Kendini mesele etmek neden bu kadar önemli?
Bireyin yaşamındaki önemli rolüne rağmen, aslında içteki-insan sürekli ihmal edilir. İhmalin sonuçlarından biri de insanın bir ömür kendine mesele ettiği konularda iç diyalog ve hesaplaşma ortaya koyamaması ve iç-insanın zayıflayarak yönelen baskı karşısında kolayca sinmesidir.

Önder KULAK - Kurtul GÜLENÇ
Platonov’un “Can” isimli çalışması, sayfalarca metinle anlatılabilecek yoğun içeriklerin kısa pasajlara sığdırılabildiği bir ince işçilik örneğidir.1 Bu pasajlardan birinde Platonov, Çagatayev’in bilinç akışına dikkatleri çekerek şunları kaleme alır:
“Çagatayev çocukluk anılarından ve Moskova'da aldığı eğitimden bilirdi ki, sömürünün her türlüsü insanın ruhunu sakatlamakla, onu ölüme alıştırmakla başlar, öyle kurulur egemenlik, başka türlü köle köle olmaz. Ve sürer ruhun zorla sakatlanışı gitgide artarak, kölenin sağduyusu deliliğe dönüşene dek. Sınıf mücadelesi kölenin içindeki ‘kutsal ruhun’ alt edilmesiyle başlar; efendinin inandığı şeyin, onun ruhu ve tanrısının yerilmesi affedilecek şey değildir, kölenin ruhuysa yalanla, yıkıcı emekle törpülenir durur.”2
Bu pasajda, ilk olarak, toplumun temelde emeğine ve bu emeğin sömürüsüne dayanan sınıflara ayrılmış olduğu, bunlardan ikincisinin, yani toplumdaki hakim kuruculuğu elinde tutan öznelerin, emeğine dayanan sınıfın kendi pratiğine bağlı bilincini manipülasyonla bastırdığı, aşındırdığı ve tahrip ettiği, yanı sıra kendi bilincini toplumda hakim kıldığı, böylece egemenliğini sağlamlaştırdığı ve ilkinin direnç kaynağı olan bilincini amaçladığı şekilde işlemeye çalıştığı gibi çeşitli bağlamlar yakalanabilir. Başka bir deyişle Platonov, adını anarak Marksist toplum, sınıf, yabancılaşma, ideoloji ve sınıf bilinci kavramlarına başvurur. Ne var ki Platonov’un çabasını burada ayırıcı kılan bu içerim değildir. Zira söz konusu içerim, bugün pek çok benzer edebi işçiliğin bir standardı haline gelmiştir artık. Bu içerimle Platonov, ihtiyaç duyduğu zemini oluşturur sadece. Bu zemin üzerine kurduğu özel bir bağlam ise, Platonov’un çabasını asıl özgün kılan içeriği sunar.
Platonov pasajda “ruh” kavramını bilhassa kullanır. Metin akışı ve kullanılan diğer sözcüklerle birlikte düşünüldüğünde, kavramın tümel anlamda bilinçle örtüşse de esas itibarıyla daha özel bir anlamı, bireyin kendi benliğini, eşdeyişle doğrudan kendisi olarak varlığını mesele ettiği bilinç etkinliğini ve bu etkinliğe dahil olan duygudurumlarını imlediği söylenebilir. Yine “kutsal ruh” ifadesinin kullanımı da tesadüfi değildir.
İÇTEKİ-İNSAN
Kavram Hıristiyan terminolojisinde, Tanrı’nın insandaki bulunuşuna, yani insanın yaratıcı gücüne karşılık gelir. Bu yaratıcı gücün doğru biçimde açığa çıkması ise içteki-insana bağlıdır: Dıştaki-insandan farklı olarak içteki-insan, ruhun nesnenin koşulladığı istek ve arzulara yönelen kısmına değil doğrudan öznenin kendiliğine, Tanrı’nın ona bahşettiği içselliğe yönelen kısmıdır. Platonov içteki-insan fikriyle, ruh kavramı için koyduğu bağlamı özellikle genişletir. Böylece pek çok Rus filozofu gibi bu fikri Hıristiyan geleneğinden devşirip kendi düşünceleri arasına katar. Platonov içteki-insandan ne anladığını, “Çevengur” kitabından bir parçada şöyle ifade eder:
“… insanın içinde bir de küçük seyirci yaşar: ne davranışlara ne acıya katılan, her daim serinkanlı ve değişmez bir seyirci. İşi görmek ve şahit olmaktır ama insanın hayatında söz hakkından yoksundur ve yapayalnız ne diye var olduğu bilinmez. İnsan bilincinin bu köşesi, büyük bir apartmanın kapıcı odası gibi gündüz ve gece aydınlıktır. … Bir adamın ölen erkek kardeşi gibi sürdürür varlığını bu seyirci: İnsana ait her şey vardır, meydandadır da onda, ne ki ufak fakat en önemli bir şey eksik kalır. İnsan hiç anımsamaz onu ama hep güvenir ona – bir sakinin evinden ayrılırken ardında bıraktığı karısını kapıcıdan hiç kıskanmaması gibi. Harem ağasıdır o ruhun. Şahit olduğu budur işte.”3
Platonov’un ilk parçada, kölede alt edilmesiyle sınıf mücadelesinin başladığını belirttiği “kutsal ruh”, kölenin potansiyel haldeki yaratıcı gücü, eşdeyişle toplumsal kuruculuğudur. Kaldı ki olduğu gibi mevcudiyeti, “efendinin inandığı şeyin, onun ruhu ve tanrısının yerilmesi” anlamına gelir. Başka bir deyişle, iki karşı yaratıcı güç ve arkalarında “emek” ve “sömürü” adında iki “tanrı” vardır. Bunlardan hangisinin kazanacağı sorusu, emek nezdinde içteki-insana özellikle bağlıdır. Çünkü emeğe ait yaratıcı gücün hakkıyla açığa çıkmasında, insanın kendini kendisi olarak düşünmesi ve hissetmesi marifetiyle varlığına dair bir farkındalık oluşturmasını sağlayan bu yetinin, “insan bilincinin bu köşesi”nin bastırılması, “egemenliğin kurulmasında” temel rollerden birine sahiptir.
Bireyin yaşamındaki önemli rolüne rağmen, aslında içteki-insan sürekli ihmal edilir. Bu ihmalin sonuçlarından biri de insanın bir ömür kendine mesele ettiği konularda bir iç diyalog ve hesaplaşma ortaya koyamaması ve iç-insanın zayıflayarak yönelen baskı karşısında kolayca sinmesidir. Oysa bireyin kim olduğunu, kim olmak istediğini, yaşamdaki beklentilerini, yaşamında bugüne kadar neler yaptığını, neler hissettiğini ve nicesini sorgulayarak kendini doğrudan mesele etmesi, içteki-insanı besleyen ve bilincin bütünü için olumlu anlamda itici etkilerde bulunan bir dinamo işlevi üstlenebilir. Böylece insan, “mücadele etmeye değer” bilincini kazanarak, “efendi”nin egemenliğini reddedip içindeki yaratıcılığı yaşamını değiştirme hedefiyle uyandırabilir.
1 Bkz. Önder Kulak, Hiçleşme, Hayalci Hücre, 2022, ss. 33-37.
2 Andrey Platonov, Can, Metis, 2013, s. 105.
3 Andrey Platonov, Çevengur, Metis, 2010, s. 103.


