Kendini yeniden var etmek için değişmek
“Değişmek” bir başarı öyküsü olarak değil, kendini yeniden var etme yolculuğu olarak okunmalıdır. Çağdaş edebiyatın dikkat çekici bir örneğini oluşturan eser, okuru konfor alanından çıkarıp sorgulamaya iter.

Mehtap SAĞOCAK
“Çocukluğumdan hep nefret ettim ve/ çocukluğumu özlüyorum./ Bu normal bir şey mi?”
Fransız yazar ve sosyolog Eduard Louis’in, Değişmek adlı romanı, 2025’te Ayberk Erkay çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı. Louis’in, Orijinal adı “Changer: méthode” olan otobiyografik romanı genel çerçeveden bakıldığında bedensel ve toplumsal bir dönüşüm hikâyesidir. Doğum adı Eddie Belleugeule olan yazar, işçi sınıfından bir aileye mensuptur. Taşrada büyümüş, ailesinde üniversiteye giden ilk kişi olarak EHESS ve Ecole Normale Superieure gibi Fransız okullarında eğitim almıştır. Kırılgan, utangaç, ezilen ve alay edilen bir çocuk; sert, otoriter bir baba, şefkatli ancak çaresiz bir anne, ekonomik sıkışmışlık, eğitimsizlik, kapalı ufuklar yazarın kitabın kalbine yerleştirdiği değişmek arzusunun hatta takıntısının zeminini oluşturur.
Roman, sözlü, fiziksel ve duygusal şiddete kurban edilmiş bir çocukluğun, çaresizlik, utanç ve dışlanmışlığın intikamını almak ve başka biri olmak çabasını işler. Kitabın satır aralarında, sınıf farklılıkları, adaletsizlik, aidiyet, özgürlük, kimlik inşası gibi kavramlar yer alırken, yoksulluk, aile içi çatışmalar, homofobi, okuldaki akran zorbalıkları, toplumsal baskı, bedenin dönüşümü, sınıf atlama ve yalnızlık bağlamında yazarın iç hesaplaşmasını içeren bir günceyi andırmaktadır.
Anlatıcı Eddy, etkili baba figürünün ve kasabada gördüğü şiddet ve hakaretlerin şekillendirdiği çocukluğunu ve gitme hayallerini; Amiens’te tiyatro eğitimi gördüğü, sevgi ve dostlukla bağlandığı Elektra’nın dönüştürücü etkisinin ufkunu açtığı lise yıllarını; arzu ve özgürlüğünün peşinden sürüklendiği, rol model olarak gördüğü Didier’in yön verdiği Paris’teki bohem üniversite hayatı olmak üzere, üç dönüşüm evresini anlatır. Hayranlık, taklit yoğun bir çabayla yol aldığı bu süreçlerde tek hedef özgür, güçlü, zengin ve ünlü olmak, tüm yaşadıklarının intikamını almaktır. Bu arada, sınıfsal ve entelektüel anlam taşıyıcısı olarak, tiyatronun, sinemanın, sanatın, edebiyatın rolüne de bu değişim hikâyesi üzerinden vurgu yapılmaktadır.
Özellikle Paris’teki yıllarında tanıştığı burjuvazi karşısında, köken ve sınıf kompleksleriyle boğuşan Eddy, işçi sınıfına ait ailesinden taşıdığı dili, bedeni, giyimi, tavırları, sosyal ilişkileri hatta ismi de dahil olmak üzere her açıdan dönüşmeye, geçmişini silmeye çalışmaktadır. Kendine yabancılaşma, yalnızlaşma, köksüz hissetme gibi duygularla da baş etmeye çalışan yazar, bir anlamda bedel ödemektedir. Kitapta kısa, net cümlelerle kurulan yalın anlatım, içsel monologlar, mektup formunda yazılmış bölümlerle, geçmişin bakışı ve bugünün bilincinin iç içe geçtiği bir kurgu vardır. Karakterin travmatik deneyimlerinin tüm yoğunluğuyla hissedildiği romanda, karakterin yeniden doğma isteği ile geçmişinden kopmanın acısı ikili bir yapıda aktarılır. Bu anlamda sosyolojik bir derinlikle toplum eleştirisi yapan yazarın vurguladığı en çarpıcı nokta bireylerin toplumsal mekanizmaların bir göstergesi olmasıdır. Örneğin baba, işçi sınıfının kaba, erkeksi değerlerinin, kasaba, homofobik toplumun mikro kozmosunun, Paris çevresindeki arkadaşları ise kültürel elitizmin taşıyıcısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Louis’in “Değişmek” romanını bu şekilde okurken, kendisinin, üzerinde akademik çalışmalar yürüttüğü Pierre Bourdieu’nun sosyal teorilerinden etkilendiğini göz önünde bulundurmak açıklayıcı olur. Kitap, Bourdieu’nun “Habitus, Sermaye (Kültürel sermaye / Sosyal sermaye) /Alan” olarak özetlenebilecek sosyolojik kavramlarının edebi bir anlatısını sunar.
Bu çerçevede irdelenecek olursa:
“Olduğum şey etime, sesime, hareketlerime kazınmıştı. Ben de içimdeki her şeyi dönüştürmeye karar verdim” diyen Eddi’nin onun habitusunu oluşturan feminen davranışları, beden dili ve taşralı konuşma biçimi nedeniyle dışlanması, okur tarafından izlenir.
“Elena’yla tanışarak yeni bir yaşam biçimine yeni bir sosyal sınıfın kodlarına ve bu sınıfla ilgili her şeye, sanata, edebiyata, sinemaya bağlanmıştım. Çünkü tüm bunlar, çocukluğumun intikamını almamı; senin üzerinde, geçmişim üzerinde, yoksulluk üzerinde, hakaret üzerinde güç sahibi olmamı sağlıyordu ve bu hayatı taklit ederek, senin her zaman korktuğun ve üstün gördüğün bir dünyaya erişim sağlıyordum.” Eddie’nin babasına hitaben yazdığı bu satırlarda açığa çıkan utanç ve hırs, yazarın eğitim, bilgi, kültür, dil gibi kültürel sermaye öğelerindeki eksikliğine bağlanır.
“Bilmediğin bir başka şeyse, bu hakaretin diğer her şeyi, yoksulluğu, yaşam tarzımızı, kasabadaki daimi ırkçılığı benim için katlanılmaz hale getirdiğiydi; sanki dışlanma beni kendi değer sistemimi icat etmeye zorluyordu - içinde kendime ait bir yere sahip olabileceğim bir sistem.” Bu ifade, tanışıklıklar, ilişkiler ve çevreden oluşan sosyal sermayenin Eddie açısından hiçbir güvence sağlamadığını okura anlatır. Eddie, ya şiddet ve dışlanma ya da sonrasında köksüzlük ve yalnızlıkla karşı karşıya kalmıştır.
Kasabada kadınsı olduğu için dışlanan; Paris’te işçi sınıfından geldiği için kendini hep eksik ve ayrıksı hisseden Eddy, iki dünya arasında sıkışmış gibidir. Sınıfsal alanların kendi kuralları içinde değişim mücadelesi veren pek çok kez düşüp vaz geçip, sonra yeniden başlayan ve hayal ettiklerini başaran yazar, geriye dönüp baktığında gurur ve pişmanlığı bir arada yaşar. “Yazıyorum çünkü bazen pişman olduğumu, geçmişten uzaklaştığım için pişman olduğumu düşünüyor, çabalarımın bir işe yaradığından şüphe duyuyorum. Bazen tüm bu mücadelenin boşuna olduğunu ve kaçarak asla elde edemeyeceğim bir mutluluk için savaştığımı düşünüyorum.”
Sonuç olarak, “Değişmek”, Eduard Louis’in kendi sesini duyurduğu bir otobiyografik dönüşüm hikâyesi olmanın ötesinde, Bourdieu’nun teorik kavramlarının edebiyat aracılığıyla hayat bulduğu incelemeye değer bir kitaptır. Bireysel deneyim ile toplumsal eleştiriyi harmanlayan bir metin olarak, sınıfsal ve kültürel kodların bireyin üzerindeki etkisini, beden ve arzu üzerinden kendini yeniden yaratma çabasını, bireysel kurtuluş ile köksüz kalma arasındaki çelişkiyi açığa çıkarır. Özgürlük birçok kayıpla kazanılırken, gururun yanında hissedilen yalnızlık kitabın temel duygusal tonunu oluşturur. O yüzden “Değişmek” bir başarı öyküsü olarak değil, kendini yeniden var etme yolculuğu olarak okunmalıdır. Çağdaş edebiyatın dikkat çekici bir örneğini oluşturan eser, okuru konfor alanından çıkarıp sorgulamaya iten özelliktedir.


