Aquinas 13. yüzyılda, dinsel hukuku üstün de tutsa insan-yapımı hukuktan bahsederek, Cicero’nun hukukun evrenselliği kavramı üzerinden farkında olmadan Hristiyanlık’ta laik hukuka gidecek yolu açmıştı. İslam’da ise bu, hiçbir zaman olmadı.

Kavramlar üzerine kısa notlar-II: Türk Devrimi neden devrim idi?

Seda Ünsar - Akademisyen, Yazar

İlk yazıda literatürde devrim denen tarihsel süreçlerdeki şiddet yanlısı halk ayaklanmaları, köylü ve burjuva sınıflarının isyan veya komploları, adaletin yerine getirildiğini izleyen sosyal tabakalar, kale yakanlar, devrimin politikalarını radikelleştiren devrimci komünler ve ruhban sınıfı ve aristokrasiye (ulema + sınıfsal aristokrasi olmadığından ayrıcalıkları açısından denk düşünülebilecek saltanat mensupları diyebiliriz) karşı, devrimin radikal politikasını uygulayan bir terör dönemi, Türk Devrimi’nde yoktur çünkü kısaca sosyoekonomik, sosyopolitik ve ideolojik yapı farklıdır, demiştik (Elbette, işgal sırasında işgalcilerle işbirliği yapanlar İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanmış ve cezalandırılmıştır fakat bu, tarihin ve devrimin olağan akışı gereğidir. Aynı şekilde, devrime karşı gerici isyanlar da doğal olarak bastırılmıştır).  

Osmanlı Devleti sosyoekonomik yapısındaki değişikliklerin bazı dönüşümlere yol açtığı bir patrimonyal devletti. Fakat sultanın sahip olduğu meşruiyet değişerek dönüşmemişti (öyle ki Türk Devrimi’nin aktörleri dahi hâlâ sultana bağlıydı); değişen sadece kendisini modernize edebilmeyi başarmış olan devlet ve orduydu.  

Modernize edilmiş devletten kastımız ise, Carter V. Findley’in bir roman sürükleyiciliğinde anlattığı gibi, 19. yüzyıl ortaları itibariyle, patrimonyal memur sınıfının modern özellikler kazanmaya başlamış olmasıdır. Tüccarların itici güç olduğu Avrupa anayasalcılığından etkilenen ve değişen dünyayla farklılıkları görmeye başlayan bürokratlar, sarayın entellektüel anlamda yetersiz ve dünyadan kopuk ortamına karşılık yönetimde etkin olmaya başlamışlardı. Liyakatın önemi devletin giderek artan bir hızla güç kaybedişiyle daha da anlaşılır hale geliyordu. Jön Türkleri bir araya getiren en önemli sebeplerden biri bu liyakatsızlıktı. Bürokratlar Avrupa’daki anayasalcılık hareketi sayesinde sultanın kulundan yurttaş olmaya geçiş yaparak aynı zamanda kendi yaşam, onur ve mülkiyetlerini de korumaya çalışıyorlardı çünkü bu mülkiyet hakları olmadan can güvenlikleri dahi yoktu. Liberal ekonomi tarihçisi Douglass C. North’un Nobel ödüllü kurumsal değişim teorisinin Osmanlı’ya bakarak kritiğini yaptığım doktora tezimde, sekülerleşmenin bu mülkiyet hakları değişiminin, kurumsal teori jargonunda unintended consequence diye geçen yan etki diye çevirebileceğimiz bir durum olduğunu iddia ettim. Bu mevzu modernitenin kalbidir.  

Modernleşme ve liyakat öyle elzemdi ki Abdülhamid despotik yönetimde bile daha sonra devrimci bürokratların yetişeceği okulları kapatamamıştı. Jön Türkler’de meşruiyet kaynağı, Tocqueville’in “devrimci ruh” dediği tarzda, bilgiye geçiş yapmaya başlamıştı diyebiliriz. 

Bu anlamda Türk Devrimi, Şerif Mardin’in geçen hafta bahsettiğimiz çalışmasında, İlkay Sunar, Haim Gerber velhasıl Osmanlı tarihçilerinin de kabul ettiği bir sonuç anlamında tüm bu süreçlerin mantıki olarak son noktasıydı. Osmanlı ve Ortadoğu üzerinde otorite olmuş tarihçilerin istisnasız paylaştığı, Haim Gerber’in sınıf yapılarını karşılaştırmalı olarak analiz ettiği büyük eseri Modern Ortadoğu’nun Sosyal Kökenleri’nde (The Social Origins of the Modern Middle East) öz ve anlamlı biçimde ifade ettiği bir durum da şuydu: Atatürk’ün asıl dehası bu sürece (mevcut bürokratik, sosyoekonomik, sosyopolitik yapılara) aykırı bir ideoloji ve kişisel hırslarını empoze etmemiş olmasıydı. Fakat doğru zamanda doğru yerde olması, İslam’da devrim anlamına gelen, din ve eğitim reformları başta olmak üzere eşzamanlı olarak hem emperyalist işgali bitiren, hem modern ve kendine dayalı (yabancı ideoloji veya sömürgeciliğe dayalı olmayan) bir devlet kurmak için gerekli adımların atılmasını mümkün kılan belki de tek şeydi.  

Osmanlı’da din ikili (dual) fonksiyona sahipti: Yönetenler için altsınıflarla kurulan bağ ve yönetilenler için resmî bürokrasiye karşı bir tampon alternatif alan. Ayrışmaya başlamış bir idari yapının fonksiyonlarını üstlenebilecek başka otonom yapılar olmadığı için, din zamanla daha da önem kazanmaya başlamıştı. Üstsınıf için politik-ideolojik bir temel; altsınıflar için (derviş dini) hem kimlik sürecini oluşturan hem topluluğu pekiştiren bir kurum olarak (Bu iki din formu aynı din olsa da, pekçok açıdan, birbirinden farklılık gösteriyordu).  

Halk için din ahlaki bir dayanak idiyse, yöneten sınıf için devletin meşruiyet kaynağıydı. Her iki taraf da gerektiğinde dini arka plana koyabildiği için bir esneklik vardı. Şu argümanı duymuşsunuzdur: Osmanlı’da Şeriat vardı ama Kanun da vardı, o yüzden sekülerliğe yatkındı. Doğru fakat bu, toplumsal bir yönü olmayan, sadece Şeyhülislamı baypas etmek isteyen padişahın bir yönetim stratejisiydi. Bir başka deyişle, aldatıcı olmasın: Hem halk egemenliği kavramı (laiklik), bırakın halkı, devrimciler arasında bile rağbet gören bir fikir değildi; hem medeni kanun şer’iydi; hem toplum bağnazdı.  

Daha da önemlisi, daha önce yazdığım gibi, Aquinas 13. yüzyılda, dinsel hukuku üstün de tutsa insan-yapımı hukuktan bahsederek, Cicero’nun hukukun evrenselliği kavramı üzerinden farkında olmadan Hristiyanlık’ta laik hukuka gidecek yolu açmıştı. İslam’da ise bu, hiçbir zaman olmadı.  

Mustafa Kemal, kendisine Jön Türkler de dahil her yönden gelen siyasi oyunlarla saldırılırken, “Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” diyebilmiş olmasaydı ve ardından hızla, çelik bir iradeyle tarikatların kapatılması, şeriatın tamamen ve her alanda kaldırılması, medeni kanun, Nizamiye mahkemelerinin yarattığı kurumsal ikiliğe son verilirken sadece laik mahkemelerle devam edilmesi, alfabe devrimi, Kuran’ın Türkçe çevirisi, medrese eğitimi yerine zorunlu kız-erkek laik eğitim birliği, çocukların korunması, kadın hakları, dine sadece gelenekten (tutucu zihniyetle) değil, deneme-yanılma yöntemiyle (reformcu zihniyetle) bakmanın günah olmadığını kabul ettirerek tarihsel, etnografik, antropolojik, felsefi, her açıdan bakılmasını başlatan üniversiteler gibi sayısız dev adımı, tehlike ve tehditler karşısında, geri çekilmeden, tavizsiz tamamlamış olmasaydı, hiçbir zaman da olmayacaktı.  

İslam dünyasını bırak, Türkiye’nin bugününe bakıldığında, Türk Devrimi’ne devrimlerin şahı bile diyebiliriz fakat bu konuda buraya sığmayan bazı yapısal durumları haftaya son bir yazıyla değerlendirelim.