Google Play Store
App Store
Kaybedilmiş geleceğin hayaleti Hamnet

Chloé Zhao’nun beşinci uzun metrajı Hamnet, William Shakespeare ve eşinin çocuklarını kaybetmeleriyle başlayan o büyük yas sürecini kurgusal bir düzlemde ele alırken, izleyiciyi en savunmasız yerinden yakalamayı başarıyor. Film, bir trajediyi tarihsel bir dram olarak yeniden üretmekle yetinmiyor; kaybı zamansız, bedensel ve bulaşıcı bir duygu olarak kuruyor.

Zhao’nun sinemasında doğa her zaman bir arka plan değil, anlatının asli bileşenidir. Bu filmde de karakterler, yaşadıkları coğrafyanın uzantısı olarak var oluyor. Uçsuz bucaksız Amerikan taşrasının yerini bu kez İngiliz kırsalının rutubetli, sisli ve mistik dokusu alıyor. Görüntü yönetmeni Łukasz Żal’ın ışıkla kurduğu ilişki, Maggie O’Farrell’ın romanındaki ölüm ile doğanın canlılığı arasındaki gerilimi somutlaştırıyor. Max Richter’in minimal müziği ve Johnnie Burn’ün fısıltıyı andıran ses tasarımıysa bu dünyayı huzursuz ama kaçınılmaz biçimde içine çeken bir atmosferle sarıyor. Hikâye odağını Shakespeare’in yaratıcı dehasından ziyade, Jessie Buckley’nin canlandırdığı Agnes’e kaydırması filmin en politik hamlesi. Agnes, eril tarih yazımının kenara ittiği bir figür olmaktan çıkıp, doğayla kurduğu sezgisel ve şifacı bağ üzerinden anlatının kalbine yerleşiyor. Hamnet’in kaybı burada sadece bir çocuğun ölümü değildir; sessizlikle genişleyen, ailenin üzerine çöken ve kimsenin adını koyamadığı devasa bir boşluğa dönüşür. Film bu noktada rahatsız edici bir soruyu askıda bırakır: Bir sanatçı, en büyük acısını ölümsüz bir esere dönüştürürken, geride bıraktığı yıkımı gerçekten onarır mı, yoksa onu başka bir biçimde sabitler mi?

GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN YAS

Agnes’i ilk kez bir tepenin yamacında, devasa bir ağacın gölgesinde, kırmızı elbisesiyle cenin pozisyonunda gördüğümüzde Zhao, onun yalnızca bir karakter değil, doğanın bir uzantısı olduğunu fısıldar. Ormanın etrafında dalgalanması, Agnes’in “cadı” olarak damgalanan ama özünde sezgisel ve şifacı olan ruhunu görünür kılar. Bu vahşi özgürlük, henüz yalnızca Will olarak tanıdığımız genç adam için bir tuhaflıktan çok bir hayranlık nesnesidir. Aralarındaki flörtöz ve neşeli bağ o kadar canlıdır ki, filmin başında yaklaşan karanlığın ağırlığını hissettirmez. Evlilikleri ve ardından gelen çocukları Susanna, Hamnet ve Judith ile genişleyen aile tablosu, Zhao’nun belgeselvari üslubuyla gündelik hayatın içine sızar. Emily Watson ve Joe Alwyn’in varlığıyla derinleşen bu panorama, Maggie O’Farrell’ın senaryoya taşıdığı “ikizler bağı” fikriyle neredeyse mistik bir boyut kazanır. Tam da bu pastoral huzura alıştığımız anda gelen Hamnet’in ani ölümü, yalnızca aileyi değil, filmin o ana kadar kurduğu tüm görsel ve işitsel armoniyi parçalar. Yas, artık geri dönüşü olmayan bir biçimde anlatının merkezine yerleşir.

HAMNET İLE HAMLET

Filmin asıl gücü, adının da işaret ettiği gibi Hamnet ile Hamlet arasındaki kaçınılmaz köprüde gizlidir. O’Farrell ve Zhao, Shakespeare’in bu ölümsüz tragedyayı bir tür yas ayini olarak yazdığını ima eder. Will’in nehir kenarında mırıldandığı “Olmak ya da olmamak” tiradı bu bağı zaman zaman görünür kılsa da, filmin esas argümanı finaldeki tiyatro sahnesinde saklıdır: Sanat, bazen iyileştirici değil, hatırlatıcıdır; acıyı dindirmekten çok onu biçimlendirir. Oyunun sergilendiği o doruk noktada, Agnes’in sahnede olup biteni kavramaya başladığı anların yarattığı gerilim izleyiciyi koltuğa çiviler. Jessie Buckley, kelimelerin tükendiği bu saniyelerde, bir annenin acısının nasıl başka bir bedende ve başka bir zamanda yeniden canlandığını yüzünde taşır. Tiyatro sahnesindeki oyunda Hamlet rolünde Noah Jupe’u izlemek, filmin ruhuna hizmet eden son derece bilinçli bir tercih. Hamnet’i canlandıran Jacobi Jupe’un (Hamnet) gerçek hayattaki abisi olan Noah, sahnede belirdiğinde şu sarsıcı ihtimali düşündürür; Eğer Hamnet yaşayabilseydi, belki de tam olarak bu yüzle, bu duruşla büyüyecekti. Agnes’in sarsıntısı tam da buradan doğar; sahnede gördüğü şey bir oyuncudan çok, kaybedilmiş bir geleceğin hayaletidir. Ve o an gelen tepeden çekim… Filmin başında Agnes’i ormanda gördüğümüz kadrajın estetik bir yankısı gibi, tiyatroyu yaşayan bir organizmaya dönüştürür. Doğa ile sanat, başlangıç ile son, yaşam ile ölüm birbirine karışır. Zhao’nun dairesel anlatısı bu noktada kapanırken Hamnet, tek bir kaybın nasıl olup da yüzyıllar boyunca yankılanan bir sese dönüştüğünün unutulmaz bir kaydı haline gelir. Hamnet, şubat ayının ilk haftasında sinemalarda gösterime giriyor.