Google Play Store
App Store
Kırılgan anların şiiri, büyük izlerin türü

Hülya ÖZTÜRK

Romanın gölgesinde kalan, şiirin saygınlığıyla yarışan: Öykü, kırılgan anlardan kalıcı izler yaratır.

Edebiyat tarihine baktığımızda türlerin kaderinin eşit yazılmadığını görürüz. Roman, toplumu, bireyi geniş hacimli kurgularla temsil ederek merkezde yerini almış; şiir, ulusal kimliklerin sesi olarak her daim saygınlığını korumuştur. Oysa öykü, tam da bu konumuyla kanonun dışında bir özgürlük alanı yaratır. Biçimsel esnekliği, boşlukları, eksiltmeleriyle edebiyatın bastırılmış seslerine, görünmez hayatlarına sahne olur. Semih Gümüş’ün dediği gibi: “Türün kendisi öyküdür, anlatılan ise hikâye. Öyküde eksik ya da fazla tek bir kelimeye yer yoktur.”

Türk öykücülüğü, kanonun merkezinden çok çeperinde yaşamıştır. Bu nedenle sıradanın, görünmezin, marjinalin sesi olmuştur. Sait Faik Abasıyanık, öyküyü balıkçıların, kahve köşelerinin, kenar mahallelerin dili haline getirerek bir romanın yapamayacağı şeyi başardı: anların şiirini yazdı. “Hiçbir şey yapmasak da bir semaver kaynatırdık” cümlesi yalnızca bir içeceği değil, gündelik hayatın dayanışmasını ve sıradanın derin anlamını imgeye dönüştürdü. Sait Faik’in dünyasında semaver, küçük anların şiiridir.

Bu kıyıda en radikal kırılmayı Sevim Burak gerçekleştirdi. Yanık Saraylar’daki parçalı dili uzun süre “anlaşılmaz” bulunarak edebiyatın dışında bırakıldı. Oysa tam da bu nedenle öykünün sınırlarını zorlayan bir özgürlük alanı açtı. Onun “Yarı belime kadar karanlığa sarkıyorum, gürültüyle düşüp parçalanmaya başlıyorum” cümlesi, dilin artık yalnızca bir anlatı aracı değil, bizzat parçalanmanın kendisi olduğunu gösterdi. Burak’ın öyküsü, imgenin dili yuttuğu, kanonun dışında bırakılan çatlaklarda filizlendi.

Ve elbette, Sabahattin Ali’yi anmadan Türk öykücülüğünü konuşamayız. O, edebiyatın merkezinde bir isimdi ama hayatının akışı onu kanon dışına itti. Kağnı’daki şu sahne, öykünün dar alanda neleri başarabileceğini gösterir: “Kağnı inliyordu. Gıcırdayan tekerlekler, karanlık gecenin içine boğuk bir sesle yaslarını salıyordu.” Birkaç cümleyle yalnızca bir yolculuğu değil, köylülerin tarihsel ağırlığını aktardı. Ali, toplumsal gerçekliğin keskinliğini imgeye dönüştürerek öykünün asıl gücünü açığa çıkardı.

Öykünün kıyıda kalışı yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Dünya edebiyatında da çoğu kez romanın gölgesinde ilerlemiştir. Fakat tam da bu yüzden büyük anlatıların sığamadığı boşlukları doldurdu. Anton Çehov, sıradan bir doktorun ya da köy memurunun hayatında tek bir anı işleyerek koca bir dramı görünür kıldı. “Eğer bir hikâyede duvarda bir tüfek asılıysa, o tüfek patlamalıdır” sözü kısa formun yoğunluğunu özetledi. Franz Kafka, Dönüşüm’de tek bir imgeyle bireyin yabancılaşmasını anlattı. Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi, romanın yapamayacağı kadar keskin bir alegori olarak edebiyat tarihine geçti. Raymond Carver, minimalist diliyle kırık aileleri, kaybolmuş hayatları birkaç ayrıntıya indirdi. Katedral’de kör bir adamla çizilen resim, dünyayı farklı bir gözle görmenin sembolü oldu. Jorge Luis Borges ise Alef’te “O noktada dünyanın bütün noktaları vardı” diyerek kısa formun evrensel ve felsefi boyutlara açılabileceğini kanıtladı.

Öykü hep “küçük tür” sayıldı; merkezde değil, kıyıda kaldı. Oysa bu nedenle bir semaveri dayanışmanın simgesine, gıcırdayan bir tekerleği bir halkın tarihine, tek bir imgeyi evrene dönüştürebildi. Çehov’dan Kafka’ya, Carver’dan Borges’e; Sait Faik’ten Sevim Burak’a, Sabahattin Ali’ye kadar her biri kısa formun gücüyle unutulmaz izler bıraktı. Küçük tür değil, edebiyatın en kalıcı izidir öykü.