden başka bir şey değilsek? Bu durumda ne bilebiliriz?
Putnam’a göre elektronik uyarımlardan ibaret bir deneyim evrenine sahip bir sanal gerçekliğin veya simülasyonun içindeki biri “kavanoz” sözcüğüyle bizim kastettiğimiz şeyi kastetmiş olamaz: Çünkü kavanozdaki beynimiz nihayetinde yalnızca kavanozların simüle edilmiş imgeleriyle etkileşime girer, dolayısıyla da semantik dışsalcılık için “kavanoz” sözcüğü simülasyonun ötesindeki dünyada fiziksel bir şeye atıfta bulunamaz. Oysa “gerçek” dünyada bir sözcüğün anlamını, “gerçek” dünyadaki kavanozlarla ilgili deneyimlerimizin geçmişi belirler. Kısacası eğer kavanozların ne olduğunu gerçekten anlıyorsanız, kavanozdaki bir beyin olmanız söz konusu olamaz. Ancak çiçeği burnunda bir kavanozdaki beyin söz konusu olduğunda işler biraz karışır. “Yeni dahil edilmiş kavanoz” senaryosu, mevcut duyusal deneyimlerinizin tamamının yanıltıcı olabileceği gibi tehlikeli bir sonuç doğurur.
GERÇEKLİK…
Burada üzerinden atlayacak olsak da, Chalmers ile birlikte en tatlı noktasına varan, üzerinde düşünmeye değer bir sorusu vardır Nagel’in: “Peki ama fiziksel objelerden ibaret bir dünyayı deneyimlemek, bilgisayarlarca yaratılmış bir simülasyona dalmaktan tam olarak neden daha iyi olsun ki?” Bir simülasyonda yaşama fikri bize neden bu kadar dehşet veriyor?
Editörlüğünü Devrim Çetinkasap’ın, benim de çevirisini yaptığım Nagel’in Bilgi kitabından ilhamla yaptığımız kısa gezinti böylece sona ermiş oldu, burada oldukça basitleştirilmiş olsa da her biri hakkında büyük bir literatür olan bu başlıklar, okura bir tanışıklık sunma dışında bir gaye taşımıyor; gerisini Nevzat Tarhan ve Yaratılış Manifestocuları elbette daha iyi bilecektir.


