Kavga, Erdoğan’ın ön bahçesine indi
Bugün sermaye grupları, bürokrasi ve parti içi klikler arasında amansız bir kavga var. Bugün medya üzerinden yürütülen tartışmalar ve Erdoğan’a verilen mesajlar “mal paylaşımı” savaşının birer dışavurumudur.

Kavga artık sadece kapı eşiğinde değil; doğrudan Erdoğan’ın ön bahçesine, iktidarın kalbine indi. AKP sermayesi, uzun süredir halı altına süpürülen krizini artık medya üzerinden, herkesin gözü önünde birbirine vurarak dışa vuruyor. Bu şiddetli çatışmanın son bir ayda zirve yapmasının elbette birden fazla sebebi var. Ancak en temel neden; iktidarın yaşadığı bariz güç kaybı ve bu kaybın yarattığı paylaşım telaşıdır.
Meselenin özündeki o derin uçurumu anlamak için, Türkiye’deki gelir dağılımının ne boyuta ulaştığını gösteren küresel raporlara bakmak yeterli. Knight Frank tarafından yayımlanan “The Wealth Report 2026” verileri, Türkiye’deki ekonomik dönüşümün sarsıcı bir portresini çiziyor: Ülkede 30 milyon dolar üzeri servete sahip kişi sayısı son 5 yılda %93,5 gibi devasa bir oranda arttı . Bugün Türkiye’de 4 bin 208 kişi, 30 milyon doların üzerinde bir serveti yönetiyor. Yaklaşık çeyrek asırdır Erdoğan tarafından yönetilen Türkiye, ultra zenginlerin en hızlı arttığı dünya üçüncüsü konumuna yükselmiş durumda.
‘MUHAFIZ’DAN SONRA SIRA FETÖ BORSASINDA
Bu tabloyu sadece bir "başarı" ya da "zenginleşme" verisi olarak okumak hata olur. Bu verilerin siyasal ve toplumsal bir çıktısı var. Birilerinin dünya zenginler listesine hızla tırmanması, AKP içindeki kavgayla doğrudan ilintili. Zira her yeni zengin, kısıtlı kaynakların yağmalanmasında "yeni bir ortak" anlamına geliyor. Bu durum, AKP’nin yarattığı ve artık doymak bilmez bir yapıya bürünen "zengin güruhunu" ciddi şekilde rahatsız ediyor.
Yandaş medyanın tamamı; Yeni Şafak’tan Hürriyet’e kadar, sadece gazete kâğıdından ibaret değil. Bu yapıların her birinin arkasında farklı iş kollarıyla iştigal eden patronlar ve iktidar içindeki farklı sermaye klikleri var. Bugün medya üzerinden yürütülen tartışmalar ve Erdoğan’a verilen mesajlar "mal paylaşımı" savaşının birer dışavurumudur.
Yeni Şafak cephesinde sular durulmuyor. İbrahim Likoğlu’nun "FETÖ ile mücadele edenlerle mücadele edenler..." çıkışı, kavgayı yeni bir boyuta taşıdı. Likoğlu, İzmir Cumhuriyet Savcısı Okan Bato’nun “FETÖ borsası” iddiasıyla yargılanıp ceza almasına adeta ateş püskürdü. Bato’nun uzun süredir bu mücadelenin simge ismi olduğunu savunan yazar, yazısını "Bu adamlar bu cesareti nereden buluyorlar?" sorusuyla noktaladı.
Eğer bu meselelerin içine "FETÖ" etiketi dahil edilmeseydi, iktidar içindeki suçlu arayışı bu kadar görünür olmayabilirdi. Ancak önce TSK, şimdi de yargı üzerinden gelen bu uyarılar, Yeni Şafak’ın iktidara "FETÖ’nün en güçlü olduğu yerlerden hâlâ ses geliyor" mesajını net bir şekilde verdiğini gösteriyor.
Tartışmanın bir diğer boyutu ise TGRT ekranlarından yükselen Cem Küçük sesidir. Küçük, Abdulkadir Selvi ve Ahmet Hakan gibi isimlerin Saray’ın talimatıyla "sipariş yazı" ürettiğini iddia ederek kavgayı başka bir boyuta taşıdı. Sadece gündem yaratmak için bu yazarların yanlış bilgilerle "kullanıldığını" belirtmesi, basit bir gazeteci kıskançlığıyla açıklanamaz. Bu çıkışın arkasında, TGRT ve Hürriyet gruplarının temsil ettiği devasa ekonomik ve siyasi rekabetin izleri var.
Hürriyet cephesinden Hande Fırat’ın "ana akım medyaya destek" çağrısı da bu tezi güçlendiriyor. Fırat, patronu adına konuşurken iktidara "merkez medyayı destekleyin" mesajı veriyor. Operasyonel ve kavga odaklı bir dil yerine, "süreklilik" ve "düzen" vaat eden Fırat; aslında iktidara "trol ağları" veya "butik operasyonel medya" ile bu işlerin yürütülemeyeceğini açıkça söylüyor. Bu çağrı sadece medya için değil, ana akım sermayenin çıkarlarını korumak adına yapılıyor.
ÇÜRÜME, ÇÖZÜLME VE ÇÖKÜŞ
Bugün sermaye grupları, bürokrasi ve parti içi klikler arasında amansız bir kavga var. Erdoğan’ın bu tabloya henüz net bir müdahalede bulunmaması, bir denge arayışının sonucudur. Ancak Erdoğan da artık farkında ki; Saray etrafında kurulan ittifaklar zamanında rejimi güçlendirmiş olsa da bugün aynı güçler istikamet belirlemek istiyor.
Son 10 yıldır zayıflayan siyasal gücün yanına ekonomik kriz de eklenince, Saray’ın o meşhur "mıknatıs gücü" azaldı. Ortada bir lider varken bile sonrasının bu kadar yüksek sesle konuşulması, çürüme-çözülme-çöküş sürecinin doğal semptomlarıdır. AKP, artık idealleri olan bir yapıdan ziyade, sadece iktidarın olanakları etrafında kümelenmiş bir organizasyona dönüşmüş durumda.
Özetle; sermaye ve bürokrasi birbirine girmiş durumda. Saray rejimi ise iki yanında "emperyalizm" ve "devlet olanakları" gibi iki kaygan koltuk değneğiyle ayakta durmaya çalışıyor. Ancak zemin her zamankinden daha kaygan.
∗∗∗
DÜMENDE YİNE BAHÇELİ Mİ OLACAK?
MHP tarafında ise takvimler 7 Mart 2027’yi gösteriyor. Semih Yalçın’ın ilan ettiği bu kurultay tarihi, milliyetçi cenahta taşları yerinden oynatacak nitelikte. Görevden almaların devam edeceği ve kongrenin bizzat Devlet Bahçeli’nin istediği şekilde dizayn edileceği görülüyor. Öyle ki; kendi sonrasına bile yine Bahçeli karar verecek.
Bahçeli’nin kongre tarihindeki o ilginç rastlantı ise dikkat çekici: Hareketin kurucusu Alparslan Türkeş, 32 yıl boyunca görevi sürdürmüş ve 79 yaşında vefat etmişti. Bahçeli de 2027 kongresinde aday olursa, tıpkı Türkeş gibi 79 yaşında olacak ve genel başkanlıkta 30 yılı devirmiş olacak. İzzet Ulvi Yönter gibi isimlerin devre dışı kaldığı bu süreçte, MHP’nin yeni bir profil arayışında olduğu ve "akademik-bürokratik birikimi olan" isimlerin ön plana çıkacağı konuşuluyor.
Yazarın Son Yazıları
- İçeride şiddete dışarıda ABD’ye sarıldı: Halk terk etti, Trump’a mecbur
- Yandaşların manşetleri ne anlatıyor: İktidarda işler çok fena karıştı
- Bahçeli'nin seçim saati çok tuhaf çalışır: Erdoğan'ın adaylığı gerçekten 'cepte' mi?
- Erdoğan’ın ‘15 ayda yapılacaklar’ listesi
- Sandık gelecek ama nasıl gelecek?


