Google Play Store
App Store

Yazamıyorum ölüm yazını Kına; sana ağıt yakamıyorum! Tasvirini yapmaya yeltendiğim her an içimde bir sıkışma, parçalanma, yanma oluyor...

Yazamıyorum ölüm yazını Kına; sana ağıt yakamıyorum! Tasvirini yapmaya yeltendiğim her an içimde bir sıkışma, parçalanma, yanma oluyor.

Ne Ergenekon, ne El Kaide, ne iç ne de dış siyaset... Hepsinin canı cehenneme! Seni düşünüp, seni anıp, seni yazmak istiyorum. Ama yazamamıyorum.

Ankara’nın koşuşturmasını, telaşını, tozunu-toprağını geride bırakıp sıcak olsa da kendimizi yine de ferah hissettiğimiz Kıbrıs’a, Mağusa’ya, Salamis Yolu’ndaki lojmana ve sana kavuşmaya can atarken, havaalanında Hanife’den gelen mesajla öğrendim başına gelenleri: “Tayfun Hocam, dün Kına ve Cento’yu ölü bulduk. Silahla vurulduklarını düşünüyoruz. Mesudeciğe söyleyemem. Hazırlıklı olun. Sevgiler”...

Kına nasıl söylenir ki senin öldüğün Mesude’ye?! Yalnız, yorgun, bitkin, tükenmiş ve muhtaç günlerinde onun tek arkadaşı, yoldaşı ve sırdaşı oldun sen!

Yokluğumuzu aratmadın ona...

O hep telaşlı, içi-içine sığmaz, o hep şefkatli ve o hep minnetli halinle hepimizi Kıbrıs’a daha güçlü bağladın sen. Hepimize Kıbrıs’ı daha çok sevdirdin.

Bizim kadar çok sevmiş olacaklar ki birileri kaçırdı seni bir ara lojmanın bahçesinden...

Bir bilinmezdeydin. Kimbilir başına neler gelmişti. Çok endişelendik, ama umudumuzu da yitirmedik hiç. Bilinmezdeydin, ama en azından, şimdi olduğun gibi, bir yoklukta değildin.

Sonra döndün Kına! Üç ay sonra, gece kapıda bir tıkırtı ile döndün. Kapımızı çaldın, açtık, içeri girdin; yine o hep telaşlı, içi-içine sığmaz, o hep şefkatli ve o hep minnetli halinle!..

 O hep şefkatli ve minnetli halini hiç unutmamacasına hafızama kazıdığım zaman ne zamandı hatırlar mısın?

Hani geçen yaz hamileydin ‘Romantik’ten ve dört yavru dünyaya getirmiştin.  İnan ki yaşamaktan en büyük mutluluğu duyduğumuz günlerden biriydi o gün. Yaşadığımıza, varlığımıza, insan olduğumuza pişmanlık duyduğumuz bu gün, aklımızdan bile geçmiyordu.

İşte o gün, yavrularının başına bir şey gelmesinden endişeli, kaygılı ve tedirgin, çevrene, kendi arkadaşlarına saldırganlaşmıştın hani...

Mesude’yle beraber yavrularını sepete koyup yukarıya, evin içine taşırken... İşte o an çevremizde telaşla dönüp bize eşlik ederken Kına, bize bakarken Kına, yüzündeki o şefkati ve minneti inan ki ömrümün sonuna kadar unutmayacağım!..

O bakışın manası bende, benle çoğalarak sürdükçe sen hep var olacaksın Kına. Aslolan mânâ ise, maneviyatsa yani, ve sevgi ölümsüzse eğer, sen bende, bizde yaşayacaksın!..

Unutmadığım ve hiç unutamayacağım bir bakışın daha var Kına.

Belki saçma taneleriyle belki de zehirli lokmalarla vurulup düştüğün çalılıkta günlerce kalmış, çürüyerek kokmaya başlamış, şişip patlamış, kurtların, böceklerin, sineklerin lime lime ettiği, böylece yavaş yavaş özüne, yani doğaya dönecek cesedini gördüğümde yüzündeki bakış!

Kaburgaların meydana çıkmıştı, ama yüzün hâlâ bozulmamıştı Kına. Ve inan bana Kına, hâlâ o kadar güzeldi ki yüzün, yarı açık gözlerin!..

Kına, o an neyi hatırladım, biliyor musun? Bunu okuyanlar kim bilir ne düşünür; gülerler mi, abarttığımı  mı düşünürler, yoksa dalgalarını mı geçerler benimle bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Ama yüzün, yüzündeki ifade, bana ‘Che’nin öldükten sonra, kurşunlarla delik deşik vücudu teşhir edildiğinde yüzündeki, artık hafızalarımıza kazınmış ifadeyi hatırlattı. Dünyanın gelmiş geçmiş bu en cesur yürekli devrimcisi, parçalamış bir bedenin üzerinde, saçlar-sakallar içinde, yarı açık gözleriyle, hafif gülümser gibi, hiçbir acı belirtisi olmayan ve her şeyi başarmışçasına haz dolu bir ifadeyle bakmaktaydı.

Yüzün Che’nin yüzü gibiydi Kına, inan bana! Artık yoldaşın da Che olsun!..

Seni öldürenlerin bulunması için polis çağırdık Kına. Ve biliyor musun, az kaldı bir suçlu çıkacaktık!

Hep aynı dert biliyorsun; senden ve arkadaşlarından şikâyetlenenler ve sizin de bunu hissedip bir türlü yıldızınızın barışmadığı insanlar gibi, ‘polis amcalar’ da kabahatin sizi bağlamamış olan sahiplerinizde olduğunu ima etti.

Götüremedim onları iki adım ötedeki ‘olay mahalli’ne. “Gitmeye gerek yoktur” dedi biri. Alt tarafı bir ‘köpek’ değil miydin Kına?..

Ah Kına Ah! Ne kadar düşkündün özgürlüğüne!.. Mesude ne kadar uğraştı seni eve alıştırmaya; ama “Hayır” dedin! “Ben ne havadan, topraktan, ormandan vaz geçerim, ne de arkadaşlarımı bırakırım”...

Özgürlüğün uğruna da öldün işte!..

Kına sen de biz de ölüme inanan varlıklarız. Aslolan ölüm, bunu biliyoruz biz.

Hayata inanan, mala-mülke inanan, betona, demire, plastiğe inanan ve, evet, plastikten insanların kurbanı oldun sen!

Kına biz ölüme inanan insanlarız. Onların ise inandıkları bir Allah var büyük ihtimal...

O meşhur dizelerde dediği gibi büyük ozanın, dertlerin şaha kalktığı şu günde bir sitem yollayalım mı o Allah’a, ne dersin?..

Öyle ya da böyle Kına, sen sonsuzluğa uğurlandın artık.

Kurtuldun betondan, çimentodan, demirden, sacdan ve plastikten mamul bu vahşi ormandan...

Biz de kurtulup seninle yeniden buluşuncaya kadar, hoşça kal!..