Kendini satarken
12Mart darbesi vesilesiyle başlayan yurtdışı maceralarımı fırsat bulabilirsem bir ara yazmayı düşünüyorum. Darbe sonrası başlayan tek yön yolculuk, giderek geliş-gidişlere,...
Şık broşür tabii ki, misyonuna uygun biçimde İngilizce idi. Arkasındaki kurum ise Başbakanlığa bağlı Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı (invest.gov.tr). Broşüre bakar bakmaz, kısmen reklamcı hırtlık, kısmen yarım, hatta yanıltıcı bilgiler bileşimi ile yabancı yatırımcı avına çıkıldığı hemen anlaşılıyor.
Kapakta, “küresel işinizin daha güçlü olması için düğmeye basın; Türkiye’ye yatırım yapın” diye koca koca harflerle yazılmış bir ibare. Reklam değil mi, maksat satmak. Kırmızı bir düğme resminin ortasına deforme bir hilalle, yıldız yerleştirdikten sonra kapaktaki ibarenin içine gömmüşler. Hilal deforme olmamış olsa, yabancılar Türk bayrağına benzetir, ürkerler diye düşünmüş olmalı cin reklamcılar.
İçini açıyorum broşürün; mebzul miktarda cevabı hazır sorular, kafaya alıcı istatistik “bilgiler,” grafikler v.s. Bir de dünya haritası. Haritanın projeksiyonu alıştığımız standart tipte; yani Kuzey Amerika, Afrika’dan daha büyük! Ama kıtaların yerleşimi öyle bir ayarlanmış ki, Türkiye haritanın göbeğinde. Dünyanın merkezi gibiyiz –en azından kağıt üzerinde!
Broşürün ana sorusu: “Niye Türkiye?” Öyle ya, küresel sermayeye, niçin diğer ülkelerden daha cazip olduğumuzu kanıtlamak mecburiyetimiz var. Küresel rekabet, aynı zamanda, komşuya gidebilecek sermayeyi kendine çekebilme mücadelesidir. Komşunun gözünü oymak için artık fiili olarak bir şey yapmanıza gerek kalmadı. Çağımız iletişim ve imaj çağı ya, havalı bir reklam şirketine şık bir broşür yaptırıp, hava alanından şehir merkezindeki lüks otellere giden yola çiçekler ekmek yetiyor! Rakiplerimizi nazik ve çağdaş yöntemlerle saf dışı bırakmak mümkün, ta ki bir başkası
Rakipler kimmiş, dedim kendi kendime. Kim oldukları karşılaştırmalı grafiklere bakıldığında anlaşılıyor. Polonya, Romanya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan. Emek piyasasındaki mutlak işçi sayısı bakımından Türkiye’nin 1. olmasını sağlayacak ülkeler seçildiği için, grafikte 24.7 milyon ile en başa oturmuş vaziyetteyiz. Rengimiz de kırmızı, diğerleri ise gri –eski “demirperde” ülkelerine her nedense bu rengi yakıştırmışlar! Arkamızdan, sırasıyla Polonya 16.9, Romanya 9.3, Çek Cumhuriyeti 5.4 milyon ile gelirken, “gariban” Macaristan ise 4.2 milyon işçi ile en sonuncu.
Oysa, tamamının nüfusu bizden hayli az olan bu ülkelerin işçi sayısını nüfuslarına orantıladığımızda, yani emek piyasasına katılım oranını hesapladığımızda, yüzde 32 ile en sonuncu biz oluyoruz. Bu kez, Çek Cumhuriyeti yüzde 52 ile 1., onu yüzde 44 ile Romanya, yüzde 42 ile Macaristan ve yüzde 40 ile Polonya izliyor.
Sermaye sadece sıradan işçi değil, eğitilmiş işçi aradığı için, bu alanda da bir numarayla göz boyamak gereği açık. Eğitim açısından yukardaki ülkelerle karşılaştırıldığımızda durumumuzun pek parlak olmadığı malum. Mesela, bizim yetişkin okuryazarlık oranımız yüzde 88 iken Polonya’nın yüzde 99.3, Macaristan’ın yüzde 98.6, Romanya’nın ise yüzde 97.6. Broşür bu olumsuz tabloyu aktaracak değil ya, çoğuna üniversite denemeyecek 116 üniversitemizden yılda 400.000 mezun verdiğimizi vurgulamayı yeğlemiş. Ya giremeyenler, girip de bitiremeyenler, bitirip de bitiremeyenler? Bu tür sorunlar bizim iç meselemiz. Yabancılara deklare etmenin sırası mı şimdi! Bu da gerçekten 1. olduğumuz alan: kedi bokunu örter gibi yapma.

